15 Ağustos 2011 Pazartesi

tottenham - 2

tottenham olaylarını kendimce değerlendirirken çok acele davrandığımı görüyorum. genelde olaylara temkinli yaklaşan micazıma ters düştüm. olanları kendi kafamda evirip çevirirken rasyonel yaklaşamadığımı görüyorum, bu yüzden de kendime kızıyorum. imajlar dünyasında olduğumuzu çok çabuk unutmuşum, ilk gördüğüme inanmamam, her zaman gördüğümün arkasındaki şeyin peşinde olmam gerektiğini hatırladım.

dükkanları ateşe veren ve lcd televizyon, iphone gibi şeyleri yağmalayan insanları görünce, yaptıklarının altında yatan şeyin açlıktan farklı bir şey olduğunu sanmıştım, belki de bana öyle dedikleri için. aradan geçen günlerde karşıma çıkan başka şeylerle anladığım, başlangıçta bu olaya bana gösterildiği gibi, sığ bir şekilde yaklaşmamam gerektiği oldu. insanların ekmek kavgası yaparken bir yandan da lcd televizyon yağmalamasını ilk anda algılayamadım. fakat şu anda görüyorum ki öyle değilmiş, son zamanlarda en şaşırdığım şeylerden biri bu. insan bir yandan ekmek peşinde koşarken bir yandan da lcd peşinde koşabilirmiş. bu çok çarpık bir durum. öyle çarpık ki ne düşünmem gerektiğini bilemiyorum. üstelik o insanların "daha iyi bir şey"e sahip olma isteklerini çok net olarak anlayabilmem kendimden utanmama sebep oluyor. ilk başta birtakım şeylere paralar akıtmanın gereksizliği ve ayıplığından bahsediliyordu, sonraysa parası olanın parasını istediği yere, istediği şekilde harcamasının doğallığından... bütün bu tartışmaları aklım ermeye başladığından beri hatırlıyorum. yıllar içinde önce ona hak verdim, sonra diğerine hak verdim, sonra yine ona ve sonra yine diğerine. kimsenin parasını nereye harcadığı beni ilgilendirmez, ancak bazı şeyler hem vicdanıma hem de mantığıma ters. bir ay boyunca bir fabrikada, bir sürü işçi ve teknisyenle beraber zaman geçirince bazı şeyleri daha iyi anladım. çoğu insanın işsizlik diye nitelendirdiği şeyin iş beğenmeme olduğunu gördüm. insanlar iş beğenmemekte haklılar; çünkü çalışanlara önerilen maaşın ne kadar komik olduğunu biliyorum. piyasadan haberi olan herkes de biliyor. işin en acı yanı şu ki, birinin beğenmediği varla-yok-arası-miktar'a, bir başkası razı geliyor; çünkü başka çaresi yok. insan emeğinin sömürüldüğünü görebiliyorum, sen yapmazsan o işi o maaşa yapacak biri her daim var. işveren bunu bildiği için şeytan kılığına giriyor. işte bütün bunları düşündükten, rastgelen şeyleri okuduktan sonra ingiltere'deki olaylara sadece yağmalama olarak bakarak ayıp etmişim diyorum. burada beni düşündüren ise şu oldu, göçmen karşıtlığını çok net anlayabildim. dünyanın her yerinde yükselen milliyetçiliği ekonomik koşullar da tetikliyor. kendisinin talip olduğu bir işi, bir göçmen çok daha azına razı olarak kapabiliyor. insana yakışmayan koşullarda adam çalıştıran sistem her yerde aynı. hal böyle olunca işsiz ingiliz'in öfkesine şaşmıyorum. milliyetçiliği anlayabilen biri değilim, hemşeriliği ya ona benzer şeyleri de, ancak işsiz insanın öfkesini anlarım. bu noktada ırkçılık başlarsa yüksek medeniyet seviyesi masal kalır; eşitlik, adalet ve insan hakları da. aç insana bunları anlatabileceğini düşünmek komiktir. aç olan göçmen taraf da kızar, aç olan "yerli" vatandaş da. birbirlerine de kızarlar, devlete de. aç kalmasının nedenini göçmenler olarak gören bir insana, haksız olduğunu anlatmak kolay değildir. ondan adaletli davranmasını beklemek çok şey istemek olur. bir insan adil düşünmeye çalışıyorsa iyi insandır, ancak böyle bir zorunluluğu yoktur. adil olmak zorunda olan devletlerdir, devletin görevlerinden biri budur. devlete, hükümete kızarım; ancak buradaki ırkçı vatandaşa kızamam çünkü o da aç.
***

bütün bu olanları kafamda başka bir şeyle birlikte değerlendirdim. yakın zamanda başımdan bir şey geçti. çevre mühendisliği okuyan biriyle sohbet ettim. ben çevre mühendisliği okumuyorum, ancak onların ne kadar önemli bir iş yaptıklarını biliyorum, bilmeyenler utansın. "çevreyi mi tasarlıyorlar ehehe" diye dalga geçenlerinse başına taş düşsün. neyse, son yıllarda çıkan yasalarla, ab uyum süreçleriyle falan her fabrikada en az bir çevre mühendisi bulundurulması gerekiyor. gaz salınımının kontrolü, evsel/endüstriyel geri dönüşüm, katı-sıvı atıkların en az zararlı hale getirilerek atılması vs. konularıyla ilgilenecek, bunu denetleyecek birileri olmalı. bu kişiler de çevre yönetimi sertifikasına sahip olmalı. konuştuğum arkadaş dedi ki, devletin açtığı kurslara çevre mühendisleriyle beraber yüksek okul mezunları da katılıp, bir seneden daha az süren o kursu tamamlayıp, sertifika sahibi oluyorlarmış. sonra da fabrikaların çevre yönetimi birimine giriyorlarmış (büyük kurumlarda böyle şeyler olmaz, ancak küçük ölçekli ve bölgesel üretim yapan fabrikalarda bu son derece olası). ilk başta inanmadım, hadi canım dedim. inanmadığımı gören arkadaş durumu bana daha da ayrıntılı olarak izah etti. mühendise daha çok para vermektense, diğer talipleri çok daha az maaşla çalıştırıyorlarmış. sonra da dedi ki, işte bu noktada meslek odaları devreye giriyor. ardından bana sordu, hani mayıs ayında meslek odalarının katıldığı büyük ankara eylemi vardı ya, ona katıldın mı dedi. utanarak hayır dedim. kendisi bolu'da okumasına rağmen kalkıp geldiğini anlattı. bense o gün internet sansürü eylemine gitmiştim, hemen onu öne sürdüm. ama bu cevabım onu tatmin etmedi. düşündüm, cevabım beni de tatmin etmedi.
***

neyse, bu konunun tottenham'la ne alakası var denebilir; ancak bence öyle değil. kendi işini kapan insanlara öfke duyan arkadaşımla, ingiltere'de birbirinin işini kapanların duyduğu öfke benzer. her iki taraf da haklı, insanlar aç mı kalsın? burada hata, sertifikayla arkadaşın işini kapan insanda değil, onu bir şekilde istihdam edemeyen ve çıkardığı yasalardaki boşluklarla o işsizlerin bir başkasının işini kapmasına sebep olan devlette. ingiltere'de de suçlu olan devlet, burada da. ben kendimden utandım, evet. ırkçı bir öfke duyan aç insanı anladığım için de utandım, meslek odalarının önemini henüz idrak edemediğimi anladığım için de.

little life, how did you be so lucky ? Little life, if you were a bird how would you fly?

hazır herkes buradayken ve iki arkadaşımız master için başka memlekete gitmeden bir yemek düzenleyelim dedik. herkes görüşelim ister ama kimse böyle organizasyon işleriyle uğraşmak istemez, o yüzden herkese haber veren hep ben olurum. bundan hiç şikayet etmem; çünkü insanları bir araya getirmek beni mutlu eder. yine herkesi arayan ben oldum, hepsi bu fikre bayıldı. uzun zamandır bu kadar kalabalık bir topluluk olarak görüşemediğimizden dolayı olsa gerek, kimse olmaz demedi, herkes o gün oradaydı.

o günkü yemeğe uzun zamandır duymadığım bir heyecanla hazırlandım. öyle ki saçımla bile uğraştım, sırf farklı bir şey olsun diye hayatımda dördüncü defa denedim, maşa yaptım. oraya gidene kadar keyifli bir hal içindeydim. herkesi görünce, masaya oturunca, yemeğimizi yemeye koyulunca mutlu olduğumu biliyordum. sonra içimi tuhaf bir his kapladı, her şey birden manasız göründü. sevdiğim insanların yanındaydım ama birkaç saat önceki neşeli halimden eser yoktu. birden sıkılmaya başladım, öyle bir sıkılma ki anlatamam. gözüm saate takıldı, vakit geçmez oldu, sohbetlere dahil olmak içimden gelmedi. sorun yanlarında olduğum insanlarda değildi, sorun tamamen benimle ilgiliydi. herkesin anlatacak bir şeyi vardı ama benim yoktu gibi hissettim. dinleyen, hep dinleyen bendim. paylaşacak bir şeyim yoktu, olsa bile anlatmak beni yorardı şimdi. "seneye iftarı amerika'da açarız artık" diye bir laf duydum o sırada, ardından da kahkahalar kahkahalar... ben de gülmek durumunda kaldım ama aslında içten içe burulduğumu hissediyordum. bu lafta beni kıran bir şey vardı ve ben tam olarak ne olduğunu bilmiyordum. seneye amerika'da olması kesinleşmiş iki arkadaşım, başvurularını yapmış arkadaşlarım vardı. kalanların birçoğuysa toefl, gre gibi şeylerle uğraşıyorlardı. emindim ki birkaç kişi daha gidecekti ve evet, seneye başka bir memlekette kendi aralarında yemek düzenleyebilecek nüfusu elde edebileceklerdi. bunları düşünürken her şeyden uzaklaştım, resmen sesler uzaktan gelmeye başladı. eğer bir filmin içinde olsaydık, kamera bana odaklanırken arkadaşlarımın görüntüsü bulanıklaşmaya başlardı.

