9 Ağustos 2011 Salı

arap baharının yanındaki yağmurlu tottenham havası

ingiltere tottenham'da olan ayaklanmaları internet üzerinden takip etmeye çalışıyorum. ilk başta ne olduğunu kimse pek anlayamadı, halen de tam olarak anlaşılabilmiş görünmüyor. ben birbirinden farklı şeyler söyleyen yabancı haber kaynaklarına denk geldim. her biri olayı farklı bir şekilde ele almış ve olayların amacını farklı şeylere bağlamış. başta siyahilerin ayaklanması dediler, sonra müslümanlar da katılınca göçmenlerin ayaklanması oldu, sonra beyazlar da katılınca fakir ingilizlerin başkaldırısı dediler, sonra on altı yaşındaki gençler katılınca anarşist toplulukların işi oldu falan filan. sonuçta tam olarak kimin işi ya da ne amaçla ayaklanılmış pek belli değil gibi duruyor; polis baskısı, yönetim, hükümetin tavrı, ırkçılık deniyor. ilerleyen günlerde meseleyi değişik katmanlarda inceleyen yazılar göreceğiz mutlaka, ben de o zaman bilgileneceğim biraz. benim şu anki bilgilerimizle dikkatimi çeken başka bir şey oldu: ingiltere'de şimdi yaşananları ortadoğu'daki ayaklanmalarla özdeşleştirenler var. son derece sevimsiz ve aşağılayıcı bulduğum "arap baharı" tabirini kullanarak; tunus, mısır, suriye'nin ingiltere'deki gençleri harekete geçirmede etkili olduğunu söylüyorlar. bence burada durup bir düşünmek lazım. çok şey bildiğimi söylemiyorum ancak ingiltere'de olanları orta doğu'daki isyanlarla yan yana koyma romantikliği gerçekten çok komik. tottenham'da olan ayaklanmaların siyasi sloganı nedir, bir kere önce ona bakmak lazım. şu ana kadar ben bir slogan görmedim. ortadoğu'daki olaylarınsa daha ilk andan itibaren bir derdi vardı (halen var). eğer ingiltere'deki olaylar ekonomik kaynaklı dertler ve yaşam koşulları nedenliyse, hükümete ve polise yönelikse niçin sosyoekonomik seviyesi düşük, ağırlıklı olarak göçmenlerin yaşadığı yerlerde yağmalamalar yapılıyor, onu da anlamış değilim. zaten kıt kanaat geçinen, bulup buluşturup bakkal, market, dükkan açan adamın dükkanını başına yıkarak neyi protesto ediyorlar onu da anlamış değilim (burada bilmiş bir tavır yok, gerçekten anlamadım). televizyonda gördüm, tipinden pakistanlı hindistanlı olduğu anlaşılan, dükkan sahibi yaşlı kadın "bunu niye yapıyorlar bilmiyorum" diye ağlıyor. eğer protestocuların eylemleri siyasi tabanlıysa, bu dükkan sahibi kadın gibileri de yanlarına alıcı bir ideolojileri olması gerekmez mi? protestocular bu yaptıklarıyla, hükümet tarafından benzer yaklaşıma maruz kalan göçmenini, siyahisini, fakirini vs. bunları kendilerine düşman etmiyorlar mı? ortadoğu'daki isyanda hükümet yanlısı gruplar olsa bile halk biraradaydı. üstelik bu derece bir yağmalamayı da gördüğümüzü hatırlamıyorum.

geçtiğimiz dönem avrupa birliğini anlatan bir seçmeli ders aldım. bir dönemlik psikoloji dersi alıp da psikoloji yorumları yapan ukala öğrenciler gibi, ya da efendime söyleyeyim 101 kodlu felsefe dersini alıp da felsefe üzerine ahkam kesen kendini bilmezler gibi olmak istemem. ama dersten öğrendiğim bir şey varsa, o da göçmen birinin dünyada en rahat yaşayabileceği yerin ingiltere olduğudur. sosyal devletin en iyi örneklerinden biri ingiltere'dir ve bu sosyal devlet göçmenini diğer ülkeler gibi ötekileştirmez. herkes kendi kültürünü istediği gibi devam ettirir, kendi dini inancını rahatça yaşar. sonracığıma eşcinsel korkusu en az olan toplumlardan biridir falan. böyle bir sürü şey sayılabilir. bütün bunların ötesinde bir sürü göçmenin işsizlik maaşı aldığını duymuştum (buraya bir soru işareti koyuyorum, yanlış olabilirim).

şimdi durum böyleyken ingiltere'de halk bir şeyler istediği için ayaklanıyorsa, bu ayaklanma ortadoğu'dakiyle bir tutulamaz. üstelik seçtikleri yöntem de her şeyi ateşe verme üzerine kurulu. hal böyleyken "ingilizlerin bu onurlu mücadelesinde" diye başlayan cümleler kurmak ortadoğu'ya ayıp. "onurlu mücadele mi?!" diye sormak istiyorum. üzgünüm ama bu tarz bir yakıp yıkmaya methiyeler düzmek, ancak 15 yaşında bir anarşistsen kabul edilebilir.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

mo-ha-vi 3

bazen düşünüyorum, yürürken sokağı dinlemek yerine müzik dinlemeyi seçmekle bir şeyler kaçırıyor muyumdur diye. muhakkak kaçırıyorumdur. bu bir alışkanlık olmuş artık, iyi mi kötü mü bilmiyorum. dışarıda yürürken diğer sesleri de duymak gerekiyor, bunun eksikliğini hissediyorum bazen. bazı caddelerden yürürken, sokaklardan geçerken aklıma değişik şarkılar geliyor. zamanında aynı yollardan aynı şarkıları dinleyerek öyle çok geçmişim ki şimdi o sokakların bir sesi var gibi. bundan memnun muyum değil miyim bilmiyorum. uzun zaman önce her şeye bu kadar anlam atfetmenin iyi bir şey olmadığı kanısına vardım. artık şehrin değişik semtleri değişik albümlerle zihnime kazınmıyor, eskiden beri süregelenleri ise silmedim, silmeye de uğraşmadım; sadece o civardan geçerken aklıma geliyor.

ziya gökalp'ın aklıma slowdive ile kodlandığını birkaç gün öncesine kadar hiç fark etmemiştim. birden içime bir kasvet oturdu. lisenin son yılı, öss, testler, dersane, alelacele yenen yemekler, uykusuzluk, daha çok test, kahveyi hayatıma sokuşum, gözümü bozuşum, ilk defa gözlük takışım, sonra yine testler... bunların hepsi öyle bunaltıcı şeyler ki tek yaptığım müzik dinlemek. akşam dersaneden çıktığımda karanlıkte ziya gökalp'ten kolej tarafına yürürken slowdive dinlerdim. eve gidince uyumak isterdim ama çözmem gereken testler olurdu. bir zaman gelecek ve bunların hepsi geçecek derdim. ziya gökalp'in akşam karanlığında ne kadar kasvetli olduğunu anlatamam, buhranlı sanat filmi çekebilirsin. oldum olası sevmem oraları. bana hep çözdüğüm testleri, sakarya'dan ayaküstü yediğimiz yağlı, pis yemekleri hatırlatır. sabah saat yedide okula giderken dinlediğim souvlaki albümünü, şarkının kaldığım yerinden akşam sekiz-dokuz gibi eve dönerken dinlerdim. o zaman kaçabildiğim tek yer albümlerin içiydi, şarkılara derin anlamlar yüklemek hep bu yüzdendi. millet artık evine gitmişken, liseli çocukların ağır çantalarıyla tenha sokaklarda dolaşması çok can sıkıcı. neyseki o travmatik günler geride kaldı.

mojave 3'yi ilk kez iki sene önce dinledim. artık öss gibi bir şeye çalışırken dinlemediğimden olsa gerek, slowdive'a göre daha pozitif şarkıları olduğunu düşündüm. ne onlar aynı ne de ben aynı olduğumdan böyle bir kanıya kapılmış olabilirim. kulağıma takıp, yorganın altına girdiğimde içime huzur salan excuses for travellers albümünü, on beş yaşındaki bir ergenin sevdiği albümü bağrına basması gibi sevdim. hala böyle şeyler hissedebildiğim için kendi adıma sevindim. "in love with a view" şarkısını defalarca dinledim. bu albümü hiçbir ankara sokağıyla değil, kendi odamla özdeşleştirdim. birini sevmek demek acı çekmek olmamalı, bilakis mutluluk getirmeli diye düşündüm.

