bu resmi bright star filminden bir kareye benzettim. ne kadar da onu andırıyor. kendimi de içine koydum, ne de çok bana benziyor. devam etmek bazen zor geliyor ama devam etmem gerektiğini biliyorum. yorgunluğumu mevsime, erken kararan havaya, çokça da soğuğa yoruyorum. kendime "hadi" diyorum, öyle hissetmiyorum ama diyorum. çünkü öyle olması gerektiğine inanıyorum. sanki bir problem çözüyorum, sonucun ne olduğunu önceden bilmeme rağmen bir türlü o sonuca ulaşamıyorum; ama yine de cevap olarak onu yazıyorum. umarım hoca gidiş yoluna puan verir falan diyorum. tıpkı bunun gibi hissediyorum. ilgimi ve sevgimi odaklayacak bir nokta bulamayınca bütün bunlar zarar verici bir hale dönüşüyor. emek edecek şeyin ne olduğunu halen kestirebilmiş değilim. hissetmem gereken şeyin güven mi yoksa başka bir şey mi olduğunu da bilmiyorum. güven duyduğum şeyleri/kimseleri sorgulamayıp, onlara dair hissettiğim güveni sınırsız bir krediyle sürdürdüğümü fark ettiğim an, artık onlara güvenemediğimi fark ettiğim ana denk geliyor. bir gerçeğin farkına varıyorum, duvar gibi yüzüme çarpıyor: hangi şekilde olursa olsun birini/bir şeyi köklü ve derin bir şekilde sevmek zorlaşıyor. zaman geçtikçe zorlaşıyor. işte bu nedenle eskilere sarılıyorum ve onları halen sevdiğim önkabulünü yapıyorum. ama gördüğüm şu ki, artık birçoğuna olan sevgim azalmış. öyle azalmış ki kendime şaşıyorum. halbuki içimde kocaman bir kaynak var, akıp duruyor ama birilerine/bir şeylere yönlenmiyor. kavram olarak, konsept olarak sevebilmek güzel. güzel ama teoride. sevdiğimi düşündüğüm insanlara olan hislerim, geçirdiğimiz uzun zaman zarfında -ki bu yıllara tekabül ediyor- değişikliğe uğramış. bunu bir fonksiyon olarak kabul edersek, bir sürü değişkene bağlı bir hal almış. halbuki başlangıçta hiçbir değişken yoktu. ben onları sorgusuz sualsiz kabul etmiştim, sevmiştim. severken düşünmüyorsun ki. yılların ardından fonksiyona bir sürü başka şeyin girdiğini gördüm: kimi zaman sevginin kökleştiğini kimi zamansa eskidiğini, değiştiğini. bütün bunlar artık hayatıma yeni birilerini alırken onları hep yüzeyde tuttuğumu fark ettirdi. belki de yaş almak böyle bir şey, bilemiyorum. elimdeki hayatla ne yapacağımı bilememek bir yana, bazen kenarda köşede kaldığımı hissetmek de beni üzüyor. kendimi unutulmuş gibi hissediyorum ama kimin unuttuğunu bilmiyorum. bazen ücra bir yerde olduğum hissine kapılıyorum, sanki kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeymişim gibi bir his beliriyor içimde. bir süredir kendimi yerleştirdiğim resmi gördüğümde hemen tanımamın nedeni de bu işte. kendimi örgü ören bir kadına benzetiyorum. sonuçta ne çıkacak bilmiyorum ama işleyen/diken/ören kadını bu aralar kendime yakın hissediyorum.
19 Kasım 2011 Cumartesi
en incesinden şiş, sayısını bilmediğim kadar çok da yumak alacaktım
bu resmi bright star filminden bir kareye benzettim. ne kadar da onu andırıyor. kendimi de içine koydum, ne de çok bana benziyor. devam etmek bazen zor geliyor ama devam etmem gerektiğini biliyorum. yorgunluğumu mevsime, erken kararan havaya, çokça da soğuğa yoruyorum. kendime "hadi" diyorum, öyle hissetmiyorum ama diyorum. çünkü öyle olması gerektiğine inanıyorum. sanki bir problem çözüyorum, sonucun ne olduğunu önceden bilmeme rağmen bir türlü o sonuca ulaşamıyorum; ama yine de cevap olarak onu yazıyorum. umarım hoca gidiş yoluna puan verir falan diyorum. tıpkı bunun gibi hissediyorum. ilgimi ve sevgimi odaklayacak bir nokta bulamayınca bütün bunlar zarar verici bir hale dönüşüyor. emek edecek şeyin ne olduğunu halen kestirebilmiş değilim. hissetmem gereken şeyin güven mi yoksa başka bir şey mi olduğunu da bilmiyorum. güven duyduğum şeyleri/kimseleri sorgulamayıp, onlara dair hissettiğim güveni sınırsız bir krediyle sürdürdüğümü fark ettiğim an, artık onlara güvenemediğimi fark ettiğim ana denk geliyor. bir gerçeğin farkına varıyorum, duvar gibi yüzüme çarpıyor: hangi şekilde olursa olsun birini/bir şeyi köklü ve derin bir şekilde sevmek zorlaşıyor. zaman geçtikçe zorlaşıyor. işte bu nedenle eskilere sarılıyorum ve onları halen sevdiğim önkabulünü yapıyorum. ama gördüğüm şu ki, artık birçoğuna olan sevgim azalmış. öyle azalmış ki kendime şaşıyorum. halbuki içimde kocaman bir kaynak var, akıp duruyor ama birilerine/bir şeylere yönlenmiyor. kavram olarak, konsept olarak sevebilmek güzel. güzel ama teoride. sevdiğimi düşündüğüm insanlara olan hislerim, geçirdiğimiz uzun zaman zarfında -ki bu yıllara tekabül ediyor- değişikliğe uğramış. bunu bir fonksiyon olarak kabul edersek, bir sürü değişkene bağlı bir hal almış. halbuki başlangıçta hiçbir değişken yoktu. ben onları sorgusuz sualsiz kabul etmiştim, sevmiştim. severken düşünmüyorsun ki. yılların ardından fonksiyona bir sürü başka şeyin girdiğini gördüm: kimi zaman sevginin kökleştiğini kimi zamansa eskidiğini, değiştiğini. bütün bunlar artık hayatıma yeni birilerini alırken onları hep yüzeyde tuttuğumu fark ettirdi. belki de yaş almak böyle bir şey, bilemiyorum. elimdeki hayatla ne yapacağımı bilememek bir yana, bazen kenarda köşede kaldığımı hissetmek de beni üzüyor. kendimi unutulmuş gibi hissediyorum ama kimin unuttuğunu bilmiyorum. bazen ücra bir yerde olduğum hissine kapılıyorum, sanki kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeymişim gibi bir his beliriyor içimde. bir süredir kendimi yerleştirdiğim resmi gördüğümde hemen tanımamın nedeni de bu işte. kendimi örgü ören bir kadına benzetiyorum. sonuçta ne çıkacak bilmiyorum ama işleyen/diken/ören kadını bu aralar kendime yakın hissediyorum.
16 Kasım 2011 Çarşamba
buttercup ya da düğün çiçeği
marissa nadler'in bu kaydı ekim ayında finlandiya'da verdiği bir konserden. bu şarkısı da benim onu tanıdığım şarkısı, thinking of you. orjinal halinden daha kırgın bir versiyon olmuş. hani gönül koymak denir ya -ki ne kadar ince bir deyimdir, ne kadar güzeldir- işte öyle gönül koyan bir kadın olarak söylemiş bu şarkıyı. hani darılırsın da konuşmak istemezsin ya da artık bir önemi kalmaz ya, sanki öyle söylemiş. gitarın tellerine biraz sertçe dokunuyor, r'leri bastırarak söylüyor. "şimdi kimlerle geziyorsun?" diyor ama bir yandan da buttercup diyerek şefkatlice sevmeye devam ediyor. buttercup'un sevgi ifadesi olduğunu bilirdim de, bir çiçek olduğunu bilmezdim. meğersem düğün çiçeği demekmiş. şöyle bir çiçek. bir kadının bir adama buttercup deyişi üzerine düşündüm. bu kadını böyle şeyler dediği için sevdiğimi anladım. anlattığı son derece ilham verici bir şeydi.
