6 Ağustos 2009 Perşembe

Dans Benim İsyanımdı

"Eylemsizlik cisimlerin hareket durumlarını koruma eğilimleridir. (...) Yani daha açık söylemek gerekirse: Hareketsiz halde duran ya da sabit bir hızla hareket etmekte olan bir cisme, herhangi bir başka kuvvet uygulanmadığı sürece bu durağan halini ya da sabit hızlı halini korur. "

Bence dansın en güzeli üzgünken yapılandır, mutluyken değil. Böyle diyerek müzmin depresifliğe övgüler yağdırdığım sanılmasın. Mutsuzluğa methiyeler düzmüyorum, tıpkı mutluluğa düzmediğim gibi. Bana göre dansın karanlık bir enerjisi var. Benim gözümde dans, parlak toplu dans pistinin üzerinde icra edilmiyor. İçinde biriken, adeta devasa bir kütleyi andıran kızgınlığı, suskunluğu, öfkeyi ve yalnızlığı bağırmak için bir yol. "Ben buradayım, bunlar da benim içimdekiler!" diye haykırdığın devinimler. Fazla kişisel bir şey, bu yüzden kimse görsün istemiyorum. Zaten kafam derli topluyken böyle bir isteğim de olmuyor. Ne zamanki düzen bozuluyor, işte o vakit zihnimde çalan karanlık şarkıların sert baslarında dans ediyorum. Ama büyük bir çoğunlukla oturduğum yerde kafamı sallayarak. "En güzel danslarım henüz yapmadıklarımdır" deselermiş keşke, ben de ne güzel referans gösterirdim o lafı; belki ben deyince inandırıcı olmuyordur diye. Zihnimin içinde dans ederken hiç olmadığım kadar rahatım, başkalarını önemsemeyecek kadar kendi içime gömülmüşüm zira. Trambolinde zıplamak, yerçekimine meydan okumak gelir içimden. Halbuki normalde hoplama-zıplama gibi hareketlerden kaçarım. Günlük güneşlik havalarımda uzak durduğum şeyleri etraf karardığında istediğime göre, demek ki benim de kara deliklerim varmış içimde. Üzüntü ve asabiyet birleşince yıkıcı etkisi güçlü bir ikili oluyor. Ben bunu sert baslı şarkılarla dışarı vurmak istiyorum. Dans böyle anlarda güzel. Çok neşeliyken insan yapacak tonla şey bulur ki zaten.

"Mr. Spock gemisiyle birlikte hızla ona yaklaşıyordu."

Karanlığa meyleden hareketlerde insan mahremini paylaşıyor olur, bu yüzden zırhlar iner. Tehlikeli anlardır o anlar. Bu denli savunmasız kalmak iyi midir bilemem. Diğer bir önemli husus da kafanın güzel olup olmadığıdır. Belki ağlanacak haline gülüyorsundur da haberin yoktur. Bu yetmezmiş gibi bir de dans edip, o halinin üstünde tepiniyorsundur, kim bilir? Zıplarken aslında fiziken yorulmak, bu yolla ruhani yorgunluğunu hissetmemek istiyorsundur belki. Çenen öyle bir düşüyordur ki cümleler arasında soluklanmadan ardı ardına konuşuyorsundur. Sadece konuşmak için. Konuşmayı sevdiğinden değil. O an farkındasın aslında, ne dün böyle gevezeydin, ne de yarın bu kadar konuşkan olacaksın. Üstelik içindeki ağırlıktan kurtulmak için bir de dancing queen rolüne bürünüyorsun. Halbuki sen sweet değilsin, hatta seventeen bile değilsin. Kendine has bir dans stilin olsun isterdin, öyle özgün ve öyle içgüdüsel. Beynini devreden çıkarabilmak isterdin. Akıl gidince insanı hayvanlardan ayıran en önemli şey de gitmiş oluyor galiba, hani ilkokuldan beri duyduğumuz klişe laftır ya: "İnsanın aklı vardır". Aklımı dışarıda bırakınca bir hayvan gibi sadece içgüdülerimle hareket edebilir miyim acaba? Bence insan denemeli ve cevabını öğrenmeli. Thom Yorke gibi dans etmeli. Bu alemde benim dans anlayışıma karşılık gelen iki insandan biri. Diğeri de Yıldız Tilbe. Bence dans ederken ikisi de çok gerçek. Şu gördüğüm dağ, taş kadar gerçek hem de. Resmen elimle tuttuğum, gözümle gördüğüm katı bir madde gibi ikisi de. Kimseyi umursamadan dans ediyorlar. Bence onların dansları da karanlık. Aslında o sırada bir şey diyorlar, daha doğrusu demiyorlar, resmen yüzümüze yüzümüze haykırıyorlar. Ne dediklerini merak etmiyorum, ben sadece dans ederken nasıl bu kadar çıplak kalabildiklerine hayret ediyorum. Hiç korkmuyorlar mı onca insanın gözü önünde içlerini bu denli dışa vurmaktan? Sonra düşünüyorum, herkes dansa bu şekilde bakmıyor ki. Belki o hareketlerdeki mahremiyetin farkında bile değiller. Hem Thom Yorke hem de Yıldız Tilbe bunu bildiğinden, insanları önemsemiyorlar sanırım. Genelin dansa ruhani bir anlam yüklemediğinin eminim ikisi de farkında.

"ona bir kuvvet etki etmesi gerekiyordu"

Keşke kendi hareketlerim olsaydı. Zihnimde kendimi en fazla o duvardan bu duvara atıyorum; ama yaratıcı değil. Öfke ve şiddet var, depresifliğe meyleden bir tavır var ama en ufak bir yaratıcılık kırıntısı yok. Oysaki Thom Yorke kadar paralelize olmalıyım/ Yıldız Tilbe kadar gerçek olmalıyım [o denli gerçek olmalıyım ki insanlar şüphe etmeli]/ Hande Yener gibi kafama ilginç şeyler takmalıyım, böylece alter egom ortaya çıkmalı, abidik gubidik şeylere olan sevgimi haykırabilmeliyim/ Ya da Juliette Lewis gibi anarşist bir ruh haline bürünüp, kendimi yıpratmalıyım mesela/ Sonra tıpkı Paris'te Son Tango filmindeki gibi bir sarhoşluk içinde saçma salak hareketler yapmalıyım ya da Revolutionary Road'daki Kate Winslet'in acıtatlı dansından etmeliyim [ecnebiler ne güzel demiş, bittersweet]/ Ya da bir rock star olup, kendimi sahneden seyircilerin üzerine atmalıyım. [Ama ben yere çakılmaktan korkarım. Adım gibi eminim bunu yapamazdım]/ Ya da gerçek, saf bir mutluluktan öyle sarhoş öyle sarhoş olmalıyım ki Before Sunset’de Julie Delpy’nin Nina Simone şarkısı eşliğinde ettiği gibi bir dans edebilmeliyim. En azından bunlardan birini yapabilmeliyim.

"eylemsizliğini yenmesi gerekiyordu"

5 Ağustos 2009 Çarşamba

o an üstüme atomlar ve madeni paralar yağıyordu. birincisinden konuşmak istemedim; ikincisinden ise hiç çakmıyordum.