en manzaralısından.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

winter's bone



bu kış pek fazla film izlediğim söylenemez. izlediğim filmlerin de pek azı son dönem filmleriydi. bu nedenle 2010 yılı sinemasından epey uzak kaldım. sinemaya ilgimin kesintiye uğramasını sadece vakit bulamamakla, iş güçle ya da hayat gailesiyle açıklamayacağım. son derece basit ve net bir şekilde film izlemek istememem bu durumun asıl nedeni. sinemayı eğlence aracı olarak görmediğimden, az film izlediğim bu yedi-sekiz aylık dönemde kafamın bayağı bir boşaldığını söyleyebilirim. bir yerden sonra kurmacanın değil de gerçeğin daha ilgi çekici olduğunu fark edince, izlemekten ziyade gözlemeye başlıyorsun, benim için öyle oldu. kötünün kötüsü de, kimi zaman umut aşılayan ufak bir olay da günlük yaşamın ta içinde. artık hiçbir kore filmine şaşırmıyorum sanırım, çünkü vahşetin en uç noktasının aslında yanı başımda olduğunu biliyorum.

bütün bunları söylememin nedeni, aylar öncesinin filmini benim ancak temmuz'da izlemem ve geç kaldığımı henüz fark etmiş olmam. filmi izleyeli on beş-yirmi gün oluyor. izledikten hemen sonra "bir şeyler yazmalıyım" demedim; ancak winter's bone bu süre zarfında kafamın hep bir köşesinde durdu. üzerimde böyle bir etki bıraktığından dolayı da kafamdan geçenleri düzene koymayı düşündüm. geç olduğunu bilmeme rağmen yine de bu filme dair olan tecrübemi bir kenara not etmek istedim, öylesine bırakıp gitmek olmazdı.

film amerika'nın güney kırsalında geçiyor. filmde fakirliğin ve kirli işlerin hakim olduğu bir kasabada, on yedi yaşındaki bir kızın iki küçük kardeşine ve hasta annesine bakmaya çalışırken, bir yandan da bir süre önce ortadan kaybolan babasını arama hikayesi anlatılıyor. amerika'nın güneyi ilginç bir yer, sağlam hikayeleri var. bu coğrafyayla beni tanıştıran carson mccullers oldu. daha önce bahsetmiştim, bir yazar sayesinde bütün bir coğrafya ilgimi çeker oldu diye. fakir, muhafazakar, gelenekçi insanını ve ekmek kavgasının hakim olduğunu ben romanlardan öğrendim. carson mccullers'ın anlattığı kısım sıcaktan kavrulan, sapsarı memleketlerdi. southern gothic olarak nitelendirilen bu edebiyat akımına william faulkner, flannery o'connor, tennessee williams ve truman capote gibi isimler dahilmiş. şimdi ismini hatırlayamadığım bir yazar, "sizin bulunduğunuz akıma southern gothic diyorlar, ne dersiniz" diye kendisine sorulduğunda "onlar bu ismi takmışlar ancak biz onların hepsini yaşadık, ne gothiği allasen" tadında bir cevap vermiş. buradan gelmek istediğim nokta şu, winter's bone gibi bir filmi, southern gothic denen edebi akım damarından saysak pek de yanlış olmaz gibi geliyor. büyük laflar etmek istemiyorum ancak bence pekala olur gibi. tuhaf bir şekilde bu akım kafamda ilk olarak kadınlarla şekillendi: carson mccullers ve ardından flannery o'connor. bu filmin yönetmeni de bir kadın olunca ister istemez zihnimdeki american south algısı pekişti. ben kadınlar üzerinden bir yakınlık kurarken, yönetmen debra granik de bize bir küçük kadın hikayesi anlatmış. sanırım bu tesadüf beni filme yaklaştıran şeylerin başında geliyor.