ben onları mı düşünüyordum, yoksa kendimle mi hesaplaşıyordum bilemedim. üç tanesi bu sene mezun olmuş, istanbul'da iş bulmuş ve oraya gidecekken, çoğu son seneye geçmişken ben ne yaptım, okulu uzattım. matematiksel olarak bakınca, diplomasını en son alacak kişi olarak insanları bu şehirden yolcu edecek olanın ben olacağımı gördüm. herkesin sırayla gittiğini gören kişi olmak kalp kırıcı. henüz bir yere gitmediğim için mi bir burukluk yaşıyordum, yoksa tüm arkadaşlarım gitmek üzere olduğu için mi, bilmiyorum. bunun içinde bencillik yok, kıskançlık hiç yok, sadece kendini zaman zaman yetersiz hissetmek vardı. bütün yemek boyunca aklımdan bunlar geçti, hangi yolu seçeceğimi bilmemenin verdiği huzursuzluğu hemen ensemde hissettim. herkesin bir planı vardı, anlatacak şeyi vardı ama benim ne yapacağım belli değildi. gözümün önünde akademiye atılan da vardı, hemen türk sanayisinin kollarına kendini atan da. bense okulu uzatandım. tuhaf bir şekilde hayatım hiç aklımda olmayan seçimler üzerinden ilerledi. bölümümü seçişim (ya da seçemeyişim?), ben başka alana yönelmek isterken danışman hocamın bana zorla aldırdığı teknik seçmeliler ve kaderin bir oyunu olarak benim o dersleri gerçekten sevmem vs. vs. stajda bile hiç aklımda olmayan bir alanın karşıma çıkışı, herkes öeh derken benim hidrojen sülfür kokusuyla yaklaşık bir ay geçirmem ve bundan hiç pişman olmamam vs. vs. bunların hiçbirini ben istemedim, bir şekilde öyle oldu ama mutsuz da olmadım. tek bildiğim hayatımın hiç önceden istediğim ya da planladığım -kendimce- şekilde gitmediğiydi. arkadaşlarım hep "ben şu alanda çalışacağım/ araştırmamı bu alanda yapacağım" derlerken, ben hep x alanını isteyip y alanında buldum kendimi. bu benim beceriksizliğim değildi, bir şekilde hayat öyle oldu. belki kendimi avutmak için diyorumdur, bilmiyorum; ancak hayatımın hep bilmediğim yönlere kayışından zevk almıyor da değilim. ilerde ne yapıyor olacağımı gerçekten ben de merak ediyorum.

bütün bunları düşündüğüm gecenin sonunda amerika'ya gidecek olan arkadaşımla kızılay'a geldik, güvenpark'ta ikimiz de kendi dolmuşlarımıza binmeden önce vedalaştık. iyi şanslar diledim, yolun açık olsun gibi şeyler söyledim, başka ne denir bilemedim. dolmuşa bindiğimde etrafın sessizliği, gecenin karanlığı beni korkuttu. saat gece on ikiydi ve ben muhtemelen son dolmuşa ya da sondan bir öncekine yetişmiştim. neyseki yetişmiştim. sokaklar bomboştu, kızılay iğrençti, sadece kokoreççilerin çevresinde birkaç insan vardı, o kadar. yol boyunca neye üzüldüğümü bilmeden üzüldüm. "seneye de iftarı amerika'da yaparız" lafı beynimin içinde döndü durdu. ben oruç tutmam, yıllardır tutmadığım oruçların iftarlarını düzenleyen kişi olarak tarihe geçebilirim. ama mühim olan birarada olmaktı, seneye ve daha sonraki seneye istesem de bu kadar insanı biraraya toplayamazdım, imkansızdı. sanırım arkadaş grubumu bu kadar kalabalık olarak topluca görüşüm o akşamdı. kendimi kötü hissettim. gece korkutucuydu ama daha korkutucu olan aklıma bir dizi sahnesinin gelişiydi. küçükken süper baba'yı izlerdim, şevket altuğ'un oynadığı fikret babam olsun isterdim. küçük halimle o diziden aklımda kalan bir sahne vardı, artık nasıl zihnime kazınmışsa. bir gece geç vakit, fiko ile nihat mahallenin meydanında yürüyorlar. galiba fiko'nun sevdiği kadın uzaklara gitmekte, bunlar konuşarak yürürken birden fikret sinir krizi gibi bir şeye giriyor. bir tane dükkanın kepenklerine saldırıyor ve sallamaya başlıyor. "doğduğumdan beri bu mahalledeyim, burada büyüdüm, burada evlendim, baba oldum; burayı hiç terk edemedim, herkes gitti, bir tek ben kaldım, yeter artık, yeter" diyor. birebir bu laflar olmasa da diyaloğun ana fikri buydu diye hatırlıyorum. bir zamanlar babam olmasını istediğim adamla şimdi kendimi özdeşleştirmem çok komiğime gidiyor. ben ne zaman o kadar büyümüşüm ki diyorum. herkesin gitmesinden ve benim fiko gibi buraya çakılı kalma ihtimalimden çok korkuyorum.
***
eve geldim ve josephine foster'ın şu şarkısını dinleyerek uykuya daldım. aradan birkaç gün geçti ama hala bu şarkıyı dinliyorum ve dinginliğe erişmeyi bekliyorum:

josephine foster-little life

9 Ağustos 2011 Salı

icabında yükseği de var alçağı da - 2

bir önceki post'ta bahsettiğim kalantor mimar amcanın, lise üçe geçen kıza mimarlığı yakıştırmasının bence bir sebebi var: kız pek güzeldi. şimdi çekememezlik ya da kıskançlık olarak algılanmasın, mimarlıkta nedense hep güzel kızlar oluyor. böyle giyim tarzı olsun, saçı başı olsun pek güzel. bir de üstüne sanattan da anlıyorlar falan. ben buna değil, bizim fakültedeki kızları bıyıklı ve çirkin olarak niteleyen kendini bilmez erkeklere sinir oluyorum. her şeyi abartarak ve espri malzemesi yaparak kadınları aşağılamaktan çok hoşlanıyorlar. resmen kadın bir "mal" oluyor ve bu seviyesiz muhabbetlerle aşağılandıkça aşağılanıyor. işin daha vahimi de onlar sadece espri yaptıklarını sanıyorlar, aşağılama değil. o yeri geldi mi modern erkek, kadın hakları mı, aa tabii ki de kadın hakları, zaten o kadının özgürlüğünü savunuyor canım, erkek ve kadın eşit olmalı dememiş miydi?

kadın hakları savunucusu ama aşağılayanların en önde gideni. keşke baştan geleneksel yapıda bir adam olduğunu söyleseydi de bizleri oyalamasaydı, en azından o zaman kendisine saygı duyardım. ama bir dakika ya, onlar sadece şaka yapıyor canım, ben de niye hemen kızıyorsam, yoksa benimde mi bıyıklarım var ha?

icabında yükseği de var alçağı da

bugün otobüsle eve gelirken bir sohbete kulak misafiri oldum. huyum kurusun, bazen böyle şeyler yaparım. önümde yan yana elli yaşlarında şık giyimli bir adam ve genç bir kız oturuyordu. ben sohbetlerinin başlangıcını kaçırdığım için onları baba kız gibi bir şey zannettim. sonradan anladım ki aslında o an, otobüste tanışmışlar. adam kıza kaça gittiğini sordu, kız da lise üçe geçtim dedi. sonra adam kıza ileride ne okumak istediğini sordu. kız da aslında hep bu soruyu beklemiş gibi uzun ve ayrıntılı bir yanıt verdi. bunun üstüne amca başladı yorumlar yapmaya. bak dedi, ben yüksek mimarım. tam bunun üstüne kız "aa öyle mi?!" diye heyecanlı bir tepki verdi. amca bunun üstüne ilave etti, hani x binası var ya, gitmişsindir, işte onu ben yaptım (şimdi burada binanın ismini vermeyeyim, ayıp olmasın). bak bence mimarlık seç, şöyle güzel böyle güzel diye övmeye başladı amca. kız da, "ya tabii güzel şimdi de ben çok kararsızım" dedi. henüz tm mi seçsem, mf mi seçsem bilmiyorum, şimdi bu yıl mf okudum ama değiştireceğim galiba diye ekledi. hali vakti yerinde kalantor mimar amca bunun üzerine hangisini istiyorsa onu seçmesi gerektiğini anlattı. bak şimdi ben yüksek mimarım ama ilk yıl hukuk kazanmıştım dedi. sonra sevmediğini, bir daha sınava girdiğini ve mimarlığa geçtiğini anlattı. kız da anne babasının hukukçu olduğunu söyledi bu sefer. "yani şimdi hukuk da bana göre değil pek, mimarlık da. bilmiyorum yani ne seçsem." amca bir türlü susmak bilmiyordu, yani bak şimdi, ben yüksek mimarım ama bu işi isteyerek seçtim. işini sevmek çok önemli. bence sana da mimar olmak yakışır, dedi kıza. kız da heyecanlı bir şekilde "sahiden mi?" dedi. adam da, tabii ya falan diye pekiştirdi. bunun üzerine kız, mimarlığı da düşüneyim öyleyse dedi. "aslında benim aklımda psikoloji okumak da var ama bilmiyorum yani... belki mimarlık okuyup, yan dal olarak da psikoloji yaparım" diye ekledi (tam bu sırada içimden hoop yavaş gel dedim). neyse, gerisi lüzumsuz konuşmalar ve kalantor mimar amcanın kendini övmesinden ibaret.

benim burada gelmek istediğim nokta ise amcanın mimarlığının önündeki "yüksek" sıfatını defalarca telaffuz etmesi. bu yüksek mühendis/mimar sıfatına oldum olası antipatim var. bir insan günlük yaşamda kendini tanıtırken neden yüksek mimar/mühendisim deme gereği duyar ki? eğer akademik biriysen ve o an akademik bir konunun içindeysen bunu dile getirmen makul kaçabilir ama günlük yaşamın içinde, bakkalda markette, herhangi biriyle konuşurken "yüksek" bir insan olduğunu ısrarla dile getirmek gerçekten çok komik.

peki bu bilginin bize ne katkısı oldu? yüksek mühendisin bakkala yüksek olduğunu söylemesiyle o ikisinin ilişkisi hangi çerçeveye oturdu? insanlar literatürde master of science olarak geçen bu şeyin, bizde yüksek olarak çevrildiği vakit gerçekten çok yüksek bir şey olduğunu sanıyorlar. yabancı memleketlerde de böyle bir şey var mı gerçekten merak ediyorum:
"merhaba, ben canıthın hopkins, engineer, ms?"

bir master için birbirimizi kırmayalım şimdi yaee.

bak, ediz hun yüksek mühendis sıfatını türkan şoray'ı tavlamada nasıl kullanıyor:
ben sokak çapkını değilim, yüksek mühendisim!

arap baharının yanındaki yağmurlu tottenham havası

ingiltere tottenham'da olan ayaklanmaları internet üzerinden takip etmeye çalışıyorum. ilk başta ne olduğunu kimse pek anlayamadı, halen de tam olarak anlaşılabilmiş görünmüyor. ben birbirinden farklı şeyler söyleyen yabancı haber kaynaklarına denk geldim. her biri olayı farklı bir şekilde ele almış ve olayların amacını farklı şeylere bağlamış. başta siyahilerin ayaklanması dediler, sonra müslümanlar da katılınca göçmenlerin ayaklanması oldu, sonra beyazlar da katılınca fakir ingilizlerin başkaldırısı dediler, sonra on altı yaşındaki gençler katılınca anarşist toplulukların işi oldu falan filan. sonuçta tam olarak kimin işi ya da ne amaçla ayaklanılmış pek belli değil gibi duruyor; polis baskısı, yönetim, hükümetin tavrı, ırkçılık deniyor. ilerleyen günlerde meseleyi değişik katmanlarda inceleyen yazılar göreceğiz mutlaka, ben de o zaman bilgileneceğim biraz. benim şu anki bilgilerimizle dikkatimi çeken başka bir şey oldu: ingiltere'de şimdi yaşananları ortadoğu'daki ayaklanmalarla özdeşleştirenler var. son derece sevimsiz ve aşağılayıcı bulduğum "arap baharı" tabirini kullanarak; tunus, mısır, suriye'nin ingiltere'deki gençleri harekete geçirmede etkili olduğunu söylüyorlar. bence burada durup bir düşünmek lazım. çok şey bildiğimi söylemiyorum ancak ingiltere'de olanları orta doğu'daki isyanlarla yan yana koyma romantikliği gerçekten çok komik. tottenham'da olan ayaklanmaların siyasi sloganı nedir, bir kere önce ona bakmak lazım. şu ana kadar ben bir slogan görmedim. ortadoğu'daki olaylarınsa daha ilk andan itibaren bir derdi vardı (halen var). eğer ingiltere'deki olaylar ekonomik kaynaklı dertler ve yaşam koşulları nedenliyse, hükümete ve polise yönelikse niçin sosyoekonomik seviyesi düşük, ağırlıklı olarak göçmenlerin yaşadığı yerlerde yağmalamalar yapılıyor, onu da anlamış değilim. zaten kıt kanaat geçinen, bulup buluşturup bakkal, market, dükkan açan adamın dükkanını başına yıkarak neyi protesto ediyorlar onu da anlamış değilim (burada bilmiş bir tavır yok, gerçekten anlamadım). televizyonda gördüm, tipinden pakistanlı hindistanlı olduğu anlaşılan, dükkan sahibi yaşlı kadın "bunu niye yapıyorlar bilmiyorum" diye ağlıyor. eğer protestocuların eylemleri siyasi tabanlıysa, bu dükkan sahibi kadın gibileri de yanlarına alıcı bir ideolojileri olması gerekmez mi? protestocular bu yaptıklarıyla, hükümet tarafından benzer yaklaşıma maruz kalan göçmenini, siyahisini, fakirini vs. bunları kendilerine düşman etmiyorlar mı? ortadoğu'daki isyanda hükümet yanlısı gruplar olsa bile halk biraradaydı. üstelik bu derece bir yağmalamayı da gördüğümüzü hatırlamıyorum.

geçtiğimiz dönem avrupa birliğini anlatan bir seçmeli ders aldım. bir dönemlik psikoloji dersi alıp da psikoloji yorumları yapan ukala öğrenciler gibi, ya da efendime söyleyeyim 101 kodlu felsefe dersini alıp da felsefe üzerine ahkam kesen kendini bilmezler gibi olmak istemem. ama dersten öğrendiğim bir şey varsa, o da göçmen birinin dünyada en rahat yaşayabileceği yerin ingiltere olduğudur. sosyal devletin en iyi örneklerinden biri ingiltere'dir ve bu sosyal devlet göçmenini diğer ülkeler gibi ötekileştirmez. herkes kendi kültürünü istediği gibi devam ettirir, kendi dini inancını rahatça yaşar. sonracığıma eşcinsel korkusu en az olan toplumlardan biridir falan. böyle bir sürü şey sayılabilir. bütün bunların ötesinde bir sürü göçmenin işsizlik maaşı aldığını duymuştum (buraya bir soru işareti koyuyorum, yanlış olabilirim).

şimdi durum böyleyken ingiltere'de halk bir şeyler istediği için ayaklanıyorsa, bu ayaklanma ortadoğu'dakiyle bir tutulamaz. üstelik seçtikleri yöntem de her şeyi ateşe verme üzerine kurulu. hal böyleyken "ingilizlerin bu onurlu mücadelesinde" diye başlayan cümleler kurmak ortadoğu'ya ayıp. "onurlu mücadele mi?!" diye sormak istiyorum. üzgünüm ama bu tarz bir yakıp yıkmaya methiyeler düzmek, ancak 15 yaşında bir anarşistsen kabul edilebilir.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

mo-ha-vi 3

bazen düşünüyorum, yürürken sokağı dinlemek yerine müzik dinlemeyi seçmekle bir şeyler kaçırıyor muyumdur diye. muhakkak kaçırıyorumdur. bu bir alışkanlık olmuş artık, iyi mi kötü mü bilmiyorum. dışarıda yürürken diğer sesleri de duymak gerekiyor, bunun eksikliğini hissediyorum bazen. bazı caddelerden yürürken, sokaklardan geçerken aklıma değişik şarkılar geliyor. zamanında aynı yollardan aynı şarkıları dinleyerek öyle çok geçmişim ki şimdi o sokakların bir sesi var gibi. bundan memnun muyum değil miyim bilmiyorum. uzun zaman önce her şeye bu kadar anlam atfetmenin iyi bir şey olmadığı kanısına vardım. artık şehrin değişik semtleri değişik albümlerle zihnime kazınmıyor, eskiden beri süregelenleri ise silmedim, silmeye de uğraşmadım; sadece o civardan geçerken aklıma geliyor.

