23 Temmuz 2009 Perşembe

Gauss Gibisin Maşallah


Son günlerde hayatıma eşlik eden bir adam var: Carl Friedrich Gauss. "Kendisi on numara bir insan" demek isterdim ama insanî yönünü bilemediğimden diyemiyorum. Akademik çerçevede süren resmi bir ilişkimiz var, sizli bizli. Nasıl anlatsam, nerden başlasam bilemiyorum; on parmağında on marifet olan bir kimse. Fizikçi, matematikçi, kimyayla ilgili, astronomik çalışmalar yapmış, hayatının son dönemlerinde de edebiyata merak salmış falan. Bütün bunlar çok ulvi şeyler tabi, saygı duyulası çalışmalar lakin ben kendisinin bilim dünyasına armağan ettiği şeylerden bahsetmeyeceğim. Zaten istesem de edemem, o kadar bilgim yok. Günümüzün düşünürü Kenan Doğulu'nun 2009-temmuz ayı itibariyle dediği gibi herkes rütbesini bilecek. Evet, haddimi bilip susuyorum zaten.

Gauss'tan yola çıkarak anlatmak istediğim başka bir şey var: Gauss gibi insanlar. Aynı anda milyon şeyle uğraşan, her tarakta bezi olanlar. Hayatları her daim planlı ve programlı. Zamanları yapılacak işlere göre uygun aralıklara bölünmüş. Her şeyin belli bir saati ve günü var. Aynı anda birkaç farklı şey üstüne kafa patlatabiliyorlar. Eş zamanlı olarak birkaç farklı projede çalışıp, bir de üstüne kendilerine vakit ayırabiliyorlar. Hayatları oldukça tertipli ve düzenli görünüyor. Dışarıdan bakıldığında mutlu bir resimleri var, işin aslını bilemem tabii. Hem özeniyorum hem de şaşırıyorum bu insanlara. Hayatlarını bu kadar küçük parçalara bölerek nasıl bu kadar farklı şeyi bir arada yapabildiklerini merak ediyorum, aklım almıyor. Ben uğraştığım tek bir şeyde belli bir standardı yakalamaya çalışırken, bu arkadaşlar el attıkları birçok şeyde belli bir standardın üstünü tutturabiliyorlar. Yanlış anlaşılmasın, içimde en ufak bir kıskançlık yok. Sadece merak ve hayret var. Yakın çevremde böyle insanları görünce kendilerini gözlemlemek üzere deney alanıma alıveriyorum. Eğer hayatlarına yakından şahit oluyorsam, kafamdaki soru işaretleri katlanarak artıyor. Sadece iş güç değil, özel yaşamlarında da hiçbir şeyden geri kalmıyorlar. Ben kıçımı kaldırmaya üşenirken, onlar düzenli olarak spora gidiyorlar. Öyle düzenli öyle düzenli çalışıyorlar ki sınavdan önceki akşam sinemaya gidebiliyorlar. Oysa ben ders çalışmayı planlayıp, çalışamadığımda bile sırf vicdanım rahat olsun diye sınav öncesi film izlemeyi kesiyorum. Uyuyorum mesela, vicdanım biraz daha az rahatsız oluyor o vakit. Akşam olunca da işin gücün stresini, iyi denebilecek düzeyde çaldıkları bir adet enstrümanlarıyla atıyorlar. "Arkadaşım ne vakit öğrendin sen bunu çalmayı?" diyesim geliyor, anında susuyorum. Dışarıdan yanlış anlayabilirler. Kompleks yaptığımı sanabilirler ama vallahi hepsi merak, sadece merak. O güzelce gitarını tıngırdatırken, kendi müzik kariyerim gözümün önünden geçiyor şöyle bir. Kısa süren müzik maceram, üç ayda nota okuyabilecek düzeye anca gelebilmem, hocanın benim yarım notaları kavrayabilmem için son çare olarak "bak, tıpkı tokat atar gibi, şöyle" demesi (içindeki şiddet açığa çıkmış, kınıyorum) ve nihayetinde kariyerimin hazin sonuna erişmem. "Zaten o kadar da çalışmamıştım, yapamamam normal yani" diyerek kendimi teselli etmem; müzik kariyerime noktayı koymam, sanatımı başka kulvarlarda icra etmek üzere yaptığım yeni açılımlar. Hepsi sırayla gözümün önünden geçiveriyor. Böyle insanların yanındayken içimde bir yetersizlik hissi vuku buluyor. Ben kendi işimle uğraşırken bir bakıyorum, onlar kendi yapmaları gerekenin üstüne otuz katlı rezidans inşa etmişler. Mütemadiyen kendi içime bakıyorum, önce çocukluğuma iniyorum, sonra bugünüme çıkıyorum; ta evvelden başlayarak kendimi sorguluyorum. Sonuç genelde aynı oluyor: Yoksa ben tembel miyim? Bırak birkaç farklı şeyi idare etmeyi, ben çalışınca kendimi idare edemiyorum yeminlen, böyle de bir kusurum var. Gönül isterdi ki o kadar kusur kadı kızında da olur deseydim, ama ben olsam olsam kadı kızının üçüncü dereceden yakın arkadaşı olurum. Ne diyordum, kendimi idare etmek, evet. Bazen saçımı bile taramak gelmiyor içimden. Bunu en son bir çocuğa demiştim de, bir daha görmedim yüzünü. Neyse, konudan konuya atlamış gibi olacağım ama bu noktada bir şey daha demek geldi içimden. Halen erkeklere çocuk diyorum. O vakit Türk filmlerindeki "Babacığım biz Fikret ile sevişiyoruz" repliği geliyor aklıma. Tıpkı o cümledeki gibi saf bir durum. Ne güzel diyorum, halen çocuk diyebiliyorum. Bir zaman sonra diyemeyeceğimi biliyorum çünkü. Neyse, konu bin parça oldu, tekrar Gauss insanlarına dönüyorum. Bu insanlara baktıktan sonra içimde beliren yetersizlik hissinden bahsediyordum değil mi? Diyorum ki ben çocukluktan beri böyleyim, yani hayatımın hiçbir döneminde on tane şeyi bir arada götürmedim. İlerleyen zamanlarda bu götürmedim, götüremedime evrildi zaten.