şarkının sonunda elleriyle yüzünü siliyor. sanırım benim de bir mendile ihtiyacım var.
şarkının sonunda elleriyle yüzünü siliyor. sanırım benim de bir mendile ihtiyacım var.
müzik dinleyerek günleri birbirine ekledim
günleri şarkılara, yeni çıkan albümlere bağlamışken, farklı şeylere duyduğum ilgiden ve sevgiden değişmeden kalan tek şeyin müziğin içinde kaybolmak olduğunu görüyorum. eskiden kaçmak mı acaba derdim, şimdi destek kuvvetleri diyorum. herkes benzer bir hisle başka seslerin varlığına koşarken, ben de onlar gibi başka bir sesin varlığına ihtiyaç duyuyorum. zaman geçiyor, ben değişiyorum, çevremdeki insanlar değişiyor ama bu hep aynı; müzikten hep bir destek alma ihtiyacı, hep bir beraber uyuma gerekliliği, hep içine girilecek bir başka gerçeklik. on beş yaşındayken de böyleydi, şimdi de. bu kimi zaman beni korkutuyor ve gelecek günlerden endişe duyuyorum. bazen on beş sene sonra da aynı şekilde uyuyacağımı düşünerek korkuyorum. başka bir gerçekliğe olan özlem geçmeyecek mi diye düşünüyorum. on beş yaşında da kulaklıklarımı takar, şarkıyı söyleyen adamın/kadının sesindeki duygu hali değişimlerini yakalamaya çalışırdım, şimdi de aynısını yapıyorum. benim yapacak daha iyi işlerim yok mu? daha önemli işlerim?
"neden böyle kadınları ve adamları dinliyorsun?" diye sorana verecek havalı bir cevabım yok. çünkü seviyorum. sevdiğimi seviyorum, sevmediğim üstüne kafa yormuyorum. artık kafamı yormak istemiyorum; çünkü yaptığım işe konsantre olamamak beni yıpratıyor. verimli geçen iki saatin ardından, "vay anasını başka hiçbir şey düşünmeden çok güzel iki saat çalıştım" dedikten sonra, o düşünmediğim şeyleri hatırlamaya başlıyorum. sanki eski zaman kadınlarındanmışım ve yapacak tek işim dikişimi dikerek uzun öğleden sonralarının geçmesini beklemekmiş gibi kafamdan geçenleri uzun uzun irdeliyorum. dikiş dikmiyorum, onun yerine beynimdeki türlü şeyi birbirine bağlayan dallar arasında gidip geliyorum. sanki bir şey işliyorum, alakasız şeyler hakkında bağ kuruyorum ve bir ağacın dallarında gezinir gibi oradan oraya, bundan ona atlıyorum. dalların sonu yok, hep daha yükseğe uzanıyor ve inanılmaz biçimde her şey birbiriyle bağlanıyor. bir bakıyorum akşamı etmişiz, koca bir öğleden sonrayı yiyip bitirmişiz. kendi başına şarkısını söyleyen bir adamı/kadını dinlerken de onların beyninin içine girmişim gibi hissediyorum. onun mahremi benimkiyle birleşiyor falan. beş sene önce dinlediğim bazı grupların şimdi benim için pek bir anlam ifade etmediklerini görünce düşünüyorum, bu dinlediğim de beş sene sonra bir şey ifade etmeyecek mi acaba diye. bunu gerçekten merak ediyorum. hiçbir şey olmamış gibi, geceleri onlarla uyumamışım gibi unutup gidecek miyim hepsini, öylesine geçip gidecekler mi? hayatta birçok şeyin öylesine geçip gittiğini fark edince bunun beni şaşırtmaması gerektiğinde karar kılıyorum. sabah yüzüme soğuk rüzgar çarptığında, oksijenden burnum yandığında yüzüme çarpanın aslında hayatın kendisi olduğunu görüyorum. hayat, yalın ve net bir şekilde her sabah varlığını belli ediyor ve yaşamak bunun gibi bir şey dedirtiyor. ben orta anadolu soğuğunu iliklerimde hissederken, "bir şey için sabah sabah yollara düşmüşüz" diyorum. o şey okumak olur, çalışmak olur, hayatta kalmak için bir mücadele olur, artık adına ne dersen. hep bir şeylerin peşinde geçen günler topluluğu... günlerin birbirine eklenmesi, senin "o şey" her neyse onun peşinde koşarken araya sıkıştırdığın şeyler... sabahın yedi buçuğunda aklıma bunlar geliyor, o vakit kafam ancak bu kadar çalışıyor. atkımı iyice boynuma çekiyorum, beremi kafama geçiriyorum ve yola koyuluyorum. güneşli yerler düşünüyorum, içim biraz buruluyor, bana 12 derecenin soğuk olduğunu söyleyenler aklıma geliyor. içimden gülüyorum, ankara'nın insanın içine işleyen ayazıyla ülkenin en soğuk yerlerinden biri olduğunu bir ben, bir de diğer ankaralılar biliyor; ama iş başkasına anlatmaya gelince üşeniyorum. "12 derece soğuk mu?!" diye haykırasım geliyor. ben 10 dereceyi görünce "oh aman bugün iyiymiş" diyorum. baktım, orada bugün hava 18 dereceymiş. "18 mi?!" diyorum. ben 18 derecede tişört giyerim diye geçiyor aklımdan. orada olsam tişört giyerdim ama orada değilim, olacağımı da zannetmiyorum diyorum. benim burada çok önemli işlerim var. şarkılardaki duygu değişimlerini inceliyorum demiştim ya, hah işte o.
8 Kasım 2011 Salı
alman babalar
bir süredir kafamı alman babalar meşgul ediyor. thomas bernhard'ı da bunların arasına katarsam ayıp olmaz heralde. nasılsa kendisi millete ve vatana inanan bir insan değil. onu nereli yaparsam yapayım takacağını düşünmüyorum. avusturyalı arkadaşların kızacağını bilmek pahasına kendisini de alman babalara dahil ediyorum. ne de olsa aynı kültürün çocukları, o kadar da hassas olmasınlar canım (bu da sadece aynı dili konuştukları için bütün latin amerika ülkelerini bir görmek, efendime söyleyim sırf müslümanlar diye araplarla türkleri bir görmek gibi oldu farkındayım, hatalıyım).
önce thomas bernhard, sonra werner herzog, ardından da rainer werner fassbinder üçlemesi arasına sıkıştığım bir dönemden geçiyorum ve üçünün de alman olması tamamen bir tesadüf. tek diyebildiğim beni hayatımın ilginç bir dönemine soktukları. ya da şöyle diyeyim, ben zaten biraz karışık bir dönemdeydim, onlar da üstüne geldi. fassbinder sinemasıyla kısa zaman önce tanışmama rağmen birden birçok şeyin önüne geçmesi beni şaşırttı. ya da werner herzog'un nasıl bir kafaya sahip olduğuna takılıp kaldım. hatta bu yüzden de werner herzog ile thomas bernhard'ı birbirine benzettim. ikisi de deli adam, muhalif ve hiçbir şeyi sevmiyor.
komik hallere düşmemek için daha fazla şey söylemek istemiyorum ancak bu alman babaların bende derin etki bıraktığını belirtmeden de geçmek istemedim.
önce thomas bernhard, sonra werner herzog, ardından da rainer werner fassbinder üçlemesi arasına sıkıştığım bir dönemden geçiyorum ve üçünün de alman olması tamamen bir tesadüf. tek diyebildiğim beni hayatımın ilginç bir dönemine soktukları. ya da şöyle diyeyim, ben zaten biraz karışık bir dönemdeydim, onlar da üstüne geldi. fassbinder sinemasıyla kısa zaman önce tanışmama rağmen birden birçok şeyin önüne geçmesi beni şaşırttı. ya da werner herzog'un nasıl bir kafaya sahip olduğuna takılıp kaldım. hatta bu yüzden de werner herzog ile thomas bernhard'ı birbirine benzettim. ikisi de deli adam, muhalif ve hiçbir şeyi sevmiyor.
komik hallere düşmemek için daha fazla şey söylemek istemiyorum ancak bu alman babaların bende derin etki bıraktığını belirtmeden de geçmek istemedim.
thomas bernhard ile imtihanım

thomas bernhard'ın eski ustalar kitabını okuyalı epey oluyor. aradan yaklaşık iki ay geçmesine rağmen hala kafamın bir köşesinde duruyor olması beni ne kadar etkilediğini fark etmemi sağladı. daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemeyen bu roman, bana thomas bernhard'ı tanıttı. önümde yeni bir alan açtı.
avusturyalı yazarlarla ilgili şeyler okumuştum. genel olarak hepsini yaşamı/düzeni/devleti sorgulayan, eleştirel, gerçekçi, biraz da karanlık yazarlar olarak tanımlarsak çok da yanlış olmaz gibime geliyor. bu gruba sokulanlar genelde ikinci dünya savaşı sonrası zamanda büyüyen, gençliklerini bu dönemlerde geçiren insanlar ve savaş sonrası düzenin karamsarlığından bir hayli etkilenmişler. ben tek bir kitabını okumama rağmen thomas bernhard ile ingeborg bachmann arasında bir yakınlık kurdum. bunun birincil nedeni ikisinin de avusturyalı olması elbette, ancak sadece bu değil. tıpkı bachmann'ın malina'sında olduğu gibi thomas bernhard'ın dilinin de zor olduğunu söyleyebilirim. en azından bana zor geldi. takip etmesi biraz çaba istiyor, dikkat dağınık olunca okuduğun şeyleri başa dönüp bir daha okuyabiliyorsun. ama bu demek değil ki okurken sıkıntılar basıyor. ben thomas bernhard'ı okurken tahmin etmediğim kadar zevk aldım. sadece iyi bir yazarla değil, aynı zamanda da müthiş bir beyinle, çok zeki bir adamla karşılaştım. öyle bir zeka ki insan okurken kimi zaman altında eziliyor. bunu yapabilen çok yazar olduğunu düşünmüyorum. bir yazar dile hakim ve müthiş bir anlatı gücüne sahip olabilir. ancak bu çok zeki olduğu anlamına gelmez. thomas bernhard'da ise yazarlığının yanı sıra sahip olduğu bir "âkil adam" yanı var ki, beni de yazarlığından ziyade bu etkiledi. gerçi kendisi bunu asla kabul etmezdi. mütevazılığından falan değil; bana ne, herkes kendi yolunu bulsun derdi ya, neyse. yaptığı tespitleri, değindiği şeyleri vay anasını diyerek okudum diyeceğim ama kendisi "hayranlık" mefhumundan da hazzetmeyeceği, hatta kelimenin tam manasıyla iğreneceği için demeyeceğim.
thomas bernhard'ı okurken beni en çok şaşırtan şey, kendi ülkesini yerden yere vurması, resmen çamura batırıp çıkartması oldu. yaptığı eleştirilerle resmen kendi milletini dünyanın en aşağılık milleti yapıyor ve bunu da kendince kanıtlarıyla uzun uzadıya anlatıyor. şurada ve şurada. anlattığı şeylerin hiçbiri bana yabancı gelmedi. herhangi bir milletten insanın kendi ülkesinde yaşadığı şeylerden bahsediyor aslında. hatta ben avusturyalılara bu kadar yüklenmesini çok bile buldum. hepimiz öyleyiz aslında dedim. sonra "avusturya'da 301. madde yok muymuş ya?" diye düşündüm. kitapta anlatılan milletle aramızdaki tek fark anca şu olabilir; bizde biri böyle bir kitap yazsa, yazarını hayatta sağ bırakmazlar. biri çıkar vurur ya da yazar şaibeli bir kazaya kurban gider. acı ama gerçek olan bu. o yüzden thomas bernhard gibi bir yazarı yok etmedikleri için -hem de avusturya gibi avrupa'nın en milliyetçi ülkesinde olmasına rağmen- bu millete saygı duydum. gerçi şu an bile avusturya'da kendisinden nefret edeni çokmuş. burada olsa kitap yasaklanırdı yahu.
***
bütün bunların haricinde kitabı çeviren sezer duru'nun adını anmadan geçmek olmaz. böylesi zor bir metni olabilecek en güzel şekilde çevirdiği için bir okuyucu olarak kendisine teşekkür ederim.
***
kitabın biçimiyle ilgili en çarpıcı şey ise şu: kitap 160 sayfa ve sadece tek bir paragraftan oluşuyor. bir tek paragraf. çok ilginç.
avusturyalı yazarlarla ilgili şeyler okumuştum. genel olarak hepsini yaşamı/düzeni/devleti sorgulayan, eleştirel, gerçekçi, biraz da karanlık yazarlar olarak tanımlarsak çok da yanlış olmaz gibime geliyor. bu gruba sokulanlar genelde ikinci dünya savaşı sonrası zamanda büyüyen, gençliklerini bu dönemlerde geçiren insanlar ve savaş sonrası düzenin karamsarlığından bir hayli etkilenmişler. ben tek bir kitabını okumama rağmen thomas bernhard ile ingeborg bachmann arasında bir yakınlık kurdum. bunun birincil nedeni ikisinin de avusturyalı olması elbette, ancak sadece bu değil. tıpkı bachmann'ın malina'sında olduğu gibi thomas bernhard'ın dilinin de zor olduğunu söyleyebilirim. en azından bana zor geldi. takip etmesi biraz çaba istiyor, dikkat dağınık olunca okuduğun şeyleri başa dönüp bir daha okuyabiliyorsun. ama bu demek değil ki okurken sıkıntılar basıyor. ben thomas bernhard'ı okurken tahmin etmediğim kadar zevk aldım. sadece iyi bir yazarla değil, aynı zamanda da müthiş bir beyinle, çok zeki bir adamla karşılaştım. öyle bir zeka ki insan okurken kimi zaman altında eziliyor. bunu yapabilen çok yazar olduğunu düşünmüyorum. bir yazar dile hakim ve müthiş bir anlatı gücüne sahip olabilir. ancak bu çok zeki olduğu anlamına gelmez. thomas bernhard'da ise yazarlığının yanı sıra sahip olduğu bir "âkil adam" yanı var ki, beni de yazarlığından ziyade bu etkiledi. gerçi kendisi bunu asla kabul etmezdi. mütevazılığından falan değil; bana ne, herkes kendi yolunu bulsun derdi ya, neyse. yaptığı tespitleri, değindiği şeyleri vay anasını diyerek okudum diyeceğim ama kendisi "hayranlık" mefhumundan da hazzetmeyeceği, hatta kelimenin tam manasıyla iğreneceği için demeyeceğim.
thomas bernhard'ı okurken beni en çok şaşırtan şey, kendi ülkesini yerden yere vurması, resmen çamura batırıp çıkartması oldu. yaptığı eleştirilerle resmen kendi milletini dünyanın en aşağılık milleti yapıyor ve bunu da kendince kanıtlarıyla uzun uzadıya anlatıyor. şurada ve şurada. anlattığı şeylerin hiçbiri bana yabancı gelmedi. herhangi bir milletten insanın kendi ülkesinde yaşadığı şeylerden bahsediyor aslında. hatta ben avusturyalılara bu kadar yüklenmesini çok bile buldum. hepimiz öyleyiz aslında dedim. sonra "avusturya'da 301. madde yok muymuş ya?" diye düşündüm. kitapta anlatılan milletle aramızdaki tek fark anca şu olabilir; bizde biri böyle bir kitap yazsa, yazarını hayatta sağ bırakmazlar. biri çıkar vurur ya da yazar şaibeli bir kazaya kurban gider. acı ama gerçek olan bu. o yüzden thomas bernhard gibi bir yazarı yok etmedikleri için -hem de avusturya gibi avrupa'nın en milliyetçi ülkesinde olmasına rağmen- bu millete saygı duydum. gerçi şu an bile avusturya'da kendisinden nefret edeni çokmuş. burada olsa kitap yasaklanırdı yahu.
***
bütün bunların haricinde kitabı çeviren sezer duru'nun adını anmadan geçmek olmaz. böylesi zor bir metni olabilecek en güzel şekilde çevirdiği için bir okuyucu olarak kendisine teşekkür ederim.
***
kitabın biçimiyle ilgili en çarpıcı şey ise şu: kitap 160 sayfa ve sadece tek bir paragraftan oluşuyor. bir tek paragraf. çok ilginç.
tiyatro ile imtihanım
hep kaçındığım bir şey var: olmadığım bir insan gibi görünmek. bir sürü şey olabilirim; aptal, salak ya da başka şeyler. ama olmadığım bir insan gibi olmaya çalışmadığımı biliyorum.
bu noktada kendimi eleştirdiğim ve kendime kızdığım bir husus var, dile getiremediğim için yıllardır üzerime yapışmış bir şey. kendimi bu konuda çok rahatsız hissediyorum, sanırım daha fazla içimde tutamayacağım: tiyatrodan hiç zevk almıyorum. böyle söyleyince sanattan anlamayan bir insan olacağımı bilmeme rağmen bunu artık söylemek istiyorum, tiyatrodan hiç zevk almıyorum. insanlar bilet alıyor, tiyatroya gidiyor. beni de çağırıyorlar, ben de "gelemem çünkü sevmiyorum" diyemiyorum.
çevremdeki insanlar tiyatroyu sinemanın üstüne koyuyorlar ve tiyatrodan zevk almamayı sanattan anlamamaya bağlıyorlar. ya sanattan anlamadığını kabul edeceksin ya da o tiyatro eserini anlayacak kapasitede olmadığını. ben de neyin saçma inadına girdiysem, arkadaşlara bir türlü bundan bahsedemedim. onlarla beraber yıllardır değişik oyunlara gidip durduk. bir tanesinden bile zevk almadım. hepsini oyundan çıkar çıkmaz unuttum. ne adı kaldı, ne konusu. bir tanesinin üzerine bile uzun uzadıya konuşma isteği duymadım. hiçbiri bana bir şey düşündürtmedi, bir şey sorgulatmadı, önümde yeni bir ufuk açmadı.
oh be, dünya varmış.
***
bernhard'ın müze gezen insanı ile ortak yanım
thomas bernhard, eski ustalar kitabında modern insanın müze gezme alışkanlığını yerden yere vuruyordu. daha kültürlü ve elit görünmek için müze gezen insanlardan bahsediyordu. ben de bu kısmı okurken, tiyatroyu sevmediğim halde niye gitmeye devam ettiğimi düşündüm. kendi kendimden utandım nerdeyse.
ankaralı-memur-aileler camiasında tiyatronun yeri
böyle bir ara başlık atarak, ankaralı memur aileleri küçümsüyorum sanılmasın, böyle bir yanlış anlamaya kurban gitmek istemem. ne de olsa ben de memur ailesi çocuğuyum. neyse, girizgâhı yaptıktan sonra şunu demek istiyorum, bence toplumun bu katmanında bir sosyolojik araştırma yapılmalı ve tiyatronun bu insanlar için neden bu kadar önemli olduğu irdelenmeli. bunu neyle açıklamam lazım bilmiyorum ama böyle bir gerçeklik var, memur aileler tiyatroyu sanatla buluşmanın tek ve öncelikli aracı olarak görüyorlar. bunu değişik bağlamlarda, örneğin cumhuriyet-sanat ikilisi, sanat reformu (ülkemizde böyle bir şey olup olmadığını bilmiyorum, benimki sadece bir beyin fırtınası), burjuvazi-sanat vs. gibi değişik yönlerden incelemeliler. ben henüz yeterli veri elde edemedim ama fark ettiğim şu, ankaralı orta sınıf aileler için haftasonları tiyatroya gitmek, devlet opera-balesine gitmek önemli bir şey. pek çoğu elinden geldiğince bunu yapmaya çalışıyor. annelerinden böyle gören kızlar da üniversite çağına gelince arkadaşlarını toplayıp tiyatroya gidiyorlar. ben de bu hikayede tiyatroya çağrılan arkadaş oluyorum.
bundan anneme bahsedince benim adıma üzüldü. "halbuki küçükken seni o kadar da tiyatroya götürdüm" falan dedi. annem için de kızının tiyatro sevmemesi hayalkırıklığıydı. işte kendi tezim bir kere daha haklı çıkmıştı, bir sosyalbilimci ankara memur kesimi-tiyatro ilişkisini incelemeli ve zahmet olmazsa sonuçtan beni haberdar etmeliydi.
***
amma doluymuşsun kardeşim
hazır içimdekileri döküyorken, tepki alacağımı bilerek başka şeyler de itiraf etmek istiyorum:
-izlediğim godard filmlerinin hepsini sıkıntıdan bayılarak izledim.
(godard'dan zevk alamayınca da sinemadan anlamıyor oluyorsun.)
-david lynch'ten nefret ediyorum.
bence elephant man'den sonra bozdu yaee.
-fransız cicili bicili filmlerini izleyince fazla şeker yedikten sonra oluşan o iç baygınlığının benzerini duyuyorum. fransız cicili bicililerindense ingiliz ve alman gerçekçiliğini tercih ederim.
-bak yine godard'a döndüm, hızımı alamadım. bunca zamandır ben mi anlamıyorum diye düşünürdüm, sonra internette bir şeye denk geldim, yalnız olmadığımı anladım. ingmar bergman son derece kibar bir biçimde godard'ı sevmediğini anlatırken, werner herzog godard için ağzına geleni saymış. artık godard'dan zevk almadığım için kendimi kötü hissetmiyorum, çünkü bergman ve herzog da zevk almıyormuş!
bu noktada kendimi eleştirdiğim ve kendime kızdığım bir husus var, dile getiremediğim için yıllardır üzerime yapışmış bir şey. kendimi bu konuda çok rahatsız hissediyorum, sanırım daha fazla içimde tutamayacağım: tiyatrodan hiç zevk almıyorum. böyle söyleyince sanattan anlamayan bir insan olacağımı bilmeme rağmen bunu artık söylemek istiyorum, tiyatrodan hiç zevk almıyorum. insanlar bilet alıyor, tiyatroya gidiyor. beni de çağırıyorlar, ben de "gelemem çünkü sevmiyorum" diyemiyorum.
çevremdeki insanlar tiyatroyu sinemanın üstüne koyuyorlar ve tiyatrodan zevk almamayı sanattan anlamamaya bağlıyorlar. ya sanattan anlamadığını kabul edeceksin ya da o tiyatro eserini anlayacak kapasitede olmadığını. ben de neyin saçma inadına girdiysem, arkadaşlara bir türlü bundan bahsedemedim. onlarla beraber yıllardır değişik oyunlara gidip durduk. bir tanesinden bile zevk almadım. hepsini oyundan çıkar çıkmaz unuttum. ne adı kaldı, ne konusu. bir tanesinin üzerine bile uzun uzadıya konuşma isteği duymadım. hiçbiri bana bir şey düşündürtmedi, bir şey sorgulatmadı, önümde yeni bir ufuk açmadı.
oh be, dünya varmış.