"Nasıl yani?! Sen şimdi nükleer enerjiye karşı mısın?!" dedi çok-bilmiş-çocuk. Gözleri kocaman açılmıştı ve ses tonundan beni kınadığını anladım. Gayet kayıtsız bir ifadeyle "Evet" dedim. Fikrimi savunmak, onun doğruluğunu ispatlamak gibi bir derdim yoktu; çünkü ne savunmak istiyordum, ne de kendimi enerji mevzusuna yeterince vakıf hissediyordum. [dün gece elektrikler kesildi hocam, bugün için pek çalışamadım]. Biraz dalga geçti benimle. "Ama bu aldığın eğitime ters değil mi?" dedi. "Biliyorum, öyle. Ama ben karşıyım işte" dedim. Beni onaylamadı. Hem ses tonundan, hem de alaycı bakışlarından bunu hissettim. Eminim içinden benden bir şey olmayacağını geçirmiştir. "Dünyanın kurtuluşu nükleer enerjide" dedi. "Dünyanın en büyük sorunu bu" diye ekledi. Cümlelerini bir bir sıralıyordu. "Ben Türkiye’de bunun güvenli olabileceğini düşünmüyorum. Çok sakat iş" dedim. "İşte hep bunu diyorsunuz!" diye atıldı çok-bilmiş-çocuk. "Eveeet, işte şimdi başladık” dedim içimden. O an gökyüzünden bir yazı tahtası ve tahta kalemleri indi. Çok-bilmiş-çocuk öğretmen önlüğünü giydi, bana ve yanımdaki çilli kıza ders vermeye başladı. Bir kere film benim için o noktada koptu, üzgünüm. İnsanlar dost meclisinde bildikleri bir şeyi anlatırken niçin güzel güzel anlatmazlar da bilmediğin-bu-mu-çok-ayıp edasıyla anlatırlar? Bu tavır çok ayıp, gerçekten kınıyorum. "Türkiye enerjiye ne kadar para harcıyor biliyor musun sen?" dedi. "Biliyorum. Çok" dedim. "Burada bunun denetiminin yapılabileceğine inanmıyorum ben. Bana güven vermiyor, insanlar sorumsuz" dedim. "Hah!" dedi, o an hazine bulmuş gibi. "Geri kalan ülkeler niye geri kalıyor sanıyorsun? İşte bu yüzden! 'Biz yapamayız, biz edemeyiz' falan filan" dedi. Konuşmaya yanımdaki çilli kız girdi. Çetin cevizdir kendisi, bilimsel açıklamalarını sıraladı, benden taraftı. Daha doğrusu ben ondan taraftım çünkü benim o an bir fikir ürettiğim pek söylenemezdi. Ben gerçekten konuşmak istemiyordum. Belki çok-bilmiş-çocuk bana tezlerini güzel güzel anlatsaydı onunla konuşmak isterdim. Onu dinler, anlamadığım yeri bile sorardım. Ben sustum ikisini dinledim. "Çok hayalperest yaklaşıyorsunuz olaya" dedi. "Fazla idealist". Ses tonunda hala küçümseme vardı. "Türkiye elektrik satın alıyor. Bunun için ne kadarlık bir bütçe ayrılıyor biliyor musunuz? Evde güneş enerjisi, rüzgar enerjisi kullanılır ama sanayiye bunlar yetmez. Ondan sonra da vergiler yüksek, niye zam yapılıyor deniyor". Bir an içimden "İşte yine tehlikeli bölgeye girdik!" dedim. Mevzu paraya kayınca biraz aptallaşıyorum. Bu konuda kırk fırın ekmek yemem gerektiğini biliyorum. Başka ülkelerden enerji satın almak/bunun ekonomiye olan etkisi/ülkenin enerji harcamalarına ayırdığı bütçe/girdi-çıktı vs. vs. Bu konuların terminolojisine hakim olmadığım geçti aklımdan bir kez daha. Oysaki ben şu anda öyle cümleler kurmalıydım ki içinde acayip terimler geçmeliydi, enerjiyi ve bütçe hesaplarını bir potada eriten öyle havalı laflar etmeliydim ki karşımdaki beni ciddiye alsın. Ya ben ne yapıyorum, Greenpeace'in devasa gemilerin tepesine çıkıp eylem yapmasını ya da Boğaz Köprüsü'nden kendisini sallandırmasını düşünüp tebessüm ediyorum. Kendileri samimi mi, altında bir yamukluk var mı, yaptıkları şeyler işe yarıyor mu emin değilim ama asabiyetlerini seviyorum.
Bu koşullar altında tartışmamız mümkün değil. Yanımdaki çilli kız iyi idare ediyor ama hayalperest olmaktan öteye gidemiyoruz çocuğun gözünde. "Düşünsenize bir, istemediğiniz kadar enerji!" diyor. Aslında bence sorun da bu zaten. İhtiyacımdan fazla enerjiyi ne yapayım ben? Niye dünyanın ırzına geçmeye çalışıyoruz ki? Gerekenden fazla yeme/uyuma/paraya sahip olma. Gerekenden fazla enerjin de olmasın. Bence yani. Bilemiyorum, yirmi sene sonra da böyle düşünür müyüm ki? Umarım.
En son dikkat ettiğimde endüstrileşme falan diyordu bilmiş çocuk. Yine aynı itici tavırla. Bak aslında güzel güzel anlatsan oturup dinlerim. Valla bak. Ama hal böyleyken daha da gelmem bu muhabbete demek isterim. Hem zaten biz daha bu konuya geçmedik ki. Hoca anlatmadı daha.

31 Temmuz 2009 Cuma

Hanene Ay Doğacak - Şebnem İşigüzel

Uzun yıllar sansürlü olduğunu ve daha birkaç sene önce üzerindeki yasağın kalktığını öğrenince, Şebnem İşigüzel'in Hanene Ay Doğacak adlı öykü kitabını merak ettim ve okumaya koyuldum. Bittiğinde bu kitabın 1993'te yayınladıktan çok kısa bir süre sonra yasaklanmasının ne denli saçma bir hareket olduğunu gördüm. Tabii ki kitabı okumadan önce de yasaklanmasının ne kadar çağdışı bir hareket olduğunu düşünüyordum ama okuyunca bir kez daha düşündüm, pekişti. Yasaklanma nedenine gelince, içinde ensest ve nekrofili barındıran öyküler içermesi. (aslında bence kitaptaki durum için nekrofili demek ağır kaçıyor, biraz yumuşatmakta fayda görüyorum). Okudum, ne anlattığı iki ensest öyküsünü ne de nekrofili içeren öyküyü rahatsız edici bulmadım. Bunu ukala bir tavırla söylemiyorum çünkü hikayeler gerçekten edebî bir tavırla yazılmış/yazılmaya çalışılmış; bunu görmemek için hissiz olmak gerek, ya da art niyetli. Bu kitap, uzun yıllar birçok cümlesinin üstü karalı olarak (hani gazetelerde insanların gözüne bant çekilir ya) bulunmuş piyasada. Ne kadar trajikomik. Kitapla ilgili kendi yorumum ise bence sıradan bir öykü kitabı olduğu yönünde. İnternette araştırdığımda yazarını övücü, edebiyatını ve kalemini yüceltici birçok yazıyla karşılaştım. Açıkçası şaşırmadım desem yalan olur, bayağı bir şaşırdım. Bence normal bir kitap işte. Okunmasa da çok bir şey kaybedilmez. Parça parça beğendim, bütün olarak beni o denli etkilemedi. Böyle diyerek insanların verdiği emeğe haksızlık etmek istemem ama "ölmeden önce okunması gereken kitaplar" listeme girmediğini söylemek isterim. Tabii ki bu onun kötü olduğu anlamına gelmez, görüyorum ki derinden yakaladığı bir sürü insan olmuş, ben olamadım ne yazık ki. Hanene Ay Doğacak, Şebnem İşigüzel'in okuduğum ilk ve tek kitabı. İçimde diğer romanlarını okuma isteği doğmadı, üzgünüm.

Ama şunu söylemek isterim ki Şebnem İşigüzel bu öykü kitabını 20 yaşında yazmış. 20! Kitap, çıktığı yıl Yunus Nadi ödülünü kazanmış. Bu koşullar altında benim hiçbir şeyden anlamayan bir mal olma ihtimalim kuvvetle muhtemel.

Parça parça beğendim demiştim ya yukarıda, o parçalardan birini paylaşmak isterim. Aslında düşünüyorum da, az sonra paylaşacağım şeyi bir kitapta görmek, birinden duymuş olmak beni iyi hissettirdi çünkü ben de öyle düşünüyorum. Yaşamda böyle bir paylaşımın var olabileceğine tüm kalbimle inanıyorum. Güzel bir fikir çünkü. Ya da güzel bir his mi demeliyim? Ya da güzel bir bakış açısı. Eminim ki aşağıdaki kısacık paragraf ömrüm boyunca benim hafızamda yerini koruyacak. Hep hatırlayacağım. Böyle düşünen insanların da olduğunu bilmekten memnuniyet duyacağım. Sadece bir avuç insan bile olsa yeter diyeceğim. İşte sırf bu yüzden bu kitabı okumuş olmaktan pişmanlık duymuyorum. Hayatın özünün basitlik olduğunu anlatıyor bana.

"Seninle birlikte yaşamayı, sırtını sabunlamayı, seni yemek yerken izlemeyi, fotoğraflarını çekmeyi, içine girmeyi, delicesine öpmeyi hayal etmiyorum. ‘Ben seni seviyorum.’ Sadece seviyorum. Bu karışık dünyada senin yaşadığını bilmek beni mutlu ediyor."


Şunu dilerim ki herkesin hayatında bunu diyebileceği biri olsun. Sevgiliden falan bahsetmiyorum, "biri" diyorum. "Biri" olsun.

"It's Not" ama aslında İngilizce'nin her tense'inde "Not"

Farz edelim.
Farz edelim ki kişisel tarihimizde bugüne kadar dinlediğimiz her şarkının yanında kaç kere dinlediğimiz yazıyor olsun. Last fm gibi belki. Belki de değil. İsteyerek dinlediğimiz her şarkı olsun bu listede. Televizyonda rast geldiğimiz de olsun, taksiye binince radyoda çalan güzel şarkı da. Tek kıstas, dinlerken memnun olmamız; zoraki bir boyun eğiş ya da birileri tarafından maruz bırakılış olmaması. Sonra belki beşer, belki de onar yıllık dönemlerde bu listeye göz atsak. Sadece merak ettiğimiz için baksak. "Aaa! Bu da mı varmış?!" deyip şaşırsak. "Bunu bir zamanlar ne çok dinlerdim" deyip, melankoliye boğulsak. Sonra o tatlı hüzün geçince kulağımıza takılan aptal yaz şarkılarına dönsek. "Bunu dinlerken hoşuma mı gitmiş? Hay allah!" desek. Bazı şarkıların anısı olduğu için onları bir daha dinlemek istemesek. O şarkılar başkalarına ait olmuş çünkü. Dinlemek içimizden bile gelmiyormuş çünkü her şarkı başka bir insanı anımsatıyormuş. O şarkıyla bizi tanıştıran o insanlar artık hayatımızda yer almadığı için dinlemiyormuşuz o şarkıları. Ben istemem örneğin. Hatırlamak istemediğim insanın şarkısını da dinlemem. Bazıları hiçbir şey olmamış gibi dinleyebiliyorlar ya, şaşırıyorum ben onlara. Hem de nasıl şaşırıyorum anlatamam. Sonra benim listem de önüme gelse. "Buyrun, on yılda dinledikleriniz" deseler. Elime alıp, uzun uzun incelesem kağıdı. İlk ondakileri incelesem. Her bir şarkının ismini kelime kelime okusam, durup durup düşünsem. Her bir şarkıyla nasıl tanıştığımı hatırlamaya çalışsam. Ya da beni tanıştıranı. O şarkıların her birinin elçilerini tebessümle ansam. Sonra gene listeme geri dönsem. İlk sırada yer alan şarkıyı görsem ve hiç şaşırmasam. Zaten tahmin ediyor olsam. Benim için en olağan şeylerden biri gibi gelse. Kaç gece uyurken discmanimde döndüğünü sayamasam, saymaya kalksam bildiğim dilde o kadar sayabilir miyim diye düşünüp bir an tedirgin olsam. Takip edemem diye korkup; fasulyeyle, nohutla saymayı düşünsem ama anında vazgeçsem. Büyürken çok önemli bir şey izliyormuş hissiyle izlediğim Dawson's Creek'i düşünsem. O zamanlar bana ne ifade ediyormuş acaba desem, sadece gülümsesem. Yerden yere vurmasam, çünkü yerden yere vurulacak bir dizi olmasa. Daha kötülerini de gördük. Hem hiç de kötü değil desem. Kötü değil. Bence samimi bir şeyler var içinde desem. On sekiz yaşında bu denli olgun cümleler kuran kaç kişi gördüğümü düşünsem, cevap veremesem. Tam o noktada gerçeklik algım sekteye uğrasa. Dawson ile Joey'nin ilk kez yattıkları sahnenin ardından dünyanın en hüzünlü şarkılarından biri çalsa. Çalıyor. Adı It's Not olsa. Aimee Mann söylese ve benim içime işlese. Yıllarca unutamasam. Bugün Wikipedia'dan o bölümün hangi yıl yayınlandığını öğrensem ve şaşırsam. 2002 yılında olduğunu okuyunca yedi yıldır o şarkının anlamının benim için katlanarak arttığını fark etsem. Ayrıca bu şarkıyı bugüne kadar kimseyle paylaşmadığımı eklesem. Fazla kişisel bir bağ kurduğumdan olsa gerek. Eğer biriyle paylaşırsam, bu şarkı artık biraz da onun olur diye korkarım. Bu şarkıyı öyle çok öyle çok severim ki şarkıyı paylaştığım insanla hayatın bir noktasında anlaşamazsak ve birbirimizi kırarsak, bu şarkı bana bir parça da onu hatırlatır diye şarkımı kimseyle paylaşmak istemem. Bu akşam tam da bu şarkının olduğu bölüme rast gelirim. Bir gençlik dizisi için fazla hüzünlü bir sevişme sahnesi. Çok fazla hüzünlü hem de. Bu kadar acıtmamalı izlerken. Hüzünlü bir sevişme sahnesinin ardından çalan hüzünlü bir şarkı. Bölümün sonunda Joey kıvrılarak uzanır yatağa. Oysaki daha dün gece yalnız değildi o yatakta. Başucunda duran hediyeyi görmemek için iter; çünkü o hediyeyi Dawson vermişti, daha dün gece. Gözlerim doldu.
Getirip, benim kişisel listemi önüme koydular. Listemin ilk sırasında bu şarkı vardı.

*It's Not

30 Temmuz 2009 Perşembe

orada "x frekansı"ndan yapılan yayının, bizim burada çekmediği zamanlar oluyor


Sizin için manevi değeri olan müzisyenlerin, en son çıkardıkları albümü beğenmeniz önemlidir. Bu önemi her şeyden bağımsız olarak sadece tek bir şeyle ilişkilendirmek isterim: Sevdiğiniz adamların yaptığı en son albümü beğenmeniz, onlarla hayatınızın o döneminde aynı frekansta olduğunuzu gösterir. Bu güzel bir şeydir. Kim sevdiği müzisyenler ile arasında ortak nokta bulmaktan hoşlanmaz ki?

Aynı frekansta olmak ne anlama geliyor, birkaç maddeyle açıklamak isterim:

1-Herkes hayatta kendi yoluna gidiyor. Siz kendi yolunuzda ilerlerken iyi-kötü bir şeyler oluyor. Yeni şanslar, kaçırılmış fırsatlar, pişmanlıklar, mutluluklar, ayrılıklar, yeni başlangıçlar, yeni ilişkiler, yeni şehirler ve hatta yeni ülkeler, kimi zaman yeni bir yarım küre, yeni bir siz. Tüm bunlar olup biterken insan değişiyor. Dönüşüyor. Kimi zaman kendine yabancılaşıyor. Aynı şekilde sevdiğiniz adamlar da araya giren yıllarda sizin yaşadıklarınıza benzer şeyler yaşıyor. Bazen duyuyoruz değil mi, evleniyor mesela, ya da ayrılıyor. Çocuk sahibi oluyor, sevdiği biri ölüyor bazen. Maddi olarak dibe vuruyor, kızlar peşinden koşuyor, sonra kızlar ortadan kayboluyor, adamlar ortadan kayboluyor, Türkiye'deysek askere falan gidiyorlar. Bir sürü bir sürü şey, hayat. Ama sonra ne oluyor, o adamlar yeni bir albüm çıkarıyor ve siz heyecanla kulaklıkları kulağınıza takıyorsunuz. Onların bir önceki albümlerinden bu yana aradan yıllar geçti [bir-iki sene bile olsa yıllar tabirini kullanmam yanlış olmaz galiba. Gerçi zaman izafiydi değil mi? Neyse], hem onlar hem de siz ortak noktanızdan bir hayli uzaklaştınız. Tatlı bir heyecanla albümü beklerken, albümü ilk kez dinlerken, dinleyip de beğenirken, repeat moduna alınan ilk şarkıya denk gelirken, o şarkıyı dinlemekten albümün geri kalanına bir türlü geçemezken halen o müziği yapan adamlarla ortak bir şeyler bulabildiğinizi düşünürsünüz. Geçmişten gelen eski bir dost gibi. Tanıdık biri gibi. Sözleri dinlerken ya da hüzünlü gitarları duyarken onların bu zaman zarfında neler yaşadığını anlamaya çalışırsınız. Bazen şarkıların içinde öyle cümleler geçer ki size kendi yakın tarihinizi anımsatır. Bu süreçte benzer şeyler mi yaşadınız acaba?

2-Albüm müzikal açıdan iyidir ya da kötüdür, dikkat etmek istediğim nokta bu değil. Hani bazen hakikaten o sevdiğiniz adamlar çok kötü albümlerle karşınıza çıkabiliyor. O zaman da iş başka arkadaşlık başka düsturuyla albüme kötü demek, ya da mazinin hatırına albümü yerden yere vurmamak dinleyicinin kişisel yorumu pek tabii, bilemeyiz. Ama bazen öyle durumlar oluyor ki albüm çok iyi olmasına rağmen sizi bir türlü içine çekemiyor. Çünkü o sırada siz ve sevdiğiniz grup hayatlarınızın farklı noktalarında olmuş oluyorsunuz. Bir örnek vermek gerekirse, adam sevgilisinden ayrılmış ve karanlık bir albüm yapmış, sizse hayatınızın gayet mutlu bir dönemindesiniz. Ortak paydada buluşulamamış o vakit. Günlerce başa sarıp da dinleyecek bir albüm olmuyor o sizin için. Yeni ufuklara yerken açıyorsunuz haliyle.

3-Böyle durumlarda hep şunu düşünürüm: O albümle şimdi değil de iki sene sonra karşılaşsam benim için farklı bir anlamı olur muydu? Ya da iki sene sonra dinlersem farklı olur mu? [Sonuçta hayat sonsuz olasılıklarla dolu, ben bunu unutmuşum]. Herkesin böyle bir deneyimi vardır diye düşünüyorum. Albümü ilk dinlediğinizde beğenmemişsinizdir ama aradan aylar belki de bir-iki yıl geçtikten sonra dönüp bir daha dinlediğinizde çarpılırsınız birden. Demek ki o albümün sizin hayatınıza karşılık gelen dönemi tam da o anmış: Çarpıldığınız an. Boşuna demiyorlar her şeyin bir zamanı var diye.

Benim de dönebildiğim albümler var. Eş zamanlı yakalayabildiklerim var. Hiç yakalayamadıklarım da cabası. Kimini severken kimini ise sevemezken bazı şeyler geçiyor aklımdan. Bu yazı da onlardan biri.



Son zamanlarda her daim sevmiş olduğum gruplara tekrar dönüş yolculuğundayım. İnsanın kendine dönüşü gibi. Eskiden dinlerken çok şey bulduğum şarkılarda halen çok şey bulabilmek beni memnun ediyor. Mütemadiyen gülümsüyorum, elimde değil.

*işte bizim bura. akşam saat dokuza geliyor. bulutlar öyle güzel öyle güzel olmuş ki bir şeyler yapmalıyım, içimde öyle bir his. sanal fırçamla hiç ellemedim, çünkü buna uygun bir akım istesem de bulamazdım. o vakit sanat kariyerim nice olurdu?!
işte bu noktada paint programı da kifayetsiz kalıyor. hatta bak kaldı bile.

Bence Bu Yazıya Uzun Bir Başlık Fena Olmazdı


Yeni insanlar tanıdıkça kıymetini daha çok anlıyorum dedim. Seni çok özledim. Ona bir hayli sıkı sarıldım buluştuğumuzda. Ama daha geçen hafta görüştük ya dedi. Olsun dedim. Birine seni özledim diyebilmenin ne kadar güzel olduğunu düşündüm. Bazen insanları bunu diyecek kadar özlemediğinden, bazen de demeye çekindiğinden diyemiyor insan. Ne güzel dedim, ona diyebiliyorum ya işte. Beni ilk kez elbiseyle gördün değil mi dedim. Bir an durdu, evet öyle dedi. Sanırım artık normal bir kız olmanın vakti geldi dedim. Ben o evreyi çoktan atlattım dedi. Evet, artık seni ne zaman görsem etek giyiyorsun dedim. Bugün de üstünde etek vardı. Nerden nereye dedim. Onu ne zaman böyle kolye ve küpelerini takmış, biraz da makyaj yapmış görsem hep aynı şeyi söylüyorum. Eskiden bir kızın gözünde rimel olup olmadığını anlayamazdın, şimdi her şeyi biliyorsun diyorum. Hani lisedeyken bir gün kız kıza otururken sormuştun: bir şey diyeceğim, ben bazen bir kadının ince çorap giyip giymediğini anlayamıyorum demiştin. Sana ne çok gülmüştük. Ne biçim kızsın! İnsan anlamaz mı hiç? demiştik. Ama anlamıyordun o zamanlar. Şimdi ise sayende moda rüzgarından bihaber kalmıyorum. Liseden beri değişmişsin bakıyorum. Saçın nasıl da uzamış dedin bana. Seninki de dedim cevaben. Senin hep kısaydı, benimki de kısaydı gerçi ama arada bir birazcık uzuyordu; sonra hemen kestiriyordum dedim. Artık hiç kestirme dedin bana. Sen de hep bu göz kaleminden sür, yakışmış dedim sana. Sen haber aldığın insanları anlattın, ben de benimkileri. Kimisinde sen şaşırdın, kimisinde ben. Ayrılanlar, başkalarıyla beraber olanlar, küsenler, barışanlar. Ne çok ne çok haber var. G.'yi de çağırsaydık dedin, G. burada değil, tatilde dedim. G.'ye dair bildiklerimi anlattım. Sen de eksiklerimi tamamladın. Okulda bazen mesaj atıyorum ona dedim. Öğle arasına yakın taciz ediyorum. "Güzel kız, uzun zamandır peşinizdeyim, benimle yemeğe çıkar mısınız?" diye yazıyorum, "memnuniyetle" diye cevap atıyor dedim. Bazen de "çok kral bir insansın, benimle yemeğe çıkar mısın?" diyorum sadece. Bana G.'nin birlikte olduğu çocuktan bahsettin, çok şaşırdım. Benim niye haberim yok dedim. Bir an duraksadım. Düşündüm. Ben yukarıdaki gibi mesajları acaba kaç aydır atmıyordum G.'ye? Hesaplamaya çalıştım, iki ay olmuş olmalı. Belki de daha fazla. İki ayda neler neler oluyor dedim. Kimse bakmadığı halde kahveyi içtikten sonra fincanı kapatma alışkanlığım sekteye uğramadan devam ediyor. Sanki bakan var da dedin bana. Olsun dedim. Kimse bakmaz, ben de fincanı kapalı bir şekilde saatlerce bekletirim. Ama unutkanlıktan, hepsi unutkanlıktan. Halam görse kızar. Fincan öyle uzun saatler kapalı kalmaz der. Batıl inanç derim. Bu laflar bilimsellikten uzak ya, ben illa her şeye diyecek bir laf bulmak isterim. Yok öyle bir şey hala, ne alakası var derim. Böyle kendinden emin bir şekilde batıl inançları yerince daha cool göründüğümü sanırım. Türkan Şoray'dan bile daha artist olduğuma bahse girerim. Sen çok seversin Türk kahvesini, insan bilmez mi kahve falı bakmasını dedim. Azıcık hayalgücü işte, sallayacaksın bir şeyler dedim. Ama olmaz ki, ben seni tanıyorum; her dediğim senin hayatına uyar zaten dedin. Doğru dedim. Bir el yapımı kahveni de içemedik dedim. Ne zaman böyle desem kızarsın. Gene kızdın her zamanki gibi. Yaptım ya! dedin. O sayılır mı hiç, kahve makinesinde yapılan kahveyle cezvede yapılan bir tutulur mu? dedim. O kahve makinesi dediğin de cezve gibi bir şey zaten dedin. Ben kabul etmiyorum dedim. Domestik rolleri her ne kadar reddetsem de kahve yapmayı bilmeyen kız mı olur dedim sana. Ben öyle domestik bir kız olmayacağım ki dedin bana. Böyle diyeceğini biliyordum. Böyle de diye söyledim zaten. Senden bunu duyunca kaç sene evvel de aynı şeyleri söylediğin, benim de söylediğim, sonra da kendimizi feminist sanıp, gururlanışımız geldi. Güldüm. Çok şey olmak isterken, aynı anda hiçbir şey olamamaktan korkardım ben. Bayağı korkardım. Sen korkmazdın. Bu fark hususunda tartışmadık değil. Halbuki aynı olmamız gerekmez miydi? Burçlarımız aynıydı. Senin yükselenin farklıdır demiştin de burçlara inanmamanın cool bir şey olduğu sanrısına kapılıp, aman canım burçlarla ne alakası var demiştim. Bugün yine aynı lafı ettin bana. Seninle ne zaman uzun, derin ve içli bir sohbete girişsek, konuşmanın bir yerinde yolumuz burçlara çıkıyor. Ne kadar kızsal bir şey. Eskiden böyle diyerek kızsal mevzuları aşağıladığım dönemler vardı. Ben nasıl bir feministmişim o vakitler. Güldüm kendime. Çelişkilerle dolu. Hem kız gibi diyerek hakir gör, hem de kadın hakları diye eve gelince annene, okula gidince sınıftakilere konuşmalar yap. Kendini tatmin et. Ama şimdi daha akıllıyım galiba. Kızsal olan hiçbir şeyi küçümsemiyorum, bilakis seviyorum. Sevdiğim insanların bulunduğu östrojeni bol bir ortamda çok keyifleniyorum. Sana bir şeyler anlattım anlattım. Hiç susmadım. Ben de öyle hissediyorum dedin; neden biliyor musun, burcumuzdan. İşte yine temel koordinatlı ortak noktamıza vardık. orijin: burcumuz. Evet, bu yüzden olabilir dedim. Farkındaysan artık bu konuda konuşurken rahatım/biri falıma baksın isterken rahatım/fincanı açıp, kendi kendime sallarken rahatım/ "etek giymeyeceğim" isimli manifestomu yayınlamamdan bu yana epey bir zaman geçti, şimdi elbiselerle bile barışığım/çok sıradan bir elbiseyi çok sıradan bir günde giydiğimde hayrola bugün ne var diyenlere alınmayı bıraktım. Bak, biz kış çocuğuyuz ya, ondan hep böyle oluyor dedin. Sana tüm kalbimle hak verdim. Biz kış çocuğuyduk. Sen benim ablam gibisin, kendinle barışma evren, benim kendimle barışma evremden önceydi. Yol gösterdin bana. Erkeklerde de böyle oluyor mudur dedim. Nasıl yani dedin. Yani şunun gibi: etek giymen icap ederken giymeyi reddetmen ama aradan yıllar geçtikten sonra da etek giymeyi kendin istemen gibi dedim. Dediğini pek anlamadım dedin. Bilmiyorum, oluyordur belki dedin. Neden kendimi başkalarını kabul ettiğim kadar kolay kabul edemiyorum diye sordum. Bence bu o kadar da kötü bir şey değil diye yanıtladın. Malın önde gideni bir çocukla es kaza, hasbelkader bir muhabbetin içinde buldum kendimi dedim. Ben kendi ayaklarım üzerinde var olmak isterken, aslında bilinçaltımda ilerde doğacak çocuğuma güvenli bir gelecek sağlama isteği yatıyormuş, bana öyle dedi dedim. Yerim onun psikanalizini! dedin. Yoo! diye şiddetle karşı çıktım çocuğa. Her kadının çocuk doğurmak istediğini de nerden çıkardın diye sordum malın önde gideni çocuğa. Hayatın amacı üremektir dedi bana. [Eminim bunu derken kendini çok bilge sanıyordu. Her şeyi hatmetmiş, sindirmiş ve "bak, farkındaysan üremeden konuşurken ne kadar da rahatım, görüyor musun?" diyordu. Adeta küçük bir Yunan tanrısıydı, bundan emindim. *Özgüven patlaması mode on* ]. Bu illa herkesin büyük bir arzuyla çocuk yapma isteği duyduğu inancını mı veriyor sana dedim. Verdiği cevaplarla son sözü söyleyenin kendisi olduğunu sandı. Bırak öyle kalsın dedim içimden. Bıraktım öyle de kaldı. Şimdi çelik ayna desem ne komik olur diye düşündüm. Düşünsene bir, çelik ayna! Bayağı bir güldüm. Pek güzel. Ben de senin gibi düşünüyorum dedin bana. Yalnız ben senin kadar katı bakmıyorum diye ekledin. Sen böyle dediğinde dıştan nasıl görünebileceğimi düşündüm. Farklı olmaya çalışan bir kız gibi mi, kendince birtakım şeylere karşı çıkarak aykırı olmak isteyen biri gibi mi, yoksa komik bir kadın taklidi mi, derdimi anlatamıyor muyum yoksa, samimi gelmiyor mu ben dile getirince, acaba öğrendiği iki paragraf fikri satmaya çalışan biri gibi mi. Halbuki öyle değilim ki. Öyle olmayı aklımın ucundan bile geçirmem ki. Fikrimi herkese açmam. Bir bilsen, içimi pek az kimseye açabilirim. Çok şey yaşamadığımı biliyorum, ne gördüm, ne duydum ki. Ama okuduğumdan değil, yaşadığım kadarından edindim bu fikirleri. Niye satayım ki. Anlamayanlarla paylaşmak istemem. Sonra kırıyorlar bir şekilde bizi. Eskisine göre daha güçlüyüm belki ama yine de kırılmaktan korkarım. Ama porselen bebek gibi değilim, gece karanlıkta eve dönmesini bilirim. M. ne yapıyor diye sordun bana. Ne yapsın, robot mobot bir şeylerle uğraşıyor dedim. Ne oldu onlar dedin. Onlar derken kimi kast ettiğini anladım. Hiiiç, aynı gene işte dedim. Hatırlıyor musun, lise bir'deyken edebiyat hocamız bize şöyle demişti: hayattaki en büyük derdiniz bir aşka üzülmek olsun çocuklar, allah başka dert vermesin. Bu lafı dersi üzgün üzgün dinleyen M.'yi gördükten sonra söylemişti. M. o gün üzüldüğü kız için bugün de üzülüyor. Yani kız aynı kız. Aradan dört sene geçmiş ama o aynı kız için üzülüyor dedim. Vay anasını! Yerinde saymak diye buna derler dedin, evet dedim. Biz de mi aynıyız ki dedim. Olabilir dedin. İçimden şöyle geçti, ben küçükken tuttuğum günlükleri şimdi dönüp de okumaya korkuyorum. Aynı salak, aynı saf ben ile karşılaşma ihtimalinden hiç hazzetmiyorum. Ya eski ben'in yazdıklarını okuyunca yeni ben'in aynısı olduğunu görürsem? Halim ne olur sonra? Kahve fincanını kaldırıyorum. Öylesine bakıyorum içine. Keyfim yerinde olsa pek güzel sıkardım. İçim kabarmış/üç vakte kadar bir şey olacak/ bak, bu da kuş; müjdeli bir haber getirecek derdim. Fincana göz ucuyla bakıp, elimden bırakıyorum. Eve gitme vakti. Şimdi dışarıdaydım ve senin yanındaydım ya, benim için bilindiktin ve güvenliydin; eve gidince ise eski müziklerime döneceğim. Eskiden dinlediğim gruplara, şimdi çoktan değişen adamların eskiden yaptığı güzel şarkılara. Sözüm sanaydı Billy Corgan, attığım taş başına geldi mi? Gerçi eski dosttan düşman olmaz. İstesem de kıyamam ben sana.


*ankara-eskişehir yolu resmi. modifiye ettim ben haliyle.
ilerde ismim post-pastoral akımın ilk temsilcisi olarak geçer mi ki?

23 Temmuz 2009 Perşembe

Gauss Gibisin Maşallah


Son günlerde hayatıma eşlik eden bir adam var: Carl Friedrich Gauss. "Kendisi on numara bir insan" demek isterdim ama insanî yönünü bilemediğimden diyemiyorum. Akademik çerçevede süren resmi bir ilişkimiz var, sizli bizli. Nasıl anlatsam, nerden başlasam bilemiyorum; on parmağında on marifet olan bir kimse. Fizikçi, matematikçi, kimyayla ilgili, astronomik çalışmalar yapmış, hayatının son dönemlerinde de edebiyata merak salmış falan. Bütün bunlar çok ulvi şeyler tabi, saygı duyulası çalışmalar lakin ben kendisinin bilim dünyasına armağan ettiği şeylerden bahsetmeyeceğim. Zaten istesem de edemem, o kadar bilgim yok. Günümüzün düşünürü Kenan Doğulu'nun 2009-temmuz ayı itibariyle dediği gibi herkes rütbesini bilecek. Evet, haddimi bilip susuyorum zaten.

Gauss'tan yola çıkarak anlatmak istediğim başka bir şey var: Gauss gibi insanlar. Aynı anda milyon şeyle uğraşan, her tarakta bezi olanlar. Hayatları her daim planlı ve programlı. Zamanları yapılacak işlere göre uygun aralıklara bölünmüş. Her şeyin belli bir saati ve günü var. Aynı anda birkaç farklı şey üstüne kafa patlatabiliyorlar. Eş zamanlı olarak birkaç farklı projede çalışıp, bir de üstüne kendilerine vakit ayırabiliyorlar. Hayatları oldukça tertipli ve düzenli görünüyor. Dışarıdan bakıldığında mutlu bir resimleri var, işin aslını bilemem tabii. Hem özeniyorum hem de şaşırıyorum bu insanlara. Hayatlarını bu kadar küçük parçalara bölerek nasıl bu kadar farklı şeyi bir arada yapabildiklerini merak ediyorum, aklım almıyor. Ben uğraştığım tek bir şeyde belli bir standardı yakalamaya çalışırken, bu arkadaşlar el attıkları birçok şeyde belli bir standardın üstünü tutturabiliyorlar. Yanlış anlaşılmasın, içimde en ufak bir kıskançlık yok. Sadece merak ve hayret var. Yakın çevremde böyle insanları görünce kendilerini gözlemlemek üzere deney alanıma alıveriyorum. Eğer hayatlarına yakından şahit oluyorsam, kafamdaki soru işaretleri katlanarak artıyor. Sadece iş güç değil, özel yaşamlarında da hiçbir şeyden geri kalmıyorlar. Ben kıçımı kaldırmaya üşenirken, onlar düzenli olarak spora gidiyorlar. Öyle düzenli öyle düzenli çalışıyorlar ki sınavdan önceki akşam sinemaya gidebiliyorlar. Oysa ben ders çalışmayı planlayıp, çalışamadığımda bile sırf vicdanım rahat olsun diye sınav öncesi film izlemeyi kesiyorum. Uyuyorum mesela, vicdanım biraz daha az rahatsız oluyor o vakit. Akşam olunca da işin gücün stresini, iyi denebilecek düzeyde çaldıkları bir adet enstrümanlarıyla atıyorlar. "Arkadaşım ne vakit öğrendin sen bunu çalmayı?" diyesim geliyor, anında susuyorum. Dışarıdan yanlış anlayabilirler. Kompleks yaptığımı sanabilirler ama vallahi hepsi merak, sadece merak. O güzelce gitarını tıngırdatırken, kendi müzik kariyerim gözümün önünden geçiyor şöyle bir. Kısa süren müzik maceram, üç ayda nota okuyabilecek düzeye anca gelebilmem, hocanın benim yarım notaları kavrayabilmem için son çare olarak "bak, tıpkı tokat atar gibi, şöyle" demesi (içindeki şiddet açığa çıkmış, kınıyorum) ve nihayetinde kariyerimin hazin sonuna erişmem. "Zaten o kadar da çalışmamıştım, yapamamam normal yani" diyerek kendimi teselli etmem; müzik kariyerime noktayı koymam, sanatımı başka kulvarlarda icra etmek üzere yaptığım yeni açılımlar. Hepsi sırayla gözümün önünden geçiveriyor. Böyle insanların yanındayken içimde bir yetersizlik hissi vuku buluyor. Ben kendi işimle uğraşırken bir bakıyorum, onlar kendi yapmaları gerekenin üstüne otuz katlı rezidans inşa etmişler. Mütemadiyen kendi içime bakıyorum, önce çocukluğuma iniyorum, sonra bugünüme çıkıyorum; ta evvelden başlayarak kendimi sorguluyorum. Sonuç genelde aynı oluyor: Yoksa ben tembel miyim? Bırak birkaç farklı şeyi idare etmeyi, ben çalışınca kendimi idare edemiyorum yeminlen, böyle de bir kusurum var. Gönül isterdi ki o kadar kusur kadı kızında da olur deseydim, ama ben olsam olsam kadı kızının üçüncü dereceden yakın arkadaşı olurum. Ne diyordum, kendimi idare etmek, evet. Bazen saçımı bile taramak gelmiyor içimden. Bunu en son bir çocuğa demiştim de, bir daha görmedim yüzünü. Neyse, konudan konuya atlamış gibi olacağım ama bu noktada bir şey daha demek geldi içimden. Halen erkeklere çocuk diyorum. O vakit Türk filmlerindeki "Babacığım biz Fikret ile sevişiyoruz" repliği geliyor aklıma. Tıpkı o cümledeki gibi saf bir durum. Ne güzel diyorum, halen çocuk diyebiliyorum. Bir zaman sonra diyemeyeceğimi biliyorum çünkü. Neyse, konu bin parça oldu, tekrar Gauss insanlarına dönüyorum. Bu insanlara baktıktan sonra içimde beliren yetersizlik hissinden bahsediyordum değil mi? Diyorum ki ben çocukluktan beri böyleyim, yani hayatımın hiçbir döneminde on tane şeyi bir arada götürmedim. İlerleyen zamanlarda bu götürmedim, götüremedime evrildi zaten.

Ben Gauss insanlarına soru sormaya çekiniyorum. Karşıma çıkanların çoğu genelde "Yapamadığın bu muydu?" tavrıyla yaklaşan tiplerdi. Ya da onlar öyle bir hava içinde olmasalar bile, ben cevabımı aldıktan sonra "Yapamadığım bu muydu?” diye soruyordum kendime. Onlardan yardım almak istemezdim, anlamadığımı onlara danışmak istemezdim. Ta ki tanıdığım en Gaussgil insan olan M. ile karşılaşana kadar. M. her şeyi süper yapan bir insan. Yaptığı işte mükemmeliyetçi, aşırı hassas ve titiz, en iyisi olmadan işin peşini bırakmıyor. Zaman yönetimi denilen şey konusunda benim gözümde bir otorite. Akademik başarılarından zaten söz etmiyorum bile. Bilgisayar dilinden anlıyor, üçüncü yabancı dili üzerinde çalışıyor, gitarıyla içli olduğunu düşündüğüm Metallica şarkıları çalıyor -zira ben Metallica bilmiyorum. Düzenli spor neyim yapıyor. Gauss gibi insanları düşününce ve onları genelleyince –aferin bana- aklıma direk M. geldi. Ama M. bu insanlardan farklıydı çünkü başka insanların antipatisini toplayacak şiddette bir hırsı yoktu. Aslında tabii ki de vardı ama başkalarına zarar verecek ya da onlarla olan ilişkilerini sekteye uğratacak düzeyde değildi. Hırsını da kontrol etmesini biliyordu, rekabet güdüsünü de. Tabi benim bunları anlayabilmem uzun bir zaman aldı. Kendisine epey bir süre önyargıyla yaklaştım. O kadar yakinen tanımamama rağmen, aklımda yer eden bir imajı vardı ve o imaj bana kendisiyle samimiyet kurmamamı söylüyordu. Gel zaman git zaman, yok grup ödeviydi, yok grup projesiydi diyerek aynı gruplara düştük M. ile. Kendisini yakından tanıyınca kafamdaki imajıyla arasında dağlar kadar fark olduğunu gördüm ve kendimden utandım. Adı üstünde grup çalışması olmasına rağmen uzun bir süre kendisiyle grup arkadaşı olamadım. Anlamadığım yerleri ekibin diğer üyelerine soruyordum, bana onların açıklamasını istiyordum. Eğer M.'ye sorarsam, eline kendini kanıtlamak için bir fırsat vereceğimi düşünüyordum. Şimdi böyle komplekslere girdiğim için kendimden utanıyorum ve kendimi ayıplıyorum.

Bir gün kütüphaneye gittiğimde M.'yi bir masada oturmuş, lap topunda kod yazarken buldum. Madem grup arkadaşıydık, gidip de başkasının masasına oturmam uygun düşmezdi. Hemen karşısındaki sandalyeye oturdum. Ne tesadüf, ben de kod yazacaktım! Yani cin olmadan adam çarpacaktım zira kod yazmak kim, ben kimim. Ben henüz bilgisayarın kendisiyle ilgili pek az şey bilirken, programlama dersi çıkmıştı bir de başıma. Ben daha yazacağım soruyu anlamaya çalışırken kodu yazan, bir de üstüne tıkır tıkır çalıştıran bu arkadaş karşımda otururken bir şeyler yazabilmem pek mümkün görünmüyordu. Psikolojik baskı! Lap topu kullanmadan önce internet üzerinden okul ağına kaydolmam gerekiyordu. Makineme format atılmadan önce bu işi bilen bir kimse halletmişti benim için ama şimdi benim yapmam gerekiyordu. Bir baktım, alet bana mac adresi soruyor. Mac adresi nasıl bulunur ki, daha onu bilmiyorum ben. M.'ye sordum: "Dur bak, ben yapayım" dedi. "Yok ben yaparım" dedim, her şeyi kendim yapacağım ya. Kaydımı nasıl yapacağımı anlattı. Karışık gelince dur sana yazayım dedi, bir kağıda adım adım ne yapacağımı yazdı. Bilgisayar lablarından birine gidip, elimdeki kağıt doğrultusunda kaydımı yaptım. Kendimden emin bir şekilde masama döndüğümde pek bir mutluyum. Hani ben bu işlerden anlamıyorum ya, böyle bir şeyi kendi başıma yapabilmenin verdiği memnuniyet içindeydim. Masaya oturdum, internete bağlanmaya çalıştım. Sürekli "bağlı değilsiniz" deyip duruyor bana. Bunun üzerine ne yapacağımı M.'ye sordum. Bir yerleri açtı kapadı, kurcaladı, allahallah dedi, bir sorun yok gibi dedi. En sonunda bana döndü ve "wireless tuşunu off konumundan on konumuna getirmemişsin" dedi. O an biraz utandığımı gizleyemeyeceğim. "Amma salağım ya" dedim, pürüzü giderdim ve güzel güzel işimin başına oturdum. Bilmediğim yerleri kendisine sorarak, hayatımda en kolay şekilde yazdığım programı yazdım. Kadın ve erkeklerin yaş ve cinsiyetlerine göre almaları gereken kalori miktarlarını alnımın akıyla hesapladım. Ya da hesaplattım. "Bak, en basit şekilde anlat bana. Yani böyle salağa anlatır gibi" dedim; "Estağfurullah, o ne demek" dedi. O günden bu yana bilgisayar ve teknolojiyle ilgili her türlü sorunumda gidip kendisine danıştım. Fi tarihinde arabalarla ilgili "Silindir ne işe yarıyor ya?" diye bir soru sormuştum da, millet bana gülmüştü. Bu seviyedeki teknoloji sorularıma M. hep olgunlukla cevap verdi. Bilmişlik taslamadı, seviyesi düşük sorularımdan ötürü beni kınamadı. Onu her şeyi yapabilen biri olduğundan mütevellit, dışarıdan baktığımda kendini beğenmiş ve hırstan gözü kararmış biri olarak gördüğüm için ben utandım. Önyargının ne kadar kötü bir şey olduğunu bizzat kendim tecrübe etmiş oldum.


Bir gün kendisiyle bildiğim yemek tariflerini paylaşıyordum. "Bak, şu şöyle pek güzel olur" falan diyordum. Tam bu yaşıma kadar olan yemek repertuarımdaki en büyük sırrı veriyordum ki zaten bunu bildiğini söyledi. "Bak, dolma pişirirken tencere kapağının altına bir de tabak kapatacaksın çünkü ..." diyordum ki direk cümleyi tamamlayıverdi zaten: "Yemek kendi buharında pişiyor, daha bir güzel oluyor o zaman" dedi.