filme dair en sevdiğim şey nedir biliyor musun, bir kadın hikayesi olmasına rağmen, bu hikayenin erkekler üzerinden anlatılmaması. yani ortada bir kadın var ama anlatılan, bu kadının sevdiği adamla olan ilişkisi, karşılıksız aşkı, aldatması/aldatılması falan değil. kadının ana hikayesi bir erkek üzerinden kurulmuyor. bu yönüyle bana öyle muhalif geldi ki, didaktik olmadan ya da mesaj kaygısı gütmeden sert bir kadın filmi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. on yedi yaşındaki bir kız iki küçük kardeşine annelik yaparken bir yandan da evin reisi oluyor. bir sahne var, o noktadan sonra bu filmin benim için farklı bir anlamı olacağını anladım. filmdeki karakter ree'nin amcasının, her işe burnunu soktuğu için kıza kızdığı bir sahne var. çenesini eliyle sıkıyor ve bağırıyor. orada kendimi tutamadım, birden ağlamaya başladım. bana bir şeyler hatırlattı çünkü. dört sene öncesine kadar hastanelerle içli dışlı olduğum bir hayatım vardı -o günler bir daha geri gelmesin. yaklaşık iki senede bir annemin hastaneye taşınması, birkaç ay süren tedaviler... küçükken teyze, amca yanında kalırdım; büyüyünce ise yalnız kalmaya başladım. bir ara hacettepe'yle bayağı ahbap olmuştuk. ben oradaki hemşireleri bilirdim, onlar da beni. kaç intern doktoru uzman ettik sayamam, o derece uzun zaman geçirdik orada. ilk kez on beş yaşında evde yalnız kaldım. lise birdeydim. çamaşır makinesini kullanmayı, kombiyi ayarlamayı, bankaya fatura yatırmayı o zaman öğrendim. arada amcam gelir beni yoklardı, kimsenin evinde kalmak istemezdim çünkü kendimce kendime bir şeyler kanıtlama amacı içindeydim. o günlerden birinde, bir gün çok fazla dolduğumu hatırlıyorum. amcam beni ziyarete gelmişti. üzerimde çok yük olduğunu söyleyerek kızmaya başladım. sonra o da bana kızdı. beni karşısına aldı ve dedi ki, "senin yaşında birçok kız şu anda okula gitmiyor ve evlendiriliyor. hatta çocuk doğuruyorlar. sen çok sorumluluğum var diyorsun ama bir de onları düşün, bir aileye bakıyorlar. üstelik başlarında bir de koca baskısı... bütün bunları düşündüğünde ne kadar şanslı olduğunu anlarsın" demişti. o an bunları söylediği için daha da kızdığımı ama diyecek bir şey bulamadığımı hatırlıyorum. filmdeki amcanın, ree'ye kızdığı sahnede işte aklıma bunlar geldi. bu kadar kolay ağlayacağımı tahmin etmezdim. ben o günleri unuttuğumu sanırken aslında unutmadığımı gördüm. ree'yi kendime yakın hissederken, evini benim evime, çevresindekileri de benim tanıdıklarıma benzettim. sanırım amcamın çocuklu genç kadınlar derken kastettiği ree gibilerdi. ree karanlık işlerin peşinde koşarken ben hasta peşinde koştum. o çocuk bakarken ben çocuk bakmadım, işim kolaydı ama ben de başka şeyler yaptım. altı sene öncesinde bir gece, kulağımda stories from the sea, stories from the city varken, bir gece hacettepe'de birilerinin gelmesini bekledim. kimse gelmeyince de müzik dinlemeye devam ettim. bu film bittiğinde öyle çok ağlamıştım ki, bir ara fark etmeden elimi yumruk yapıp ağzıma dayamışım ve elim diş izi olmuş. ertesi gün kalktığımda gözlerim öyle şişmişti ki, belli olmasın diye göz farı sürüp öyle gittim staja. yolda da yine aynı pj albümünü dinledim.

sonuç olarak bu film iyi bir film olmasının yanı sıra, benim için farklı bir yere sahip oldu. bana biraz frozen river'ı hatırlattı, meğersem sağlam bir kadın hikayesi izlemeyeli bayağı oluyormuş. son dönemde yeteri kadar misogyny soslu filmler (örneğin blue valentine ve antichrist) izleyen bana çok iyi geldi. ayrıca 2010 yılı filmleri arasında en beğendiklerimin kadın yönetmenlerin elinden çıkması da bir tesadüf olmamalı diye düşünüyorum (kastettiğim diğer film fish tank) şimdi böyle kadın yönetmen falan demek de bir tuhaf, kabul ediyorum. sonuçta erkek elinden çıkma çok sağlam ve incelikli kadın hikayeleri varken böyle dememeliyim, tamam.