ziya gökalp'ın aklıma slowdive ile kodlandığını birkaç gün öncesine kadar hiç fark etmemiştim. birden içime bir kasvet oturdu. lisenin son yılı, öss, testler, dersane, alelacele yenen yemekler, uykusuzluk, daha çok test, kahveyi hayatıma sokuşum, gözümü bozuşum, ilk defa gözlük takışım, sonra yine testler... bunların hepsi öyle bunaltıcı şeyler ki tek yaptığım müzik dinlemek. akşam dersaneden çıktığımda karanlıkte ziya gökalp'ten kolej tarafına yürürken slowdive dinlerdim. eve gidince uyumak isterdim ama çözmem gereken testler olurdu. bir zaman gelecek ve bunların hepsi geçecek derdim. ziya gökalp'in akşam karanlığında ne kadar kasvetli olduğunu anlatamam, buhranlı sanat filmi çekebilirsin. oldum olası sevmem oraları. bana hep çözdüğüm testleri, sakarya'dan ayaküstü yediğimiz yağlı, pis yemekleri hatırlatır. sabah saat yedide okula giderken dinlediğim souvlaki albümünü, şarkının kaldığım yerinden akşam sekiz-dokuz gibi eve dönerken dinlerdim. o zaman kaçabildiğim tek yer albümlerin içiydi, şarkılara derin anlamlar yüklemek hep bu yüzdendi. millet artık evine gitmişken, liseli çocukların ağır çantalarıyla tenha sokaklarda dolaşması çok can sıkıcı. neyseki o travmatik günler geride kaldı.

mojave 3'yi ilk kez iki sene önce dinledim. artık öss gibi bir şeye çalışırken dinlemediğimden olsa gerek, slowdive'a göre daha pozitif şarkıları olduğunu düşündüm. ne onlar aynı ne de ben aynı olduğumdan böyle bir kanıya kapılmış olabilirim. kulağıma takıp, yorganın altına girdiğimde içime huzur salan excuses for travellers albümünü, on beş yaşındaki bir ergenin sevdiği albümü bağrına basması gibi sevdim. hala böyle şeyler hissedebildiğim için kendi adıma sevindim. "in love with a view" şarkısını defalarca dinledim. bu albümü hiçbir ankara sokağıyla değil, kendi odamla özdeşleştirdim. birini sevmek demek acı çekmek olmamalı, bilakis mutluluk getirmeli diye düşündüm.

en manzaralısından.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

winter's bone



bu kış pek fazla film izlediğim söylenemez. izlediğim filmlerin de pek azı son dönem filmleriydi. bu nedenle 2010 yılı sinemasından epey uzak kaldım. sinemaya ilgimin kesintiye uğramasını sadece vakit bulamamakla, iş güçle ya da hayat gailesiyle açıklamayacağım. son derece basit ve net bir şekilde film izlemek istememem bu durumun asıl nedeni. sinemayı eğlence aracı olarak görmediğimden, az film izlediğim bu yedi-sekiz aylık dönemde kafamın bayağı bir boşaldığını söyleyebilirim. bir yerden sonra kurmacanın değil de gerçeğin daha ilgi çekici olduğunu fark edince, izlemekten ziyade gözlemeye başlıyorsun, benim için öyle oldu. kötünün kötüsü de, kimi zaman umut aşılayan ufak bir olay da günlük yaşamın ta içinde. artık hiçbir kore filmine şaşırmıyorum sanırım, çünkü vahşetin en uç noktasının aslında yanı başımda olduğunu biliyorum.

bütün bunları söylememin nedeni, aylar öncesinin filmini benim ancak temmuz'da izlemem ve geç kaldığımı henüz fark etmiş olmam. filmi izleyeli on beş-yirmi gün oluyor. izledikten hemen sonra "bir şeyler yazmalıyım" demedim; ancak winter's bone bu süre zarfında kafamın hep bir köşesinde durdu. üzerimde böyle bir etki bıraktığından dolayı da kafamdan geçenleri düzene koymayı düşündüm. geç olduğunu bilmeme rağmen yine de bu filme dair olan tecrübemi bir kenara not etmek istedim, öylesine bırakıp gitmek olmazdı.

film amerika'nın güney kırsalında geçiyor. filmde fakirliğin ve kirli işlerin hakim olduğu bir kasabada, on yedi yaşındaki bir kızın iki küçük kardeşine ve hasta annesine bakmaya çalışırken, bir yandan da bir süre önce ortadan kaybolan babasını arama hikayesi anlatılıyor. amerika'nın güneyi ilginç bir yer, sağlam hikayeleri var. bu coğrafyayla beni tanıştıran carson mccullers oldu. daha önce bahsetmiştim, bir yazar sayesinde bütün bir coğrafya ilgimi çeker oldu diye. fakir, muhafazakar, gelenekçi insanını ve ekmek kavgasının hakim olduğunu ben romanlardan öğrendim. carson mccullers'ın anlattığı kısım sıcaktan kavrulan, sapsarı memleketlerdi. southern gothic olarak nitelendirilen bu edebiyat akımına william faulkner, flannery o'connor, tennessee williams ve truman capote gibi isimler dahilmiş. şimdi ismini hatırlayamadığım bir yazar, "sizin bulunduğunuz akıma southern gothic diyorlar, ne dersiniz" diye kendisine sorulduğunda "onlar bu ismi takmışlar ancak biz onların hepsini yaşadık, ne gothiği allasen" tadında bir cevap vermiş. buradan gelmek istediğim nokta şu, winter's bone gibi bir filmi, southern gothic denen edebi akım damarından saysak pek de yanlış olmaz gibi geliyor. büyük laflar etmek istemiyorum ancak bence pekala olur gibi. tuhaf bir şekilde bu akım kafamda ilk olarak kadınlarla şekillendi: carson mccullers ve ardından flannery o'connor. bu filmin yönetmeni de bir kadın olunca ister istemez zihnimdeki american south algısı pekişti. ben kadınlar üzerinden bir yakınlık kurarken, yönetmen debra granik de bize bir küçük kadın hikayesi anlatmış. sanırım bu tesadüf beni filme yaklaştıran şeylerin başında geliyor.