Tabi ya, bir an bu arkadaşın her naneden anladığını unutmuşum. Oysaki ben daha pilav pişiremiyorum yahu, sen nerden biliyorsun bunca şeyi. Bak gene sinir oldum iyi mi?

Bence öyle herkese göstermeyeceksin


16 Temmuz 2009 Perşembe

Şarap Üzerine


İnsanın içinde var olmayan bir yan, hiç kafası azıcık güzel olunca ortaya çıkar mı? Demek ki o yan içimizde bir yerlerde var ki kendini yeri gelince belli ediyor. Aslında başka biri olmuyoruz bence, yine olduğumuz insanız. Daha az tanıdığımız bir biziz sadece, o yüzden birazcık yabancılıyoruz. Eğer hoşumuza giderse de ara sıra çağırıyoruz, hepsi bu.

Burada mikrofonu Zeno Bey'e uzatıyoruz. Bakın o ne diyor şaraptan güzelleşmiş kafalar için:

"Çok tehlikelidir şarap, en çok da, gerçeği su yüzüne çıkarmadığı için. Gerçekten başka, bambaşka bir şeyi açık eder: İnsanın o andaki isteğini; bir kaprisi tutar, az-çok yakın zamanlarda kafamızda evirip çevirdiğimiz, sonra bir yana attığımız ıvır zıvır düşünceleri günışığına serpiverir; silgi izlerini bir yana bırakır da, yüreğimizde hala okunabilen ne varsa okur. Bilirsiniz ya, tıpkı bir çekin üzerinde yanlış bir ciro yapıldığında olduğu gibi, hiçbir şeyi toptan silip atmanın yolu yoktur. Tüm öykümüz her zaman okunabilecek gibidir, şarap da avaz avaz haykırır onu, yaşamın sonradan getirip yığdığı şeyleri ise dikkate almaz. "

zeno'nun bilinci, italo svevo, ada yayınları, 1986 baskısı, sayfa 234

*resim sideways filminden. onu anmasak hatırı kalırdı.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Çevremizi Tanıyalım


İki haftadır hafta sonlarımı tematik bir şekilde değerlendiriyorum. Geçen cumartesi–pazar temizlik yapmıştım mesela. Dolaplarımın altını üstüne getirerek fazlalıklardan kurtulmuş, ruhen arınmış, nirvanaya ulaşmıştım. Bu haftasonu ise ders çalışma üzerine bir aktiviteye giriştim. İki günümü okul kütüphanesinde benim için büyük, insanlık içinse anlamsız çalışmalar yaparak geçirdim. Atalarımız her zaman olmasa da bazen doğru şeyler söylemişler. Ne demişler, işleyen demir pas tutmaz. Evet, pas tutmamam gerekiyordu zira yapılacak ödevler ve girilecek sınavlar beni bekliyordu. Bu nedenledir ki sabah dokuzda, gülle gibi çantamla, berbat bir sıcakta kafa derimden terler akarken kendimi kütüphanede buldum. Hem cumartesi, hem pazar gününün başlangıcı böyleydi. Fakat ben insanlar üzerindeki kendi boş gözlemlerimi bugün (pazar) gerçekleştirdiğim için, bugünümü anlatmak isterim.