17 Temmuz 2011 Pazar

klorak


staj yaptığım fabrikada izmirli bir öğrenci arkadaş var. birkaç gün önce sohbet sırasında nereden laf açıldıysa açıldı, konu klorak denen temizlik maddesine geldi. ben klorak denen şeyi hayatımda ilk defa, bir ay önce izmir'e gittiğimde görkem'den duydum. "o ne öyle?" dedim, bana öyle bir şaşkınlık ifadesiyle "nasıl yani, bilmiyor musun?" dedi ki, ben hayatımda böyle bir şey görmedim. sanki bütün dünya biliyor da, ben çok önemli bir şeyi kaçırmışım gibi hissettim. "yok, bilmiyorum" dedim. gerçekten mi diye diretti. ya valla bilmiyorum, klorak ne ki dedim, sonra annesine seslendi, anne, bak klorak'ı bilmiyor dedi. hani böyle çamaşır yıkarken kullanırsın, sarı şişesi var falan diye uzunca anlattı. yok, bilmiyorum dedim. anlatışından çamaşır suyu gibi bir şeyden bahsettiği sonucuna vardım. ankara'da yok öyle bir şey dedim. nasıl yok diye hayret etti falan. klorak'ı öyle bir anlatıyor ki, sanırsın dünyanın en mükemmel deterjanı. yok valla, biz çamaşırı onsuz yıkıyoruz, gayet de temiz oluyor dedim. sonra beraber markete gittik ve bana klorak'ı gösterdi. üzgünüm ama bu sizin izmir yöresinin deterjanı dedim, bizim oralarda yok. sonra internetten araştırdık, klorak dediğin bildiğin çamaşır suyuymuş arkadaşım ya. sahibi bir girişimcilik örneği göstermiş, adam bütün ege yöresini ele geçirmiş, helal olsun.

ne diyordum, stajdaki izmirli arkadaşla bu klorak muhabbeti geçti ve kendisini bir türlü klorak denen şeyin çamaşır suyu olduğuna ikna edemedim. illa farklı bir şey olduğunu iddia ediyor.

vay anasını ne klorakmış yahu.

ünal abi

staj yaptığım fabrikada bir ünal abi var. kendisi otuz beş yıllık teknisyen, bulunduğum kısmın da en kıdemli çalışanı. diğer bütün işçiler ona hürmet ediyor ve sevip sayıyor. kısa sürede onu neden bu kadar sevdiklerini anladım; çünkü ben de çok sevdim. sanırım mesleki anlamda görüp, tecrübe ettiğim şeylerin kat kat fazlasını ünal abi'yle yaptığımız sohbetlerden öğrendim. kendisi çok görmüş geçirmiş biri, her konuda söyleyecek bir lafı var. geçen gün bize dedi ki, ankaralı öğrencilerde görüyorum, hepsi okulu bitirelim de iyi bir yere kapağı atalım diye düşünüyorlar. maaşımız her ay yatsın, güvencemiz olsun diyorlar, dedi. ama buraya istanbullu öğrenciler de geliyor sizler gibi, onlara bakıyorum, okul bitsin, üç-beş kişi bir araya gelelim, kendi işimizi kuralım diyorlar dedi. işte böyle olmalısınız çocuklar, biraz girişken olmak lazım diye ekledi. ben direk güldüm, aynı ben dedim. sonra devam ettim, ne yapalım ünal abi, biz aileden öyle görmüşüz dedim. doğru diyorsun kızım dedi, hepiniz memur ailesi çocuklarısınız, siz de haklısınız bir nevi. ama yine de korkak olmayacaksın dedi. ankaralılarda bu var, hele bir de üniversiteyi de ankara'da okumuşsa, iş hayatına girince ankara dışına çıkmaya korkuyorlar dedi. bakın size diyorum, okul biter bitmez doğru istanbul'a gidin, oradaki fabrikalara. ne işiniz var burada dedi.