filme dair en sevdiğim şey nedir biliyor musun, bir kadın hikayesi olmasına rağmen, bu hikayenin erkekler üzerinden anlatılmaması. yani ortada bir kadın var ama anlatılan, bu kadının sevdiği adamla olan ilişkisi, karşılıksız aşkı, aldatması/aldatılması falan değil. kadının ana hikayesi bir erkek üzerinden kurulmuyor. bu yönüyle bana öyle muhalif geldi ki, didaktik olmadan ya da mesaj kaygısı gütmeden sert bir kadın filmi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. on yedi yaşındaki bir kız iki küçük kardeşine annelik yaparken bir yandan da evin reisi oluyor. bir sahne var, o noktadan sonra bu filmin benim için farklı bir anlamı olacağını anladım. filmdeki karakter ree'nin amcasının, her işe burnunu soktuğu için kıza kızdığı bir sahne var. çenesini eliyle sıkıyor ve bağırıyor. orada kendimi tutamadım, birden ağlamaya başladım. bana bir şeyler hatırlattı çünkü. dört sene öncesine kadar hastanelerle içli dışlı olduğum bir hayatım vardı -o günler bir daha geri gelmesin. yaklaşık iki senede bir annemin hastaneye taşınması, birkaç ay süren tedaviler... küçükken teyze, amca yanında kalırdım; büyüyünce ise yalnız kalmaya başladım. bir ara hacettepe'yle bayağı ahbap olmuştuk. ben oradaki hemşireleri bilirdim, onlar da beni. kaç intern doktoru uzman ettik sayamam, o derece uzun zaman geçirdik orada. ilk kez on beş yaşında evde yalnız kaldım. lise birdeydim. çamaşır makinesini kullanmayı, kombiyi ayarlamayı, bankaya fatura yatırmayı o zaman öğrendim. arada amcam gelir beni yoklardı, kimsenin evinde kalmak istemezdim çünkü kendimce kendime bir şeyler kanıtlama amacı içindeydim. o günlerden birinde, bir gün çok fazla dolduğumu hatırlıyorum. amcam beni ziyarete gelmişti. üzerimde çok yük olduğunu söyleyerek kızmaya başladım. sonra o da bana kızdı. beni karşısına aldı ve dedi ki, "senin yaşında birçok kız şu anda okula gitmiyor ve evlendiriliyor. hatta çocuk doğuruyorlar. sen çok sorumluluğum var diyorsun ama bir de onları düşün, bir aileye bakıyorlar. üstelik başlarında bir de koca baskısı... bütün bunları düşündüğünde ne kadar şanslı olduğunu anlarsın" demişti. o an bunları söylediği için daha da kızdığımı ama diyecek bir şey bulamadığımı hatırlıyorum. filmdeki amcanın, ree'ye kızdığı sahnede işte aklıma bunlar geldi. bu kadar kolay ağlayacağımı tahmin etmezdim. ben o günleri unuttuğumu sanırken aslında unutmadığımı gördüm. ree'yi kendime yakın hissederken, evini benim evime, çevresindekileri de benim tanıdıklarıma benzettim. sanırım amcamın çocuklu genç kadınlar derken kastettiği ree gibilerdi. ree karanlık işlerin peşinde koşarken ben hasta peşinde koştum. o çocuk bakarken ben çocuk bakmadım, işim kolaydı ama ben de başka şeyler yaptım. altı sene öncesinde bir gece, kulağımda stories from the sea, stories from the city varken, bir gece hacettepe'de birilerinin gelmesini bekledim. kimse gelmeyince de müzik dinlemeye devam ettim. bu film bittiğinde öyle çok ağlamıştım ki, bir ara fark etmeden elimi yumruk yapıp ağzıma dayamışım ve elim diş izi olmuş. ertesi gün kalktığımda gözlerim öyle şişmişti ki, belli olmasın diye göz farı sürüp öyle gittim staja. yolda da yine aynı pj albümünü dinledim.

sonuç olarak bu film iyi bir film olmasının yanı sıra, benim için farklı bir yere sahip oldu. bana biraz frozen river'ı hatırlattı, meğersem sağlam bir kadın hikayesi izlemeyeli bayağı oluyormuş. son dönemde yeteri kadar misogyny soslu filmler (örneğin blue valentine ve antichrist) izleyen bana çok iyi geldi. ayrıca 2010 yılı filmleri arasında en beğendiklerimin kadın yönetmenlerin elinden çıkması da bir tesadüf olmamalı diye düşünüyorum (kastettiğim diğer film fish tank) şimdi böyle kadın yönetmen falan demek de bir tuhaf, kabul ediyorum. sonuçta erkek elinden çıkma çok sağlam ve incelikli kadın hikayeleri varken böyle dememeliyim, tamam.

17 Temmuz 2011 Pazar

klorak


staj yaptığım fabrikada izmirli bir öğrenci arkadaş var. birkaç gün önce sohbet sırasında nereden laf açıldıysa açıldı, konu klorak denen temizlik maddesine geldi. ben klorak denen şeyi hayatımda ilk defa, bir ay önce izmir'e gittiğimde görkem'den duydum. "o ne öyle?" dedim, bana öyle bir şaşkınlık ifadesiyle "nasıl yani, bilmiyor musun?" dedi ki, ben hayatımda böyle bir şey görmedim. sanki bütün dünya biliyor da, ben çok önemli bir şeyi kaçırmışım gibi hissettim. "yok, bilmiyorum" dedim. gerçekten mi diye diretti. ya valla bilmiyorum, klorak ne ki dedim, sonra annesine seslendi, anne, bak klorak'ı bilmiyor dedi. hani böyle çamaşır yıkarken kullanırsın, sarı şişesi var falan diye uzunca anlattı. yok, bilmiyorum dedim. anlatışından çamaşır suyu gibi bir şeyden bahsettiği sonucuna vardım. ankara'da yok öyle bir şey dedim. nasıl yok diye hayret etti falan. klorak'ı öyle bir anlatıyor ki, sanırsın dünyanın en mükemmel deterjanı. yok valla, biz çamaşırı onsuz yıkıyoruz, gayet de temiz oluyor dedim. sonra beraber markete gittik ve bana klorak'ı gösterdi. üzgünüm ama bu sizin izmir yöresinin deterjanı dedim, bizim oralarda yok. sonra internetten araştırdık, klorak dediğin bildiğin çamaşır suyuymuş arkadaşım ya. sahibi bir girişimcilik örneği göstermiş, adam bütün ege yöresini ele geçirmiş, helal olsun.

ne diyordum, stajdaki izmirli arkadaşla bu klorak muhabbeti geçti ve kendisini bir türlü klorak denen şeyin çamaşır suyu olduğuna ikna edemedim. illa farklı bir şey olduğunu iddia ediyor.

vay anasını ne klorakmış yahu.

ünal abi

staj yaptığım fabrikada bir ünal abi var. kendisi otuz beş yıllık teknisyen, bulunduğum kısmın da en kıdemli çalışanı. diğer bütün işçiler ona hürmet ediyor ve sevip sayıyor. kısa sürede onu neden bu kadar sevdiklerini anladım; çünkü ben de çok sevdim. sanırım mesleki anlamda görüp, tecrübe ettiğim şeylerin kat kat fazlasını ünal abi'yle yaptığımız sohbetlerden öğrendim. kendisi çok görmüş geçirmiş biri, her konuda söyleyecek bir lafı var. geçen gün bize dedi ki, ankaralı öğrencilerde görüyorum, hepsi okulu bitirelim de iyi bir yere kapağı atalım diye düşünüyorlar. maaşımız her ay yatsın, güvencemiz olsun diyorlar, dedi. ama buraya istanbullu öğrenciler de geliyor sizler gibi, onlara bakıyorum, okul bitsin, üç-beş kişi bir araya gelelim, kendi işimizi kuralım diyorlar dedi. işte böyle olmalısınız çocuklar, biraz girişken olmak lazım diye ekledi. ben direk güldüm, aynı ben dedim. sonra devam ettim, ne yapalım ünal abi, biz aileden öyle görmüşüz dedim. doğru diyorsun kızım dedi, hepiniz memur ailesi çocuklarısınız, siz de haklısınız bir nevi. ama yine de korkak olmayacaksın dedi. ankaralılarda bu var, hele bir de üniversiteyi de ankara'da okumuşsa, iş hayatına girince ankara dışına çıkmaya korkuyorlar dedi. bakın size diyorum, okul biter bitmez doğru istanbul'a gidin, oradaki fabrikalara. ne işiniz var burada dedi.

birkaç gündür bunu düşünüyorum. benim daha önce hiç kendi işimi kurayım diye bir şey geçmedi aklımdan. hiiiç düşünmedim bile. belki çok ilerde param olur, kendi işimi kurarım diye bile düşünmedim. biz tam memur çocuğuyuz ya. çevremdeki arkadaşlarıma baktım, hepsi de tam tamına birer ankara çocuğuydu. daha bir tanesini duymadım ki, ileride sermayem olursa kendi işimi kurayım falan desin. herkes bir yere girsek de yerimiz belli olsa gayretinde.
***
ünal abi'yle bir başka sohbetimiz de artık gençlerin kitap okumaması üzerine oldu. kendisi dedi ki, çocuklar, benden size tavsiye, muhakkak kitap okuyun. öyle sadece ders kitabı okumakla olmaz dedi. doğru diyorsun ünal abi dedik. bakın, ben elli yaşından sonra roman okumaya başladım. öyle pişmanım ki. biz gençken dostoyevski okutmazlardı, bize demişlerdi ki dedi, onlar rus yazarları, hepsi komünist, okumayın. elli yaşından sonra dostoyevski okumaya başladım ve kendi kendime düşündüm ki eğer yirmi yaşındayken bunları okusaydım, hayatım bambaşka olabilirmiş. o yüzden mutlaka kitap okuyun, klasiklerin hepsini okuyun bir kere dedi.
***
bu yaz aylarının bana en büyük katkısı ünal abi gibi birini tanımam oldu. işin ilginç yanı, onun haricinde fabrikada çalışan her abiden öğrenecek bir ton şeyimiz varmış, mesleki şeyler hikaye.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

kafka'dan ergenekon eleştirisi


meğersem kafka ergenekon'u yazmış da haberimiz yokmuş.