Kütüphaneler motive edici mekanlar. Diyelim sıkıldın, canın çalışmak istemiyor; başını kaldırıp bir bakıyorsun, harıl harıl bir şeyler yazan/okuyan bir sürü insan. Başını gene önündeki kitaba eğiyorsun haliyle. Ama yazın böyle olmuyor-muş. Üç-beş kişiden başka kimse yok. Haklılar. Benim de aklım olsa sokağa çıkmazdım. O denli sıcak ki pantolon terden üstüme yapışıyor. Öyk! (Sponsor bulsam süpersonik modelinden klima alırdım, aramıza belli bir mesafe koyardım ki laubali olmayalım, ilişkimiz yüzünden boynum tutulmasın). Kütüphane hamam gibi sıcak. Ben en aydınlık ve ferah yeri seçtim. Işığın insan üzerindeki pozitif etkisinden olabildiğince nasiplenme amacındaydım. Ne de olsa ortamı ne kadar mükemmele yakınsarsak, alacağımız verim o denli artar. Masama oturdum. Çantamdan renk renk kalemlerimi (Dört farklı renk. Oha), sonracığıma, önemli yerlerin üstünü boyamak için yeşil fosforlu kalemimi neyim çıkardım. Böyle şeyler insanın çalışma isteğini canlı tutuyor. Uzun bir aradan sonra kalemlerin gücünü tekrar fark ettim. Bir ara renkli kalemleri protesto ediyordum ve sadece basmalı kalemimi kullanıyordum. Çevremdekilere de bu yolda baskı yapıyordum. Başarılı olduğum söylenemez (Ve sonunda ben de davadan caydım. Artık ben de herkes gibiyim). Biricik renkli kalemlerim. Hayvanımsı sırt çantamı masaya boşalttım. Gittim, çalışacağım kitabı aldım. Hemen ilk sayfasına baktım, bana bir not var mı diye. Nedense böyle de bir takıntım var; çok kişinin kullandığı bir kitabı elime aldığımda benden önce okuyanlar/çalışanlar bana not yazmış mı diye merak ediyorum (Buradan kitaba çiziktirmek ne kötü dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız). Ama istiyorum ki biri bana iyi dileklerde bulunmuş olsun. "Kolay gelsin arkadaşım" desin misal. Ya da ne bileyim, "Takma kafana dude! Ben baktım hepsi mathırfakır" desin. Neyse, başladım çalışmaya. Maşallah benden önce çalışan her şeyi hatmetmiş. Her satırın altını çizmiş, önemli yerleri yuvarlak içine almış. Konunun sonunda yaklaşık yüz küsur problem var, neredeyse üçte ikisini çözmüş. Bir de utanmadan çözdüğü soruların başına tik işareti koymuş. Yuh. Hayran kaldım bu arkadaşın çalışma azmine. Bravo dedim, başarılarının devamını diledim. Bence kesin curve'e basmıştır. Aferin. Ama hakkını yemeyeyim şimdi, kendisinin tecrübesinden yararlanmadım değil. Onun altını çizdiği yerleri daha bir dikkatlice okudum. Belli ki konuyu benden kat be kat iyi biliyor. Birileri geldi gitti yan masalara. Hala çok az kişi var tabii. İki sayfa okuyorum, camdan dışarı bakıyorum. Ne anladım arkadaşım ben bu çalışmadan! Kendime tuvalet izni vermedim, gitmek için şu beş sayfayı çalış önce dedim, vicdanımı rahatlattım. Kendimi sıkıntıya sokunca bir rahatlıyorum, bir rahatlıyorum anlatamam. Huyum kurusun. Bir ara uyku bastırdı. Başımı koydum uyudum. Halbuki gözümü dinlendirmekti amacım. Kalktığımda yirmi dakika geçmişti. Tam emin değilim ama rüya bile gördüm sanırım. Gittim suratıma su çarptım. Geldim biraz daha çalıştım. Uzun zamandır süren kahve orucumu bozdum. Hayatıma yeniden hoş geldin kahve! Kaç gündür eski dostum kahveyle muhabbet edip duruyorum. Bana zararlısın, gastritimi tetikliyorsun diyorum, bana mısın demiyor. Çalışmak iyi bir şey evet, ama çalışmak beraberinde bir sürü sağlıksız yiyecek/içecek getiriyor. Kınıyorum. Buna bir çözüm bulmak istiyorum, bulamıyorum. Karnım acıkıyor, yemek yemeye gidiyorum. Etraf çoluğuyla çocuğuyla pazar keyfi yapan ailelerle dolu. Cümbür cemaat oturulmuş; kalabalık, eğlenceli olduğu belli masalar. İddiaya girerim, kampüste öğrenciden çok bu aileler vardır. Uzaklarda çimlere falan yayılmışlar. Maaile. Ellerinde pazar gazeteleri. Yemeğimi aldım, dışarıdaki masalardan birine oturdum. Etrafa bakındım tanıdık birini görebilir miyim diye. İki gündür okuldayım ama tanıdık bir adama rastlamadım. Havadan sudan da olsa iki çift laf edesim var. Ne tuhaf, başka zaman olsa milyon tane adama rastlarım, zorunlu bir selam veririm, yalandan ayaküstü muhabbet ederim. Şimdi ortada kimseler yok. Demek herkes memleketine kaçtı. Napalım. Çevre masalara kulak vererek yemeğimi yedim. Davetsiz misafir oldum. Muhabbetler ilgimi çekmedi ama. Ben de uzaklardaki gelene geçene baktım mal gibi. Yemek bittikten sonra gidip bir çay aldım. Geldiğimde solumdaki masaya üç çocuk oturmuştu. Çayımı içmeye başladım. Kulak kabarttım, muhabbetleri ilgimi çekti. Çaktırmadan dinlemeye başladım. Komik şeylerden bahsediyorlardı, gülmemek için zor tuttum kendimi. Bir arkadaşlarından bahsediyorlardı, nasılmış, iyi miymiş, ne işle uğraşıyormuş. İçlerinden biri gülerek dedi ki, "Halinden memnun, kapitalizmin kucağına oturmuş." Sonra da ekledi, "Gerçi hangimiz oturmadık ki?" Bu lafa bayağı güldüm. Sanki muhabbetin içinde ben de varım. Kafamı havaya falan kaldırdım ki birileri görmesin, kıza bak, kendi kendine gülüyor demesin. Böyle de maydanoz bir insanım, elalemin muhabbetine kendimi ortak ediyor, onları dinliyorum. Ayıp ediyorum. Gerçi hemen solumdalar, duyabileceğim bir sesle konuşuyorlar. Benim suçum mu şimdi? Sonra bir kızla karşılaştılar, masalarına davet ettiler. Belli ki bayağıdır görüşmemişler. Sen ne yapıyorsun, benim okul bitti, şurada çalışıyorum, şurada yüksek lisans yapıyorum diyorlar birbirlerine. Ortak arkadaşlarını soruyorlar. İş yerindeki Hintlilerin anlaşılmaz aksanlı İngilizcelerinden dem vuruyorlar. Bunlar olup biterken benim hala çay içtiğime dikkatinizi çekerim. Şimdiye yüz kere biterdi ama özellikle ağırdan alıyorum. Canım tekrardan kütüphaneye gitmek istemiyor. Hem yandaki muhabbet de pek eğlenceli. Utanmasam gidip bir çay daha alacağım, kaldığım yerden dinlemeye devam edeceğim. Hafif yağmur çiselemeye başlıyor. Kimse yerinden kalkmıyor ama. Azıcık ıslansak ne olur havasında millet. Ben de öyleyim. Üstüme bir ağırlık çökmüş, isterse şakır şakır yağsın, kıçımı kaldırıp da yağmurdan kaçacak halim yok. Çayım bitince kağıt bardağı yırtmaya başlıyorum. Bir an kendime yabancılaşıyorum, "Ne yapıyorsun?! Oturmuş birilerinin sohbetini dinliyorsun!" diyorum. Hiç yakışıyor mu?! Hadi dön kitabının başına. Geri gidiyorum ulvi görevimin başına. Benden önce bu kitabı çalışan beni iyice sinir ediyor. Len insan her sayfada her yerin altını çizer mi de bi hele?! Bir de çözüm için şekiller falan çizmiş. Çizdiği bazı şeyleri siliyorum. Eğer bu insan bu dersten AA almadıysa ben de adam değilim! Bence Hacı Baba'ya dilek adamama gerek kalmadı. Bu çalışkan arkadaşın el sürdüğü kitaba el sürerek ben de nasibimi alacağımı düşünüyorum. Amin. Amen. Amen. Üç dini de yanıma alarak işi garantiliyorum. Artık sırtım yere gelmez. Saat akşamüstü oluyor. Çok sıkıldım. Şöyle bir turluyorum kitapların arasında. Tayvan'ın siyasi yapısıyla ilgili bir dergi buluyorum bir masada. Alıp karıştıyorum ama bir şey anlamıyorum. Bu arada ilginç şeylerle karşılaşmadım değil. Bir tane Radiohead, bir tane Morrissey'le ilgili kitap buldum. Hemen aldım. Bir rafta a4 kağıdına güzel bir yazıyla yazılmış, Almanca bir şey buldum. Mektup gibi bir şey. Hiçbir şey anlamadım tabii. Ama ne yazdığını çok merak ettim. Henüz seviyemi düşürmedim arkadaşım, mektubu aldığım yere koydum. Aklıma başka bir şey gelmedi. Tekrar masama döndüm. Kağıtları, kalemleri çantama yerleştirdim. İki boş su şişesini çöpe attım. Günlük almam gereken su miktarını aldığım için içim rahattı. Ender Saraç ve Mehmet Öz beni görse takdir ederdi. Kütüphaneden çıktım. Dolmuş duraklarına yürümeye koyuldum. Aşırı sıcaktan su gibi olmuştum. Bir an önce eve gitmek istiyordum. Kütüphane ile dolmuş durakları arası bayağı uzak. Çantam gülle gibin, bavul gibin. Omurgama eziyet etmeyi sevdiğimi söylemiş miydim? Çimlik alanların yanından geçerken, kilimlerin üzerine yayılmış insanlar gördüm. Pek özendim. Tupperware kaplarında evden getirdikleri muhtemel pasta-börek-çörekleri yiyenlerin yanına çökesim geldi. Kağıt neyim oynayan, uyuyan bir sürü insan. Eminim batak çeviriyorlardır. Len bir ben öğrenemedim gitti şu batağı. Neyse, yürümeye devam ettim. Daha tenha bir yola saptım. Çimlere uzanmış öpüşen birkaç çift gördüm, gülümsedim. Zira ne zaman öpüşen bir çift görsem tebessüm ediveririm. Önümde iki sevgili gidiyordu. Yolun tenhalığından faydalanıp, oğlan kızın poposuna vurdu. Ben de güldüm. Bugün de herkesi gözetliyorum ama valla benim suçum yok. Önümde gidiyorlardı ne yapabilirim. İnsanlar sevgi dolu, pek güzel, dedim. Gençlere güvendim, bu nedenle istikbale umutla baktım. Sonra bir de gökyüzüne baktım. Ne de olsa istikbal göklerdeydi. Pamuk şeker gibi bulutlar beni selamladı. Dolmuş durağına vardım. İki tane kız vardı sadece. Bir tanesi maksi mini bir etek giymişti. Diğer kız da onu inceliyordu. Ben de baktım, gerçekten güzel bacakları vardı ve etek çok yakışmıştı. Ne güzel dedim. Yalnız diğer kız fazla uzun inceledi. Muhtemelen kendiyle karşılaştırıyordu. Kötü bir niyeti olduğunu sanmıyorum. Ben de baktım, ben de kendimle karşılaştırdım, evet. Ama sonra başka yere bakmayı bildim. Ne de olsa ilk kez bacak görmüyordum. Durak birer ikişer kalabalıklaşmaya başladı. Her gelenin dikkatini ilk olarak mini etekli kız çekiyordu. Her gelen erkek yiyici gibi uzun uzun bakıyordu. Durağın önünden gelip geçen insanlar da kızın bacaklarından gözlerini alamıyorlardı. Sanırım hepsi ilk kez bir kadın bacağı görüyordu. Acemiliklerine verdim desem de hoşgörmedim. Bir-iki gün önce olsa kızar ve öfkelenirdim içimden. Ama bugün o kadar yorgundum ki öfkelenecek gücüm yoktu. Dolmuş geldi, bindik. Mini etekli kız binmedi. Dolmuş şoförümüz sakalıyla Allah'a yakınlığını belli eden bir kimseydi. Arabayı harekete geçirene kadar kızın bacaklarına paralelize olmuş bir şekilde baktı. Gözünü hiç ayırmadı. O an kendimi o adamın yerine koymaya çalıştım, "aklından neler geçiyordur ki acaba?" dedim. Ne bileyim, fantezilerini mi uyguluyordur, kızın bacaklarını mı aralamak istiyordur. Ne düşünüyordur acaba? Gerçekten merak ettim. Yanıtı bulmamın imkanı yoktu, bulamadım. Bir yerden sonra bazı soruların cevabı dark energy'ydi, ben de sualimi dark energy'ye havale ettim. Bir çocuk bindi dolmuşa, kızın yanından geçti ama bakmadı hiç. Takdir ettim. Önüme oturdu. Dolmuş hareket etti. Ben müziğimi kulağıma taktım. Yol boyunca gözümü kapadım, uyku ile uyanıklık arası başımı cama yasladım. Camın ne kadar pis olduğu ve benden önce kaç kişinin o cama başını dayadığı gibi hijyenik mevzuları düşünmedim, yorgundum. Önümdeki çocuğun kısa, güzel kumral saçları vardı. Bir ara çocuğun telefonu çaldı. Anladığım kadarıyla bir arkadaşı onu o gün bir yere davet ediyordu. Çocuk gelemem, liseden arkadaşım Amerika'ya gidiyor, onunla buluşacağım dedi. Benim de arkadaşım yurtdışına gidiyor, ne çok ortak yönümüz var değil mi dedim içimden. Ardından uyumaya devam ettim. Sonra dolmuş Kızılay'a geldi. İndim. Çantamı sırtıma taktım, evime gidecek otobüse binmek için durağımın yolunu tuttum. Bu iki vasıta beni öldürüyor azizim! Eve geldim, kendimi hemen yatağa bıraktım. Uyudum, uyudum. Uyandığımda gök gürlüyordu, birazdan da yağmur yağdı zaten.


*resim, me and you and everyone we know filminden.