birkaç gündür bunu düşünüyorum. benim daha önce hiç kendi işimi kurayım diye bir şey geçmedi aklımdan. hiiiç düşünmedim bile. belki çok ilerde param olur, kendi işimi kurarım diye bile düşünmedim. biz tam memur çocuğuyuz ya. çevremdeki arkadaşlarıma baktım, hepsi de tam tamına birer ankara çocuğuydu. daha bir tanesini duymadım ki, ileride sermayem olursa kendi işimi kurayım falan desin. herkes bir yere girsek de yerimiz belli olsa gayretinde.
***
ünal abi'yle bir başka sohbetimiz de artık gençlerin kitap okumaması üzerine oldu. kendisi dedi ki, çocuklar, benden size tavsiye, muhakkak kitap okuyun. öyle sadece ders kitabı okumakla olmaz dedi. doğru diyorsun ünal abi dedik. bakın, ben elli yaşından sonra roman okumaya başladım. öyle pişmanım ki. biz gençken dostoyevski okutmazlardı, bize demişlerdi ki dedi, onlar rus yazarları, hepsi komünist, okumayın. elli yaşından sonra dostoyevski okumaya başladım ve kendi kendime düşündüm ki eğer yirmi yaşındayken bunları okusaydım, hayatım bambaşka olabilirmiş. o yüzden mutlaka kitap okuyun, klasiklerin hepsini okuyun bir kere dedi.
***
bu yaz aylarının bana en büyük katkısı ünal abi gibi birini tanımam oldu. işin ilginç yanı, onun haricinde fabrikada çalışan her abiden öğrenecek bir ton şeyimiz varmış, mesleki şeyler hikaye.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

kafka'dan ergenekon eleştirisi


meğersem kafka ergenekon'u yazmış da haberimiz yokmuş.

5 Temmuz 2011 Salı

asıl habere yer kalmadı, üzgünüz

dün cnn türk'te ayşenur arslan'ın medya mahallesi programını izledim. konuğu mehmet yılmaz'la birlikte güncel olayları değerlendirdiler. yıl içinde okul olduğundan sadece birkaç kere programı izlemişliğim vardı. ancak programın birkaç kere uyarı aldığını, cnn türk ve ntv'nin girdiği yeni yandaş görünüme kıyasla daha muhalif bir tutum sergilediğini duymuştum. hatta "yolu yakındır, bu programı da bitirirler" gibi yorumlar okudum. dürüst olmam gerekirse mehmet yılmaz hakkında yorum yapacak bir bilgim yok. hani ne yönde yazan bir yazardır, fikirleri nedir pek bilmiyorum. köşe yazarları konusunda çaylak olduğumu ve daha çok fırın ekmek yemem gerektiğini biliyorum. bu ön bilgileri verdikten sonra bahsetmek istediğim konuya gelebilirim.

ayşenur arslan, bu yıl madımak katliamını anma amacıyla oraya giden insanların başına neler geldiğinden bahsetti ve bu olayların gazetelerde ana sayfadan değil de, içeride küçük birer haber olarak yer bulmasını eleştirdi. bu olanları "alternatif medya" olarak değerlendirebileceğimiz internet haberciliği ve benim pek çok konuda bilgilenmemi sağlayan blogger'lar olmasa ben de çok geç öğrenecektim. bu olay ana akım gazetelerin sitelerinde ayşe özyılmazel'in evliliği veyahut hilal cebeci'nin fotoğrafı kadar yer bulmadı. bu yaklaşım madımak katliamının utancını katlayan bir olaydır. oraya anmaya giden insanların üzerine biber gazı sıkıldığını görünce diyecek bir şey bulamadım. başka hiçbir şeye gerek yok, sadece bu bile devletin ve polisin genel algısına dair bize pek çok şey anlatmakta. işte ayşenur arslan bunu eleştirirken, bu haberin iç sayfada küçük bir yer bulmasına dair mehmet yılmaz'a ne düşündüğünü sordu. o da bunun elbette kabul edilemez bir şey olduğunu, ancak basın üzerindeki baskının inkar edilemediğini ve bu yüzden gazeteleri anladığını söyledi. bu konuyu daha fazla konuşmadılar ve başka bir şeye geçtiler. onlar geçti ama bu nokta benim kafama takıldı. ben düne kadar gazetelerin gördükleri baskı karşısında sinmelerini eleştiren bir insandım. cnn türk'e, ntv'ye ya da ana akım gazetelere laflar hazırlayıp, onları güncel tabirle omurgasız olmakla eleştiriyordum. ancak dünden beri fikrimi değiştirdim. iktidar baskısı karşısında sinen medyada suç bulmuyorum artık; çünkü düşününce, gazete ve televizyon kanalı sahipleri sonuçta birer ticaret adamı. bir şey yaparken tüccar kafasıyla hareket ediyorlar ki bu da gayet doğal ve mantıklı. sermaya sahibi birinden başka nasıl hareket etmesi beklenir ki? elbetteki ona kâr getirecek alana yönelecek, tüccar para kaybetmeyi ister mi? bu durumda da sürekli kendisine açılacak davalarla, ödeyeceği tazminatlarla uğraşmak istemez. üstelik pek çok medya patronunun başka alanlarda da iş yaptığı düşünülürse, kendilerinin bu sinme, iktidarla zıt gitmeme yaklaşımları gayet normal. yaptıklarını onaylamıyorum, desteklemiyorum ama tüccar mantığıyla hareket eden bu adamları anlıyorum. şimdiye kadar onları korkak olarak niteliyordum ama artık kendilerince öyle yapmalarının mantıklı olduğunu görüyorum. kızgınlığımı ikiye bölerek ifade etmektense sadece tek bir yöne odaklıyorum: artık sadece medya üzerinde baskı kuran iktidarı eleştiriyorum.

uzun soluklu ilişki

bazen siyasi konularda fikrimi dile getirirken, eş-dost ortamında sohbet ederken bir anlığına kendime yabancılaşıyorum. resmen kendime dışarıdan bakıyorum ve diyorum ki, ne gördün ne yaşadın da böyle laflar ediyorsun. ne deneyimin var ki, diyorum. benim aklım ermeye başladığından beri gördüğüm tek bir iktidar var, tek bir parti var. kafamdaki iktidar algısının karşılığı olan tek bir isim var. tabiri caizse ben gözümü onla açtım (tıpkı ben 5 yaşından beri melih gökçek'in belediye başkanı olması gibi). bunun böyle olması beni gerçekten düşündürüyor.

don't look now


yaşım ilerledikçe kitap okuma alışkanlığım geriliyor. bu beni üzüyor ve düşündürüyor. "vakit yok" gibi bahanelerin arkasına sığınmak istemiyorum ama okuyamamamın bir nedeni olmalı diye düşünmüyor değilim. eskiden birkaç ayda okuduğum kitap kadarını şimdi bir yılda okusam buna da şükür diyorum. bu konuda aza kanaat etmek kendimdem utanmama sebep oluyor. tatil oldu mu, birkaç gün boşluk buldum mu okuyayım diyorum, kimi zaman oluyor kimi zaman olmuyor. bazen kendi kendime soruyorum, film izlemek daha kolay olduğu için mi film izliyorum da kitabı üniversiteye başladığımdan beridir geri planda tutuyorum diye. burada bir tuhaflık var, aslında ileri doğru evrim geçirmem gerekirken ben geriye gidiyorum.

aslında bir filme dair düşüncelerimi yazmak isterken konuyu kitap okuma mevzusuyla açmamın bir nedeni var. bazı filmleri izledikten sonra, daha az kitap okuduğum için içimde duyduğum o vicdan azabını duymuyorum. bilakis, kapkalın bir romanı devirmişim gibi bir tatmin hissiyle dolup taşıyorum. işte film izlemek daha kolay diye değil, işime geliyor diye hiç değil; sinemanın bu yüzünü görmek için filmlerin karşısına oturuyorum diyorum.

1973 tarihli nicolas roeg filmi don't look now'ı birkaç gün önce izledim. o günden beridir kafamın içinde dönüp duruyor. şişirilmiş cümlelerle övecek ya da çok bilmiş laflar edecek değilim, zaten ben kendi halinde bir izleyiciyim. ancak bu film bana "işte sinema böyle bir şey" dedirtti. üstünden günler geçti ama arada bir kare kare görüntüler gözümün önünden geçiyor. sanki ben hakkında güzel cümleler kurdukça o sadeliğine ve görsel zenginliğine gereksiz süslemeler yapacakmışım gibi geliyor. o yüzden sadece bana hissettirdiklerinden bahsetmek istiyorum.