Ben Gauss insanlarına soru sormaya çekiniyorum. Karşıma çıkanların çoğu genelde "Yapamadığın bu muydu?" tavrıyla yaklaşan tiplerdi. Ya da onlar öyle bir hava içinde olmasalar bile, ben cevabımı aldıktan sonra "Yapamadığım bu muydu?” diye soruyordum kendime. Onlardan yardım almak istemezdim, anlamadığımı onlara danışmak istemezdim. Ta ki tanıdığım en Gaussgil insan olan M. ile karşılaşana kadar. M. her şeyi süper yapan bir insan. Yaptığı işte mükemmeliyetçi, aşırı hassas ve titiz, en iyisi olmadan işin peşini bırakmıyor. Zaman yönetimi denilen şey konusunda benim gözümde bir otorite. Akademik başarılarından zaten söz etmiyorum bile. Bilgisayar dilinden anlıyor, üçüncü yabancı dili üzerinde çalışıyor, gitarıyla içli olduğunu düşündüğüm Metallica şarkıları çalıyor -zira ben Metallica bilmiyorum. Düzenli spor neyim yapıyor. Gauss gibi insanları düşününce ve onları genelleyince –aferin bana- aklıma direk M. geldi. Ama M. bu insanlardan farklıydı çünkü başka insanların antipatisini toplayacak şiddette bir hırsı yoktu. Aslında tabii ki de vardı ama başkalarına zarar verecek ya da onlarla olan ilişkilerini sekteye uğratacak düzeyde değildi. Hırsını da kontrol etmesini biliyordu, rekabet güdüsünü de. Tabi benim bunları anlayabilmem uzun bir zaman aldı. Kendisine epey bir süre önyargıyla yaklaştım. O kadar yakinen tanımamama rağmen, aklımda yer eden bir imajı vardı ve o imaj bana kendisiyle samimiyet kurmamamı söylüyordu. Gel zaman git zaman, yok grup ödeviydi, yok grup projesiydi diyerek aynı gruplara düştük M. ile. Kendisini yakından tanıyınca kafamdaki imajıyla arasında dağlar kadar fark olduğunu gördüm ve kendimden utandım. Adı üstünde grup çalışması olmasına rağmen uzun bir süre kendisiyle grup arkadaşı olamadım. Anlamadığım yerleri ekibin diğer üyelerine soruyordum, bana onların açıklamasını istiyordum. Eğer M.'ye sorarsam, eline kendini kanıtlamak için bir fırsat vereceğimi düşünüyordum. Şimdi böyle komplekslere girdiğim için kendimden utanıyorum ve kendimi ayıplıyorum.