***
bernhard'ın müze gezen insanı ile ortak yanım
thomas bernhard, eski ustalar kitabında modern insanın müze gezme alışkanlığını yerden yere vuruyordu. daha kültürlü ve elit görünmek için müze gezen insanlardan bahsediyordu. ben de bu kısmı okurken, tiyatroyu sevmediğim halde niye gitmeye devam ettiğimi düşündüm. kendi kendimden utandım nerdeyse.
ankaralı-memur-aileler camiasında tiyatronun yeri
böyle bir ara başlık atarak, ankaralı memur aileleri küçümsüyorum sanılmasın, böyle bir yanlış anlamaya kurban gitmek istemem. ne de olsa ben de memur ailesi çocuğuyum. neyse, girizgâhı yaptıktan sonra şunu demek istiyorum, bence toplumun bu katmanında bir sosyolojik araştırma yapılmalı ve tiyatronun bu insanlar için neden bu kadar önemli olduğu irdelenmeli. bunu neyle açıklamam lazım bilmiyorum ama böyle bir gerçeklik var, memur aileler tiyatroyu sanatla buluşmanın tek ve öncelikli aracı olarak görüyorlar. bunu değişik bağlamlarda, örneğin cumhuriyet-sanat ikilisi, sanat reformu (ülkemizde böyle bir şey olup olmadığını bilmiyorum, benimki sadece bir beyin fırtınası), burjuvazi-sanat vs. gibi değişik yönlerden incelemeliler. ben henüz yeterli veri elde edemedim ama fark ettiğim şu, ankaralı orta sınıf aileler için haftasonları tiyatroya gitmek, devlet opera-balesine gitmek önemli bir şey. pek çoğu elinden geldiğince bunu yapmaya çalışıyor. annelerinden böyle gören kızlar da üniversite çağına gelince arkadaşlarını toplayıp tiyatroya gidiyorlar. ben de bu hikayede tiyatroya çağrılan arkadaş oluyorum.
bundan anneme bahsedince benim adıma üzüldü. "halbuki küçükken seni o kadar da tiyatroya götürdüm" falan dedi. annem için de kızının tiyatro sevmemesi hayalkırıklığıydı. işte kendi tezim bir kere daha haklı çıkmıştı, bir sosyalbilimci ankara memur kesimi-tiyatro ilişkisini incelemeli ve zahmet olmazsa sonuçtan beni haberdar etmeliydi.
***
amma doluymuşsun kardeşim
hazır içimdekileri döküyorken, tepki alacağımı bilerek başka şeyler de itiraf etmek istiyorum:
-izlediğim godard filmlerinin hepsini sıkıntıdan bayılarak izledim.
(godard'dan zevk alamayınca da sinemadan anlamıyor oluyorsun.)
-david lynch'ten nefret ediyorum.
bence elephant man'den sonra bozdu yaee.
-fransız cicili bicili filmlerini izleyince fazla şeker yedikten sonra oluşan o iç baygınlığının benzerini duyuyorum. fransız cicili bicililerindense ingiliz ve alman gerçekçiliğini tercih ederim.
-bak yine godard'a döndüm, hızımı alamadım. bunca zamandır ben mi anlamıyorum diye düşünürdüm, sonra internette bir şeye denk geldim, yalnız olmadığımı anladım. ingmar bergman son derece kibar bir biçimde godard'ı sevmediğini anlatırken, werner herzog godard için ağzına geleni saymış. artık godard'dan zevk almadığım için kendimi kötü hissetmiyorum, çünkü bergman ve herzog da zevk almıyormuş!
günlük yaşamak
insan yıllar geçtikçe bu ülkeyle ilgili şu gerçeği fark ediyor: burada her şey taşıma suyla dönüyor. "taşıma suyla değirmen dönmez" demişler ama burada ilginç bir şekilde dönüyor. biri bana burayı anlatmamı istese, aklıma ilk gelen şeylerden biri bu olur. bir süredir bunun farkına varmıştım, deprem de bu tespitimi pekiştiren şey oldu. bu ülkede yaşayıp da bunu fark etmeyen elbette yoktur, benim de bu gerçekliğin farkına varışım şimdi olmuş işte.
hayret uyandırıcı bir biçimde burada işler günlük planlar üzerinden dönüyor. uzun vade dediğin şey en fazla birkaç ay sonrasıdır, o kadar. bir sorun mu var; hadi bugün, yarın, öbür gün yardım edelim, sonrası allah kerim, bakış açısı bu. işin kötüsü, her ne kadar eleştirsem de bunun benim de iliklerime kadar sinmiş olduğunu görüyorum. örneğin, "türk tipi öğrenci modeli" diye bir şey var ve bu öğrenci de taşıma suyla değirmen döndürüyor. sadece sınav için çalışıyor, öğrenip öğrenmemeyi önemsemiyor ve sınavı atlatmaya bakıyor, o kadar.
bunu doğu kültürüyle mi özdeşleştirmeliyiz, yoksa başka bir şeyle mi bilmiyorum. ancak doğu kültüründe her şeyi günlük yapmanın, günü kurtarmaya bakmanın bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. batı ülkelerinde değil belki ama doğu'da taşıma suyla değirmen döndürmenin kültürel, sosyal, toplumun bizzat içinden kaynağını alan bir karşılığı var. ne bileyim, gidip görmedim ama hep denir, örneğin almanlarda böyle bir şey olmasa gerek. ya da japonlarda. hani bu kardeşlerimize uzun vade dersen, cidden uzun vadedir; on yıl, belki yirmi yıl sonrasını anlarlar. bana uzun vade deseler en fazla bir sene sonrasını anlarım, çünkü bizde uzun vade budur. yine de bazı yönlerden düşündüğümde bizdeki bu yaklaşıma kızamıyorum. çünkü öyle bir ülkede yaşıyoruz ki yarına çıkıp çıkmayacağımız belli değil. sokakta giderken çukura düşebilirsin, başına bir inşaattan parça düşer ve ölebilirsin, yayaya yeşil yandığı için karşıdan karşıya geçmeye kalktığında bir araba seni ezebilir falan. bütün bunlar her yerde olabilir ama burada olma olasılığı cidden çok fazla.
bunun bir de siyaset ayağı var. malum, siyasetimiz pek inişli çıkışlı, altı ay önce canciğer olduğumuz komşu ülkeyle bir bakmışsın düşman olmuşuz. sonra sadece bir gün içinde manşet olacak üç-beş farklı siyasi haber olabiliyor, potansiyel sağlam, kaynak cayır cayır. bir ay önce ne olduğunu hatırlamaya imkan yok, çünkü onun üstüne zaten yüz farklı şey daha geldi.
bütün bunların ardından bu ülkede hayatı günlük yaşamak o kadar da yanlış gelmiyor. neyse, biz yaşayalım ama devlet yine de birkaç sene sonrayı düşünse fena olmaz sanki.
hayret uyandırıcı bir biçimde burada işler günlük planlar üzerinden dönüyor. uzun vade dediğin şey en fazla birkaç ay sonrasıdır, o kadar. bir sorun mu var; hadi bugün, yarın, öbür gün yardım edelim, sonrası allah kerim, bakış açısı bu. işin kötüsü, her ne kadar eleştirsem de bunun benim de iliklerime kadar sinmiş olduğunu görüyorum. örneğin, "türk tipi öğrenci modeli" diye bir şey var ve bu öğrenci de taşıma suyla değirmen döndürüyor. sadece sınav için çalışıyor, öğrenip öğrenmemeyi önemsemiyor ve sınavı atlatmaya bakıyor, o kadar.
bunu doğu kültürüyle mi özdeşleştirmeliyiz, yoksa başka bir şeyle mi bilmiyorum. ancak doğu kültüründe her şeyi günlük yapmanın, günü kurtarmaya bakmanın bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. batı ülkelerinde değil belki ama doğu'da taşıma suyla değirmen döndürmenin kültürel, sosyal, toplumun bizzat içinden kaynağını alan bir karşılığı var. ne bileyim, gidip görmedim ama hep denir, örneğin almanlarda böyle bir şey olmasa gerek. ya da japonlarda. hani bu kardeşlerimize uzun vade dersen, cidden uzun vadedir; on yıl, belki yirmi yıl sonrasını anlarlar. bana uzun vade deseler en fazla bir sene sonrasını anlarım, çünkü bizde uzun vade budur. yine de bazı yönlerden düşündüğümde bizdeki bu yaklaşıma kızamıyorum. çünkü öyle bir ülkede yaşıyoruz ki yarına çıkıp çıkmayacağımız belli değil. sokakta giderken çukura düşebilirsin, başına bir inşaattan parça düşer ve ölebilirsin, yayaya yeşil yandığı için karşıdan karşıya geçmeye kalktığında bir araba seni ezebilir falan. bütün bunlar her yerde olabilir ama burada olma olasılığı cidden çok fazla.
bunun bir de siyaset ayağı var. malum, siyasetimiz pek inişli çıkışlı, altı ay önce canciğer olduğumuz komşu ülkeyle bir bakmışsın düşman olmuşuz. sonra sadece bir gün içinde manşet olacak üç-beş farklı siyasi haber olabiliyor, potansiyel sağlam, kaynak cayır cayır. bir ay önce ne olduğunu hatırlamaya imkan yok, çünkü onun üstüne zaten yüz farklı şey daha geldi.
bütün bunların ardından bu ülkede hayatı günlük yaşamak o kadar da yanlış gelmiyor. neyse, biz yaşayalım ama devlet yine de birkaç sene sonrayı düşünse fena olmaz sanki.
"potansiyelimizi görmek istedik"
beşir atalay'ın başbakan yardımcısı olduğunu yakın zamanda öğrendim. ben onu hala içişleri bakanı sanıyordum. sonra kendisinin hukuk okuduğunu, sosyoloji doçenti olduğunu, hatta kırıkkale üniversitesinin kurucu rektörü olduğunu da yeni öğrendim. bunlara son ettiği laftan sonra bakanımız aslında kimmiş, uzmanlık alanı neymiş diye merak ettim, internetten baktım. alacağım hiçbir sonuç zaten beni şaşırtmazdı, türkiye'de herkes her işi yapabilir, bir alanın eğitimini alan insan o alanda yetersiz kalabilir ya da son derece hayret verici uygulamalara kalkışabilir, bu hepimizin malumu. bakanımızın da hukukçu ve sosyolog olması beni şaşırtmadı, eğitimin herhangi bir şeyin göstergesi olmadığını öğreneli bir hayli zaman oluyor. bu konu üzerine söylenmiş çeşitli atasözlerimiz mevcut, dile getirip dava konusu olmak istemiyorum. aklıma başbakanın yirmi iki yaşındaki blogger'a açtığı dava geliyor. o iş ne oldu bilmiyorum ama bir benzerine kurban gitmek istemiyorum.
neyse, benim asıl bahsetmek istediğim şey, depremde yabancı ülkelerden gelen yardımları reddedip, üstüne de "kendi potansiyelimizi görmek istedik" diye açıklama yapan bakandı. bu nasıl bir şuur, onu merak etmiştim. o yüzden kim olduğunu öğrenmek istedim. ne bulsam beni tatmin edecekti bilmiyorum. sanırım hiçbir şey. bu lafı işittiğimden beridir içimde bir öfke duyuyorum. üst düzey bir yetkilinin böyle bir cümle kurmasını bir türlü hazmedemiyorum. başka bir ülkede olsa bu laf söyleyeni koltuğundan ederdi, etmez miydi?
herhangi bir vatandaş bile bu lafı eden topluluktan daha iyi bir şekilde kriz yönetimi yapabilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. şu laf seviyeyi öyle düşürüyor ki, bu yaşımda ben bile bu krizi daha iyi yönetebilirdim diyorum. "biz notumuzu aldık, ihtiyaç halinde kendilerine döneriz dedik" mantığına ortaokul çocuğu bile güler. deprem olmuş, aradan birkaç saat geçmiş ve sen ihtiyaç belirleme çalışmasından bahsediyorsun. önce ihtiyacın var mıymış yok muymuş, ona bakacakmışsın. halbuki öncelik kurtarma çalışmalarına girişmek olmalı. sense ne kadar kurtarma ekibine ihtiyacın olduğunu bilmiyorsun. zaten mümkünatı yok bilemezsin; çünkü bunun tespiti zaman alır, onun yerine ne kadar ekip gelirse o kadar iyi diye düşünmek gerekir. on bina varsa on ekip, yüz bina varsa yüz ekip gerek. ne kadar çok, o kadar iyi. bir mahalleye bir ekip, diğer mahalleye başka bir ekip, öbürüne başka bir tane vererek bu iş hallolmaz. bir mahalleye verilen bir ekibin önce hangi apartmandan başlayacağına nasıl karar vereceksin ki? yan yana duran iki enkazdan hangisinin daha öncelikli olduğuna nasıl karar verebilirsin? hepsinin altında insan var. önüne van haritasını açıp, "evet, şimdi tek tek ekiplerimizle yola çıkıyoruz, sırayla her yere uğrayacağız" diye mi kriz yönetiyor bu insanlar? bunu aklım hafsalam almıyor. "potansiyelimizi görmek istedik" nasıl bir cümledir, bunu unutabileceğimi sanmıyorum. herhangi bir doğal afetin ardından ilk birkaç saat içinde "ihtiyacınız nedir?" diye soran birilerine, ihtiyacımız sonsuz demen gerekir. sınırlarını bilmiyorsun, o iki-üç saatte bilmenin imkanı yok ve oturup da bunu ölçecek zamanın yok. senin ihtiyacın sonsuz kardeşim, soran olursa sonsuz. limitin falan yok, bunu kafana yaz.
neyse, benim asıl bahsetmek istediğim şey, depremde yabancı ülkelerden gelen yardımları reddedip, üstüne de "kendi potansiyelimizi görmek istedik" diye açıklama yapan bakandı. bu nasıl bir şuur, onu merak etmiştim. o yüzden kim olduğunu öğrenmek istedim. ne bulsam beni tatmin edecekti bilmiyorum. sanırım hiçbir şey. bu lafı işittiğimden beridir içimde bir öfke duyuyorum. üst düzey bir yetkilinin böyle bir cümle kurmasını bir türlü hazmedemiyorum. başka bir ülkede olsa bu laf söyleyeni koltuğundan ederdi, etmez miydi?
herhangi bir vatandaş bile bu lafı eden topluluktan daha iyi bir şekilde kriz yönetimi yapabilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. şu laf seviyeyi öyle düşürüyor ki, bu yaşımda ben bile bu krizi daha iyi yönetebilirdim diyorum. "biz notumuzu aldık, ihtiyaç halinde kendilerine döneriz dedik" mantığına ortaokul çocuğu bile güler. deprem olmuş, aradan birkaç saat geçmiş ve sen ihtiyaç belirleme çalışmasından bahsediyorsun. önce ihtiyacın var mıymış yok muymuş, ona bakacakmışsın. halbuki öncelik kurtarma çalışmalarına girişmek olmalı. sense ne kadar kurtarma ekibine ihtiyacın olduğunu bilmiyorsun. zaten mümkünatı yok bilemezsin; çünkü bunun tespiti zaman alır, onun yerine ne kadar ekip gelirse o kadar iyi diye düşünmek gerekir. on bina varsa on ekip, yüz bina varsa yüz ekip gerek. ne kadar çok, o kadar iyi. bir mahalleye bir ekip, diğer mahalleye başka bir ekip, öbürüne başka bir tane vererek bu iş hallolmaz. bir mahalleye verilen bir ekibin önce hangi apartmandan başlayacağına nasıl karar vereceksin ki? yan yana duran iki enkazdan hangisinin daha öncelikli olduğuna nasıl karar verebilirsin? hepsinin altında insan var. önüne van haritasını açıp, "evet, şimdi tek tek ekiplerimizle yola çıkıyoruz, sırayla her yere uğrayacağız" diye mi kriz yönetiyor bu insanlar? bunu aklım hafsalam almıyor. "potansiyelimizi görmek istedik" nasıl bir cümledir, bunu unutabileceğimi sanmıyorum. herhangi bir doğal afetin ardından ilk birkaç saat içinde "ihtiyacınız nedir?" diye soran birilerine, ihtiyacımız sonsuz demen gerekir. sınırlarını bilmiyorsun, o iki-üç saatte bilmenin imkanı yok ve oturup da bunu ölçecek zamanın yok. senin ihtiyacın sonsuz kardeşim, soran olursa sonsuz. limitin falan yok, bunu kafana yaz.
7 Kasım 2011 Pazartesi
-e hali, -de hali, marissa hali
Distortions featuring Red Heroine and Faces On Film by marissanadler
bildiğim tek clinic şarkısı olan "distortions"ın ne kadar güzel bir şarkı olduğunu unutalı o kadar çok zaman olmuş ki, bu şarkıyı en son ne zaman, kaç sene önce dinlediğimi hatırlamıyorum bile. bu şarkı nereden kulağıma çalınmıştı onu da hatırlamıyorum, bilmiyorum.
marissa nadler'in covers vol. 2 albümünü dinlerken, bu şarkının clinic'in distortions'ı olduğunu nakaratına gelene kadar algılayamadım. şarkının marissa hali o kadar yumuşak bir melodiyle ilerliyor ki, bunun benim bildiğim distortions olmasına asla ihtimal bile vermedim. sonra nakaratında "free of distortions, free of distortions" diye söylemeye başladığında bir yerlerden tanıdık geldi. birkaç saniye sonra bu şarkının, benim için yıllar öncesinde kalan o şarkı olduğunu hatırladım. marissa nadler bu parçayı kendi tarzıyla öyle bir şekilde yorumlamış ki bilmesem kesinlikle bir başkasının demezdim. bir erkek tarafından yazılmış olmasına rağmen, parçanın marissa ile bir kadına ne kadar da uygun düşebileceğini gördüm. sözlerini hep biraz korkutucu bulurdum, şimdi dinleyince ise korkutucudan ziyade son derece hüzünlü buldum. bir kadın söyleyince hüzünlü, kalp kırıcı. erkek söylediğinde ise korkutucu, beton serinliğinde. sözlerin bana düşündürdüklerini paylaşmak istemiyorum pek, çünkü doğru anlayıp anlamadığımdan emin değilim. bugünlerde dinlerken, umarım benim anladığım gibi değildir diye düşünmekten alamıyorum kendimi. clinic versiyonunu dinlerken böyle hissetmediğimi hatırlıyorum. zaten o zaman daha küçüktüm, sanırım aklımdan şu anda geçenler o zamanlar yaş itibariyle aklıma gelmezdi bile. distortions'ın marissa versiyonundan bu kadar etkilenmemin nedeni de bu olsa gerek. kadın sesinden, kadın bedenine ait olan bir şeyden bahsedildiğinde üzerimdeki etkisi farklı oluverdi. marissa bu şarkıyı niye seçmiş bilmiyorum. ama benim için güzel bir sürpriz oldu. sevdiğim bir müzisyenin, sevdiğim başka bir şarkıyı yeniden yorumlayacak kadar sevmesi beni memnun etti. böyle hususlarda gönül ortaklığı yakalamak kimi memnun etmez ki zaten?
marissa nadler'in covers vol. 2 albümünü dinlerken, bu şarkının clinic'in distortions'ı olduğunu nakaratına gelene kadar algılayamadım. şarkının marissa hali o kadar yumuşak bir melodiyle ilerliyor ki, bunun benim bildiğim distortions olmasına asla ihtimal bile vermedim. sonra nakaratında "free of distortions, free of distortions" diye söylemeye başladığında bir yerlerden tanıdık geldi. birkaç saniye sonra bu şarkının, benim için yıllar öncesinde kalan o şarkı olduğunu hatırladım. marissa nadler bu parçayı kendi tarzıyla öyle bir şekilde yorumlamış ki bilmesem kesinlikle bir başkasının demezdim. bir erkek tarafından yazılmış olmasına rağmen, parçanın marissa ile bir kadına ne kadar da uygun düşebileceğini gördüm. sözlerini hep biraz korkutucu bulurdum, şimdi dinleyince ise korkutucudan ziyade son derece hüzünlü buldum. bir kadın söyleyince hüzünlü, kalp kırıcı. erkek söylediğinde ise korkutucu, beton serinliğinde. sözlerin bana düşündürdüklerini paylaşmak istemiyorum pek, çünkü doğru anlayıp anlamadığımdan emin değilim. bugünlerde dinlerken, umarım benim anladığım gibi değildir diye düşünmekten alamıyorum kendimi. clinic versiyonunu dinlerken böyle hissetmediğimi hatırlıyorum. zaten o zaman daha küçüktüm, sanırım aklımdan şu anda geçenler o zamanlar yaş itibariyle aklıma gelmezdi bile. distortions'ın marissa versiyonundan bu kadar etkilenmemin nedeni de bu olsa gerek. kadın sesinden, kadın bedenine ait olan bir şeyden bahsedildiğinde üzerimdeki etkisi farklı oluverdi. marissa bu şarkıyı niye seçmiş bilmiyorum. ama benim için güzel bir sürpriz oldu. sevdiğim bir müzisyenin, sevdiğim başka bir şarkıyı yeniden yorumlayacak kadar sevmesi beni memnun etti. böyle hususlarda gönül ortaklığı yakalamak kimi memnun etmez ki zaten?
21 Ekim 2011 Cuma
alnının teriyle para kazanmak/ baba torpiliyle iş bulmak/ bir yere kapağı atmak.
bugün okuldan eve dönmek üzere otobüse bindim ve başımı cama yasladım. zaten hayatımın hatırı sayılır bir kısmı otobüslerde uyuyarak geçtiği için bu duruma alışkınım. okul-ev arasındaki uzak mesafe beni bitiriyor, her gün ulaşıma harcadığım süreyi düşündükçe hem öfkeleniyorum hem de yapabileceğim bir şey olmadığını biliyorum. bugün de yine eve gitmek için binmem gereken iki vesaitten ilkine bindim ve camdan dışarıyı izlemeye koyuldum. sonra arkamda oturan iki çocuğun konuşmalarına kulak misafiri oldum. toplu taşıma araçlarında böyle şeyler oluyor, hiç tanımadığın insanların konuşmalarına kulak misafiri oluyorsun. kendimi öyle durumlarda kötü hissediyorum, suçluluk duygusuna kapılıyorum. ama yine de kimi zaman kulak misafiri olma haline karşı koyamıyorum. arkamdaki iki çocuğun da konuşmalarını duyunca elimde olmadan dinlemeye başladım. yakaladığım yerinde biri diğerine, "hayatta bazen seni mutsuz eden işleri yapmak durumunda kalıyorsun" diyordu. sanırım tam da bu kısım ilgimi çekti ve ben de sohbeti dinlemeye başladım. diğeri de "öyle tabi abi ya" diye onayladı. sonra büyük bir firmadan bahsetmeye başladılar. benim de bu yaz staj için başvurduğum ama bana olumsuz olarak bile geri dönmeyen büyük bir kuruluş. bölümde tanıdığım herkes tabir-i caizse oraya "kapak atmak" istiyor. bu çocuklar da oraya kapak atsak ne güzel olur falan diye konuşuyorlar. milletteki pragmatik yaklaşımlar beni kimi zaman deli ediyor. bense bunları dile getirince kötü olacağımı bildiğimden dile getirmiyorum. bu konuda kendimi pek iyi ifade edemediği biliyorum, o yüzden aklımdan geçenleri paylaşmıyorum. yanlış anlaşılma ihtimalim çok fazla çünkü. geçen gün bir arkadaşa bunları anlatır gibi oldum, "kariyer yapma konusunda muhalif bir insansın galiba?" diye kendince bana laf çarptı. benim demek istediğim onun anladığı bir muhalefet değildi. ben ömrümüzü getiri/emek oranı çok çok düşük olarak geçirmemiz muhtemel bir geleceğe karşı çıkıyorum, hepsi bu. getiri derken de bahsettiğim maddi getiri değil, o da var tabii ama asıl manevi getiriyi kastediyorum.
geçen hafta enerji bakanı mesaî saatleri sabah altıya çekilsin dedi. sanmıyorum ama hadi oldu diyelim, sanıyor musun ki o mesaî saati 08:00-17:00 yerine 06:00-15:00 olsun. olacağı nedir söyleyeyim, 06:00-17:00. insan emeğini sömürme üzerine kurulu bu sistem beni beğense ne olur, beğenmese ne olur demek isterdim, keşke diyebilsem ama diyemiyorum çünkü hayatımı idame ettirebilmek için para kazanmak zorundayım. ama sistem bok gibi, bunu da biliyorum. staj yaptığım fabrikadaki mesaî saatleri 07:45-17:30. özel sektör eşek gibi çalıştırıyor adamı. bir de üretimi gece de durmayan bir fabrikaysa -ki çoğunluğu öyle- belli periyotlarda gece vardiyasına kalıyorsun falan. benim gördüğüm şu, şanslı belli bir azınlık haricinde, bu ülkede para kazanmak işçiye de zor öğretmene de memura da mühendise de.
otobüsteki çocuklar bahsettiğim büyük firmaya staj için başvurmuşlar (tıpkı benim gibi), onlara da dönen olmamış. başvurular, "kontenjanlarımız dolmuştur" ibaresiyle açılıyor. kontenjanlar doluyor, çünkü her yer torpille işliyor. bir yerden sonra okul-mokul önemli değil, baba/amca/dayı torpilin olacak. zaten orada staj yapan arkadaşlarımın hepsi de tanıdık vasıtasıyla kabul edildiler. onlara da kızmıyorum ki. ülkede böyle bir düzen var. adamlar approximately 4.0 olan arkadaşımı bile kabul etmedikleri zaman yuh artık dedik, sonra da kabullendik. bunu başkasından duysam inanmam ama bizzat şahit olduğum için tuhaf geliyor. len neredeyse 4.0'lık öğrenciyi almıyorsunuz da kimi alıyorsunuz birader diyesim geliyor.
arkamdaki çocuklar konuşmaya devam ediyor. bir tanesi dağın başındaki bir fabikaya, gebze'ye her gün gidip gelmiş yaz boyunca. sabah 5.30'da kalkıyordum diyor. ben de öyle kalkıyordum. böyle hayat mı geçer diye isyan edesim geliyor ama sonra işçilerin, teknisyenlerin, ülkedeki birçok çalışanın böyle yaşadığı aklıma geliyor ve isyan edecek hakkı kendimde bulamıyorum. işin kötüsü bu işler dünyanın her yerinde böyle işliyor. avrupa'da işçilerin sosyal hakları bizden çok daha iyi olabilir ancak bu çalışma mesaisinin az olduğu anlamına gelmez. gerçi eskiden daha çokmuş, uzun mücadeleler sonucunda şimdiki haline indirmeyi başarmışlar. bu sistemin kendisiyle ilgili sanırım. "sistem" derken neyi kastettiğimi açıkçası ben de pek bilmiyorum ama insanı köle gibi çalışmaya zorlayan, bütün bir gün fiziksel olarak yıprandıktan sonra ancak iki-üç simit, bir de ayran alacak parayı kazandıran şeyden bahsediyorum. gözümle gördüm, alnının teriyle para kazanmak denilen şey mecaz değilmiş, bizzat alın terinin kendisiymiş. çalışanların boynundan şıpır şıpır sular damlarken hayatın ne kadar zor olduğunu düşündüğüm aklıma geliyor. bütün arkadaşlarım aynı şeyi düşünmüş. feminist damarımı bir kenara bırakıp, bu işlerin kadınlara göre olmadığını düşündüm. sonra kendime kızdım, olur mu öyle şey dedim ama sonra tekrar bana göre değil dedim. zaten bana göre olsa kaç yazar, üretim ortamında kadın istemiyorlar ki. başımdaki mühendis bana demişti ki, ben senin yerinde olsam ya akademisyen olmaya kasarım ya da ar-ge'ye kapağı atmaya bakarım. okul başlayınca bir baktım, bütün kızlar aynı şeyin peşinde. vay anasını herkes akademisyen olacak! yahu sanayide kim çalışacak o zaman? kime sorsan üniversitede kalacak. şimdi asıl rekabet bu "piyasada" dönüyor. ben sıramı savdım, akademi ortalama istiyor, o da bende yok hacı. anca "kapak atma" olayına kaldık. bu deyimden de artık midem bulanıyor, iğreniyorum. kapak atmanın içine tüküreyim. öfkeliyim.
geçen hafta enerji bakanı mesaî saatleri sabah altıya çekilsin dedi. sanmıyorum ama hadi oldu diyelim, sanıyor musun ki o mesaî saati 08:00-17:00 yerine 06:00-15:00 olsun. olacağı nedir söyleyeyim, 06:00-17:00. insan emeğini sömürme üzerine kurulu bu sistem beni beğense ne olur, beğenmese ne olur demek isterdim, keşke diyebilsem ama diyemiyorum çünkü hayatımı idame ettirebilmek için para kazanmak zorundayım. ama sistem bok gibi, bunu da biliyorum. staj yaptığım fabrikadaki mesaî saatleri 07:45-17:30. özel sektör eşek gibi çalıştırıyor adamı. bir de üretimi gece de durmayan bir fabrikaysa -ki çoğunluğu öyle- belli periyotlarda gece vardiyasına kalıyorsun falan. benim gördüğüm şu, şanslı belli bir azınlık haricinde, bu ülkede para kazanmak işçiye de zor öğretmene de memura da mühendise de.
otobüsteki çocuklar bahsettiğim büyük firmaya staj için başvurmuşlar (tıpkı benim gibi), onlara da dönen olmamış. başvurular, "kontenjanlarımız dolmuştur" ibaresiyle açılıyor. kontenjanlar doluyor, çünkü her yer torpille işliyor. bir yerden sonra okul-mokul önemli değil, baba/amca/dayı torpilin olacak. zaten orada staj yapan arkadaşlarımın hepsi de tanıdık vasıtasıyla kabul edildiler. onlara da kızmıyorum ki. ülkede böyle bir düzen var. adamlar approximately 4.0 olan arkadaşımı bile kabul etmedikleri zaman yuh artık dedik, sonra da kabullendik. bunu başkasından duysam inanmam ama bizzat şahit olduğum için tuhaf geliyor. len neredeyse 4.0'lık öğrenciyi almıyorsunuz da kimi alıyorsunuz birader diyesim geliyor.
arkamdaki çocuklar konuşmaya devam ediyor. bir tanesi dağın başındaki bir fabikaya, gebze'ye her gün gidip gelmiş yaz boyunca. sabah 5.30'da kalkıyordum diyor. ben de öyle kalkıyordum. böyle hayat mı geçer diye isyan edesim geliyor ama sonra işçilerin, teknisyenlerin, ülkedeki birçok çalışanın böyle yaşadığı aklıma geliyor ve isyan edecek hakkı kendimde bulamıyorum. işin kötüsü bu işler dünyanın her yerinde böyle işliyor. avrupa'da işçilerin sosyal hakları bizden çok daha iyi olabilir ancak bu çalışma mesaisinin az olduğu anlamına gelmez. gerçi eskiden daha çokmuş, uzun mücadeleler sonucunda şimdiki haline indirmeyi başarmışlar. bu sistemin kendisiyle ilgili sanırım. "sistem" derken neyi kastettiğimi açıkçası ben de pek bilmiyorum ama insanı köle gibi çalışmaya zorlayan, bütün bir gün fiziksel olarak yıprandıktan sonra ancak iki-üç simit, bir de ayran alacak parayı kazandıran şeyden bahsediyorum. gözümle gördüm, alnının teriyle para kazanmak denilen şey mecaz değilmiş, bizzat alın terinin kendisiymiş. çalışanların boynundan şıpır şıpır sular damlarken hayatın ne kadar zor olduğunu düşündüğüm aklıma geliyor. bütün arkadaşlarım aynı şeyi düşünmüş. feminist damarımı bir kenara bırakıp, bu işlerin kadınlara göre olmadığını düşündüm. sonra kendime kızdım, olur mu öyle şey dedim ama sonra tekrar bana göre değil dedim. zaten bana göre olsa kaç yazar, üretim ortamında kadın istemiyorlar ki. başımdaki mühendis bana demişti ki, ben senin yerinde olsam ya akademisyen olmaya kasarım ya da ar-ge'ye kapağı atmaya bakarım. okul başlayınca bir baktım, bütün kızlar aynı şeyin peşinde. vay anasını herkes akademisyen olacak! yahu sanayide kim çalışacak o zaman? kime sorsan üniversitede kalacak. şimdi asıl rekabet bu "piyasada" dönüyor. ben sıramı savdım, akademi ortalama istiyor, o da bende yok hacı. anca "kapak atma" olayına kaldık. bu deyimden de artık midem bulanıyor, iğreniyorum. kapak atmanın içine tüküreyim. öfkeliyim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