film gerilimli ve gizemli bir atmosferde geçiyor. küçük kızlarını kaybeden bir çiftin venedik'te geçirdikleri birkaç günlük iş seyahati süresince yaşadıklarını izliyoruz. kızlarının ölümünü kadının ve adamın nasıl atlatmaya çalıştığını görüyoruz. zamanının ötesinde bir film olarak söylenen 'don't look now' korku filmi kategorisinde değerlendirilse de, bence bu şekilde yaklaşmak biraz sığ kaçar.



filmi izledikten sonra düşündüğüm şey, hepsinin bir başı varmış oldu. hepsi derken, görsel algısına ve sinematografisine hayran kaldığım pek çok yönetmeni kastediyorum. kendi bilgim kadarıyla bazı şeyleri kafamda kieslowski'yle başlatmıştım. şimdi görüyorum ki başlangıcın bile öncesi varmış. don't look now'da nicolas roeg'un çekim tarzı, değişik nesneleri değişik planlarla çekip birbirine eklemesi, renk kullanımı, cama değişik anlamlar atfetmesi gibi şeyler mavi-beyaz-kırmızı üçlemesine bir referans olarak gösterilebilir. kamerada değişik renk filtre kullanımı da bu filmin en etkileyici yanlarından biri. kafamda, "kieslowski ve meşhur görüntü yönetmeni" ikilisiyle aynı yere koyabildiğim bir görsel anlatım söz konusu burada.

filmin gerilim-korku filmi kategorisinde ele alınması bence yüzeysel bir yaklaşım. bu nedenle de senaryodaki kader unsuru beni daha fazla düşündürdü. senaryonun kaderi ele alışındaki tavrı kendime yakın buldum, tıpkı dekalogların birincisinde olduğu gibi. bu iki film kader kavramını aynı yaklaşımla ele alıyor. buradaki kader kavramını ifade etmekse benim için o kadar da kolay değil. bazı şeyleri kontrol edebiliyorsun ama bazılarını edemiyorsun ve o noktada devreye giren şeyin ne olduğunu da bilmiyorum, bunun gibi işte.

spoiler vermek istemediğimden daha fazla detaya girmiyorum. çok meşhur ve tartışmalı sahnesi için de gördüğüm en estetik ve güzel planlardan biri olduğunu söylemek istiyorum sadece.

sonuç olarak, "don't look now" bana bir roman okumuşum gibi hissettirdi. içimdeki kitap açlığını bir nevi tatmin etti ve bu her filmin yapabildiği bir şey değil, o yüzden bu filmi önemsiyorum.

1 Temmuz 2011 Cuma

22


altı-yedi sene önce pj harvey'nin dry albümünü ilk kez dinlediğimde çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. hemen sevmiştim diyemem ancak ilgimi çekmişti ve defalarca dinlemek istemiştim. dinledikçe sevdim, sonra ne anlatıyor diye dinledim. sözleri yakalamaya çalıştım. yakalayamadığıma baktım falan. aradan yıllar geçti ve şimdi o albümü tekrar dinlerken başka bir şeyin parçası olduğumu fark ediyorum. pj harvey o albümü yaptığında ben kadarmış. geçen hafta kulağımda dry, yolda yürürken aklımdan bu geçti. yıllar önce dinlediğim bu albümü ancak şimdi sözlerini anlayarak dinleyebildiğimi düşünüyorum. o zamanlar burada bahsettiği şeylerden haberim yokmuş, şimdi anlıyorum. kendime dönüyorum ve şunu diyorum, bu albümü yaptığında yirmi iki yaşındaymış.

bazı şeyleri yapmanın, söylemenin yaşı var sanırım. bu albümde dediklerini şimdi dese gayet lame olur ve ucuz buluruz (hani şebnem ferah gibi. hala onu dinleyen var mı yahu?). o yüzden de zaten artık savaş hakkında konuşuyor.

bu videoya pj'in eski performanslarını izlerken rastladım. dry albümünün çıktığı yıl, 1992, reading festivalinde kaydedilmiş. pj kalın kaşları, deri ceketi ve makyajsız haliyle son derece cool.
ayrıca bu şarkı 2011 yılında bile hala uç bir şarkı olma özelliğini koruyor bana göre. lady gaga'nın devrimci olduğu bağlamında çeşitli tezler öne süren yazılar okudum. evet, ikisi çok ayrı kulvarlarda ama şunu demek isterim ki bu şarkı tek başına bile lady gaga'dan daha devrimci.