Bir gün kütüphaneye gittiğimde M.'yi bir masada oturmuş, lap topunda kod yazarken buldum. Madem grup arkadaşıydık, gidip de başkasının masasına oturmam uygun düşmezdi. Hemen karşısındaki sandalyeye oturdum. Ne tesadüf, ben de kod yazacaktım! Yani cin olmadan adam çarpacaktım zira kod yazmak kim, ben kimim. Ben henüz bilgisayarın kendisiyle ilgili pek az şey bilirken, programlama dersi çıkmıştı bir de başıma. Ben daha yazacağım soruyu anlamaya çalışırken kodu yazan, bir de üstüne tıkır tıkır çalıştıran bu arkadaş karşımda otururken bir şeyler yazabilmem pek mümkün görünmüyordu. Psikolojik baskı! Lap topu kullanmadan önce internet üzerinden okul ağına kaydolmam gerekiyordu. Makineme format atılmadan önce bu işi bilen bir kimse halletmişti benim için ama şimdi benim yapmam gerekiyordu. Bir baktım, alet bana mac adresi soruyor. Mac adresi nasıl bulunur ki, daha onu bilmiyorum ben. M.'ye sordum: "Dur bak, ben yapayım" dedi. "Yok ben yaparım" dedim, her şeyi kendim yapacağım ya. Kaydımı nasıl yapacağımı anlattı. Karışık gelince dur sana yazayım dedi, bir kağıda adım adım ne yapacağımı yazdı. Bilgisayar lablarından birine gidip, elimdeki kağıt doğrultusunda kaydımı yaptım. Kendimden emin bir şekilde masama döndüğümde pek bir mutluyum. Hani ben bu işlerden anlamıyorum ya, böyle bir şeyi kendi başıma yapabilmenin verdiği memnuniyet içindeydim. Masaya oturdum, internete bağlanmaya çalıştım. Sürekli "bağlı değilsiniz" deyip duruyor bana. Bunun üzerine ne yapacağımı M.'ye sordum. Bir yerleri açtı kapadı, kurcaladı, allahallah dedi, bir sorun yok gibi dedi. En sonunda bana döndü ve "wireless tuşunu off konumundan on konumuna getirmemişsin" dedi. O an biraz utandığımı gizleyemeyeceğim. "Amma salağım ya" dedim, pürüzü giderdim ve güzel güzel işimin başına oturdum. Bilmediğim yerleri kendisine sorarak, hayatımda en kolay şekilde yazdığım programı yazdım. Kadın ve erkeklerin yaş ve cinsiyetlerine göre almaları gereken kalori miktarlarını alnımın akıyla hesapladım. Ya da hesaplattım. "Bak, en basit şekilde anlat bana. Yani böyle salağa anlatır gibi" dedim; "Estağfurullah, o ne demek" dedi. O günden bu yana bilgisayar ve teknolojiyle ilgili her türlü sorunumda gidip kendisine danıştım. Fi tarihinde arabalarla ilgili "Silindir ne işe yarıyor ya?" diye bir soru sormuştum da, millet bana gülmüştü. Bu seviyedeki teknoloji sorularıma M. hep olgunlukla cevap verdi. Bilmişlik taslamadı, seviyesi düşük sorularımdan ötürü beni kınamadı. Onu her şeyi yapabilen biri olduğundan mütevellit, dışarıdan baktığımda kendini beğenmiş ve hırstan gözü kararmış biri olarak gördüğüm için ben utandım. Önyargının ne kadar kötü bir şey olduğunu bizzat kendim tecrübe etmiş oldum.


Bir gün kendisiyle bildiğim yemek tariflerini paylaşıyordum. "Bak, şu şöyle pek güzel olur" falan diyordum. Tam bu yaşıma kadar olan yemek repertuarımdaki en büyük sırrı veriyordum ki zaten bunu bildiğini söyledi. "Bak, dolma pişirirken tencere kapağının altına bir de tabak kapatacaksın çünkü ..." diyordum ki direk cümleyi tamamlayıverdi zaten: "Yemek kendi buharında pişiyor, daha bir güzel oluyor o zaman" dedi.

Tabi ya, bir an bu arkadaşın her naneden anladığını unutmuşum. Oysaki ben daha pilav pişiremiyorum yahu, sen nerden biliyorsun bunca şeyi. Bak gene sinir oldum iyi mi?

Hiç yorum yok: