tottenham olaylarını kendimce değerlendirirken çok acele davrandığımı görüyorum. genelde olaylara temkinli yaklaşan micazıma ters düştüm. olanları kendi kafamda evirip çevirirken rasyonel yaklaşamadığımı görüyorum, bu yüzden de kendime kızıyorum. imajlar dünyasında olduğumuzu çok çabuk unutmuşum, ilk gördüğüme inanmamam, her zaman gördüğümün arkasındaki şeyin peşinde olmam gerektiğini hatırladım.
dükkanları ateşe veren ve lcd televizyon, iphone gibi şeyleri yağmalayan insanları görünce, yaptıklarının altında yatan şeyin açlıktan farklı bir şey olduğunu sanmıştım, belki de bana öyle dedikleri için. aradan geçen günlerde karşıma çıkan başka şeylerle anladığım, başlangıçta bu olaya bana gösterildiği gibi, sığ bir şekilde yaklaşmamam gerektiği oldu. insanların ekmek kavgası yaparken bir yandan da lcd televizyon yağmalamasını ilk anda algılayamadım. fakat şu anda görüyorum ki öyle değilmiş, son zamanlarda en şaşırdığım şeylerden biri bu. insan bir yandan ekmek peşinde koşarken bir yandan da lcd peşinde koşabilirmiş. bu çok çarpık bir durum. öyle çarpık ki ne düşünmem gerektiğini bilemiyorum. üstelik o insanların "daha iyi bir şey"e sahip olma isteklerini çok net olarak anlayabilmem kendimden utanmama sebep oluyor. ilk başta birtakım şeylere paralar akıtmanın gereksizliği ve ayıplığından bahsediliyordu, sonraysa parası olanın parasını istediği yere, istediği şekilde harcamasının doğallığından... bütün bu tartışmaları aklım ermeye başladığından beri hatırlıyorum. yıllar içinde önce ona hak verdim, sonra diğerine hak verdim, sonra yine ona ve sonra yine diğerine. kimsenin parasını nereye harcadığı beni ilgilendirmez, ancak bazı şeyler hem vicdanıma hem de mantığıma ters. bir ay boyunca bir fabrikada, bir sürü işçi ve teknisyenle beraber zaman geçirince bazı şeyleri daha iyi anladım. çoğu insanın işsizlik diye nitelendirdiği şeyin iş beğenmeme olduğunu gördüm. insanlar iş beğenmemekte haklılar; çünkü çalışanlara önerilen maaşın ne kadar komik olduğunu biliyorum. piyasadan haberi olan herkes de biliyor. işin en acı yanı şu ki, birinin beğenmediği varla-yok-arası-miktar'a, bir başkası razı geliyor; çünkü başka çaresi yok. insan emeğinin sömürüldüğünü görebiliyorum, sen yapmazsan o işi o maaşa yapacak biri her daim var. işveren bunu bildiği için şeytan kılığına giriyor. işte bütün bunları düşündükten, rastgelen şeyleri okuduktan sonra ingiltere'deki olaylara sadece yağmalama olarak bakarak ayıp etmişim diyorum. burada beni düşündüren ise şu oldu, göçmen karşıtlığını çok net anlayabildim. dünyanın her yerinde yükselen milliyetçiliği ekonomik koşullar da tetikliyor. kendisinin talip olduğu bir işi, bir göçmen çok daha azına razı olarak kapabiliyor. insana yakışmayan koşullarda adam çalıştıran sistem her yerde aynı. hal böyle olunca işsiz ingiliz'in öfkesine şaşmıyorum. milliyetçiliği anlayabilen biri değilim, hemşeriliği ya ona benzer şeyleri de, ancak işsiz insanın öfkesini anlarım. bu noktada ırkçılık başlarsa yüksek medeniyet seviyesi masal kalır; eşitlik, adalet ve insan hakları da. aç insana bunları anlatabileceğini düşünmek komiktir. aç olan göçmen taraf da kızar, aç olan "yerli" vatandaş da. birbirlerine de kızarlar, devlete de. aç kalmasının nedenini göçmenler olarak gören bir insana, haksız olduğunu anlatmak kolay değildir. ondan adaletli davranmasını beklemek çok şey istemek olur. bir insan adil düşünmeye çalışıyorsa iyi insandır, ancak böyle bir zorunluluğu yoktur. adil olmak zorunda olan devletlerdir, devletin görevlerinden biri budur. devlete, hükümete kızarım; ancak buradaki ırkçı vatandaşa kızamam çünkü o da aç.
***
bütün bu olanları kafamda başka bir şeyle birlikte değerlendirdim. yakın zamanda başımdan bir şey geçti. çevre mühendisliği okuyan biriyle sohbet ettim. ben çevre mühendisliği okumuyorum, ancak onların ne kadar önemli bir iş yaptıklarını biliyorum, bilmeyenler utansın. "çevreyi mi tasarlıyorlar ehehe" diye dalga geçenlerinse başına taş düşsün. neyse, son yıllarda çıkan yasalarla, ab uyum süreçleriyle falan her fabrikada en az bir çevre mühendisi bulundurulması gerekiyor. gaz salınımının kontrolü, evsel/endüstriyel geri dönüşüm, katı-sıvı atıkların en az zararlı hale getirilerek atılması vs. konularıyla ilgilenecek, bunu denetleyecek birileri olmalı. bu kişiler de çevre yönetimi sertifikasına sahip olmalı. konuştuğum arkadaş dedi ki, devletin açtığı kurslara çevre mühendisleriyle beraber yüksek okul mezunları da katılıp, bir seneden daha az süren o kursu tamamlayıp, sertifika sahibi oluyorlarmış. sonra da fabrikaların çevre yönetimi birimine giriyorlarmış (büyük kurumlarda böyle şeyler olmaz, ancak küçük ölçekli ve bölgesel üretim yapan fabrikalarda bu son derece olası). ilk başta inanmadım, hadi canım dedim. inanmadığımı gören arkadaş durumu bana daha da ayrıntılı olarak izah etti. mühendise daha çok para vermektense, diğer talipleri çok daha az maaşla çalıştırıyorlarmış. sonra da dedi ki, işte bu noktada meslek odaları devreye giriyor. ardından bana sordu, hani mayıs ayında meslek odalarının katıldığı büyük ankara eylemi vardı ya, ona katıldın mı dedi. utanarak hayır dedim. kendisi bolu'da okumasına rağmen kalkıp geldiğini anlattı. bense o gün internet sansürü eylemine gitmiştim, hemen onu öne sürdüm. ama bu cevabım onu tatmin etmedi. düşündüm, cevabım beni de tatmin etmedi.
***
neyse, bu konunun tottenham'la ne alakası var denebilir; ancak bence öyle değil. kendi işini kapan insanlara öfke duyan arkadaşımla, ingiltere'de birbirinin işini kapanların duyduğu öfke benzer. her iki taraf da haklı, insanlar aç mı kalsın? burada hata, sertifikayla arkadaşın işini kapan insanda değil, onu bir şekilde istihdam edemeyen ve çıkardığı yasalardaki boşluklarla o işsizlerin bir başkasının işini kapmasına sebep olan devlette. ingiltere'de de suçlu olan devlet, burada da. ben kendimden utandım, evet. ırkçı bir öfke duyan aç insanı anladığım için de utandım, meslek odalarının önemini henüz idrak edemediğimi anladığım için de.
dükkanları ateşe veren ve lcd televizyon, iphone gibi şeyleri yağmalayan insanları görünce, yaptıklarının altında yatan şeyin açlıktan farklı bir şey olduğunu sanmıştım, belki de bana öyle dedikleri için. aradan geçen günlerde karşıma çıkan başka şeylerle anladığım, başlangıçta bu olaya bana gösterildiği gibi, sığ bir şekilde yaklaşmamam gerektiği oldu. insanların ekmek kavgası yaparken bir yandan da lcd televizyon yağmalamasını ilk anda algılayamadım. fakat şu anda görüyorum ki öyle değilmiş, son zamanlarda en şaşırdığım şeylerden biri bu. insan bir yandan ekmek peşinde koşarken bir yandan da lcd peşinde koşabilirmiş. bu çok çarpık bir durum. öyle çarpık ki ne düşünmem gerektiğini bilemiyorum. üstelik o insanların "daha iyi bir şey"e sahip olma isteklerini çok net olarak anlayabilmem kendimden utanmama sebep oluyor. ilk başta birtakım şeylere paralar akıtmanın gereksizliği ve ayıplığından bahsediliyordu, sonraysa parası olanın parasını istediği yere, istediği şekilde harcamasının doğallığından... bütün bu tartışmaları aklım ermeye başladığından beri hatırlıyorum. yıllar içinde önce ona hak verdim, sonra diğerine hak verdim, sonra yine ona ve sonra yine diğerine. kimsenin parasını nereye harcadığı beni ilgilendirmez, ancak bazı şeyler hem vicdanıma hem de mantığıma ters. bir ay boyunca bir fabrikada, bir sürü işçi ve teknisyenle beraber zaman geçirince bazı şeyleri daha iyi anladım. çoğu insanın işsizlik diye nitelendirdiği şeyin iş beğenmeme olduğunu gördüm. insanlar iş beğenmemekte haklılar; çünkü çalışanlara önerilen maaşın ne kadar komik olduğunu biliyorum. piyasadan haberi olan herkes de biliyor. işin en acı yanı şu ki, birinin beğenmediği varla-yok-arası-miktar'a, bir başkası razı geliyor; çünkü başka çaresi yok. insan emeğinin sömürüldüğünü görebiliyorum, sen yapmazsan o işi o maaşa yapacak biri her daim var. işveren bunu bildiği için şeytan kılığına giriyor. işte bütün bunları düşündükten, rastgelen şeyleri okuduktan sonra ingiltere'deki olaylara sadece yağmalama olarak bakarak ayıp etmişim diyorum. burada beni düşündüren ise şu oldu, göçmen karşıtlığını çok net anlayabildim. dünyanın her yerinde yükselen milliyetçiliği ekonomik koşullar da tetikliyor. kendisinin talip olduğu bir işi, bir göçmen çok daha azına razı olarak kapabiliyor. insana yakışmayan koşullarda adam çalıştıran sistem her yerde aynı. hal böyle olunca işsiz ingiliz'in öfkesine şaşmıyorum. milliyetçiliği anlayabilen biri değilim, hemşeriliği ya ona benzer şeyleri de, ancak işsiz insanın öfkesini anlarım. bu noktada ırkçılık başlarsa yüksek medeniyet seviyesi masal kalır; eşitlik, adalet ve insan hakları da. aç insana bunları anlatabileceğini düşünmek komiktir. aç olan göçmen taraf da kızar, aç olan "yerli" vatandaş da. birbirlerine de kızarlar, devlete de. aç kalmasının nedenini göçmenler olarak gören bir insana, haksız olduğunu anlatmak kolay değildir. ondan adaletli davranmasını beklemek çok şey istemek olur. bir insan adil düşünmeye çalışıyorsa iyi insandır, ancak böyle bir zorunluluğu yoktur. adil olmak zorunda olan devletlerdir, devletin görevlerinden biri budur. devlete, hükümete kızarım; ancak buradaki ırkçı vatandaşa kızamam çünkü o da aç.
***
bütün bu olanları kafamda başka bir şeyle birlikte değerlendirdim. yakın zamanda başımdan bir şey geçti. çevre mühendisliği okuyan biriyle sohbet ettim. ben çevre mühendisliği okumuyorum, ancak onların ne kadar önemli bir iş yaptıklarını biliyorum, bilmeyenler utansın. "çevreyi mi tasarlıyorlar ehehe" diye dalga geçenlerinse başına taş düşsün. neyse, son yıllarda çıkan yasalarla, ab uyum süreçleriyle falan her fabrikada en az bir çevre mühendisi bulundurulması gerekiyor. gaz salınımının kontrolü, evsel/endüstriyel geri dönüşüm, katı-sıvı atıkların en az zararlı hale getirilerek atılması vs. konularıyla ilgilenecek, bunu denetleyecek birileri olmalı. bu kişiler de çevre yönetimi sertifikasına sahip olmalı. konuştuğum arkadaş dedi ki, devletin açtığı kurslara çevre mühendisleriyle beraber yüksek okul mezunları da katılıp, bir seneden daha az süren o kursu tamamlayıp, sertifika sahibi oluyorlarmış. sonra da fabrikaların çevre yönetimi birimine giriyorlarmış (büyük kurumlarda böyle şeyler olmaz, ancak küçük ölçekli ve bölgesel üretim yapan fabrikalarda bu son derece olası). ilk başta inanmadım, hadi canım dedim. inanmadığımı gören arkadaş durumu bana daha da ayrıntılı olarak izah etti. mühendise daha çok para vermektense, diğer talipleri çok daha az maaşla çalıştırıyorlarmış. sonra da dedi ki, işte bu noktada meslek odaları devreye giriyor. ardından bana sordu, hani mayıs ayında meslek odalarının katıldığı büyük ankara eylemi vardı ya, ona katıldın mı dedi. utanarak hayır dedim. kendisi bolu'da okumasına rağmen kalkıp geldiğini anlattı. bense o gün internet sansürü eylemine gitmiştim, hemen onu öne sürdüm. ama bu cevabım onu tatmin etmedi. düşündüm, cevabım beni de tatmin etmedi.
***
neyse, bu konunun tottenham'la ne alakası var denebilir; ancak bence öyle değil. kendi işini kapan insanlara öfke duyan arkadaşımla, ingiltere'de birbirinin işini kapanların duyduğu öfke benzer. her iki taraf da haklı, insanlar aç mı kalsın? burada hata, sertifikayla arkadaşın işini kapan insanda değil, onu bir şekilde istihdam edemeyen ve çıkardığı yasalardaki boşluklarla o işsizlerin bir başkasının işini kapmasına sebep olan devlette. ingiltere'de de suçlu olan devlet, burada da. ben kendimden utandım, evet. ırkçı bir öfke duyan aç insanı anladığım için de utandım, meslek odalarının önemini henüz idrak edemediğimi anladığım için de.


