yılbaşı gelmeden bir yılbaşı yazısı yazmak istiyorum. anneler günü gelmeden anneler gününü kutlamak istiyorum. babalar günü gelmeden first we take manhattan dinleyip, babalar gününden bahsettiği kısma gelince bence de demek; yeni bir yaşa girmeden yeni bir yaşın ağırlığını hissetmek istiyorum. hiçbirini gerçek tarihinde yapmak istemiyorum. içimden hepsini yıl içine dağıtmak ve olabilecek en alakasız günlerde icra etmek geliyor. geçen yılbaşını düşünüyorum, bütün bir hayatım nasıl da bir film şeridi gibi geçmişti gözlerimin önünden. bu laf benim için hiç bu denli anlamlı olmamıştı. hayatıma dair dile getirmekten çekindiğim, korktuğum şeyler vardı. söylemek istediğim insanlar bana kızıyordu, ben de kalktım bir arkadaşıma anlattım. anca filmlerde olabilecek bir dramla cevap verdi bana. hem de otuz aralık gecesinde. yılbaşından bir gün önce bu kadar melankoli sınırları zorluyordu. öyle ki pek çok şeyden ümidi kesmişti arkadaşım. sanki aynaya bakıyor gibiydim. bana dedi ki: benim şu anda hayattan tek beklentim eve gidip, battaniyenin altına girip uyumak. arada da çorba içmek dedi. ciddi misin dedim, ciddiyim dedi. öyle güzel geldi ki tarif ettiği resim. hem keşke çalışmak zorunda olmasam dedi. nasıl yani dedim, basbayağı dedi. seninki de tembellikmiş dedim. tembellik değil dedi, huzur huzur. çalışmayayım, ben eve bakarım, valla bak dedi. eve bakarım, yemek yaparım, ütü yaparım, çamaşır yıkarım. o (birlikte olduğu kızı kastediyor) çalışsın, hayatın başka hiçbir evresinde yorulmasın, ben her şeyi yaparım dedi. bunu diyen bir erkek duymamıştım dedim. biliyorum, ben de kendimden başkasında duymadım zaten dedi. sekiz ay önce arkadaşım bu lafı ettiğinde, bu fikrin içinde protest bir tavır olduğunu düşünmüştüm, halen de düşünürüm. bu lafın üstüne benim de bir şey demem gerekirdi. o bana istediği şeyi anlatmıştı, peki ya ben ne istiyordum? hiçbir şey dedim. belirsizlik güzel şey. neye elimi atsam elimde kalıyor diye düşündüm. şimdiyse sorunları görmezlikten geldiğim için bir şey düşünmüyorum. umarım iyiyimdir. geleceğime dair tedirginliklerimi paylaştığımda karşımda bana kızmayan birini bulmak güzeldi, arkadaşlar böyle günler içinmiş demek ki. bir aile büyüğüm var, pek severim, o vakitler bana hep bağırırdı. "ama aslında" diye başlayan cümlelerimi otoriter bir ses tonuyla bölerdi. ne kadar üzüldüğümü daha nasıl anlatabilirdim ki? melodramatik anlatımlarla süslediğim bir konuşmamı en orta yerinden muntazam bir bıçak darbesiyle böldü. sonra bana bağırdı. daha önce bana böyle bağırmamıştı. içim acıdı. aynılarını arkadaşıma anlattım, benim de benzer korkularım var dedi, içimi rahatlattı. peki bana niye bağırılmıştı? aile büyüğümü çok seviyorum. biliyorum ki o da beni seviyor. ama beni fark etmeden kırıyor. sana geleyim mi diyorum, bugün olmaz maç izleyeceğim diyor. oysaki ben en sevdiğim filmin en sevdiğim bölümü dahi olsa kapatırdım. malum, ardından da maç yorumları diyor. oysaki ben müptelası olduğum dizinin hararetle beklediğim bölümünü bile isteye kaçırırdım. gözümü bile kırpmazdım bunu yaparken. kum tanesi kadar bile pişman olmazdım ardından. ölümlü dünya. maç her zaman izlenir, film her zaman seyredilir. yarın gel diyor. oysaki ben daha yarın gelmeden, gitme isteğimin yarın orada olmayacağını biliyorum. yarın gelemem ki. yarın gelme isteğim gelmeyecek. hatta şu anda içimde öyle bir his var ki, uzun bir süre hiç gelmeyecek. bezgin halde eve döndüğüm günlerden sonra bugün nasıl geçti okul diye sorardı telefonda. iyi değil. nasıl iyi değil derdi. bir adet ünlem işareti olurdu sonunda. başlarda soru işareti vardı ama aylar ayları kovaladıkça soru işareti ünleme dönüştü. işte her zamanki gibi dedim. kaç aldın sınavdan dedi. boşver dedim, üsteledi. daha giriş dersinde böyle alıyorsan işin zor dedi. bizim zamanımızda diye başlayan cümleler kurdu [otuz sene öncesinden bahsediyor]. kelimelerin altında ezildim. ben vaktiyle şu notla geçmiştim dedi. curve kaç çıktı bakayım diye sorduğunda, özellikle on puan düşürdüm. dedim ki, ama bak sizin aldığınız x ile bizim aldığımız x çok farklı. bölümlere göre özelleştiriyorlar. öyle bir baktı ki, bizim aldığımız x daha ağırdı der gibi. saf bir öfke belirdi içimde. çok koyu kıvamda. yapamıyorum galiba dediğimde o ne demek dedi bana. sen daha şimdiden böyle dersen, yarın bir gün iş hayatına atılınca ne yapacaksın, ağlayacak mısın dedi. [güçsüz kız] güçlü olman lazım dedi. erkek gibi olman gerek. piyasada ancak öyle olunca tutunursun. [tutunamayanları okumuş muydun. ha ha ha] piyasa mı?! mavi ekran. aman tanrım, bir de öyle bir şey vardı değil mi? "ama aslında" diye yeni bir cümleye başladım, tuttuğunu koparacaksın dedi. cümlemi bu sefer iki eşit parçaya bölmedi. erkeklerin hepsi salak dedim. okuldakiler kendilerinin daha zeki olduğunu sanıyorlar, her şeyi onlar tasarlıyorlarmış öyle diyorlar dedim. onlar hep öyle sanır dedi. senin kendini öyle düşünen erkeklere kanıtlaman için daha çok çalışman lazım dedi. [ama ben çok yorgunum ki. kolumu kaldıramıyorum. battaniyemi çekip uyumam lazım. bir de çorba içsem acil] teknik bir konu tartışıldığında bir lafı iki kere söylemen, sesinin tonunu iki perde kalınlaştırman gerekiyor ki erkekler seni adamdan saysın dedim. bunu aynen böyle söylemedim tabii, nasıl dediğimi hatırlamıyorum fakat biraz daha değiştirerek söyledim. hiç şaşırmadım böyle düşünmelerine dedi [acaba o da mı böyle düşünüyor? sorduğumda cebinden on tane adamı çıkaran kadınları biliyorum diyor ama bilinçaltında öyle mi düşünüyor?] ama senin de böyle pes etmen mi gerekiyor dedi. yapamayacağım da ne demek dedi. anlayışlı davranmaya çalışıyordu. peki ama neden içten içe kırılıyorum? niye kızıyor? biri bana bağırınca kulağım sağır oluyor [saat sesinden bile rahatsız olurum halbuki. başucumda saat durmaz. kolumdaki saatle bile uyuyamam, tıkır tıkır beynimin içine işler]. ben çok küçüktüm, bayağı küçüktüm, yıllar evvel onun babalar gününü kutlamıştım. verdiği cevabı ve diyaloğun devamını anlatmak istemiyorum. kendimi teşhir ediyormuşum gibi geliyor. bunu niye yazıyorum onu da bilmiyorum, muhtemelen üç gün sonra pişman olacağım. oysa ben ne isterdim diye düşündüm. isterdim ki onun göbeğine başımı koyayım. o da benim saçımı okşasın. aldığı nefesle benim içime güven dolsun, başım inip kalksın midesinin üstünde. aferin benim kızıma desin, aferin. ne de güzel yapamadın. ben de şaşırayım. nasıl yani?! diyeyim. yapamayışımı takdir mi ediyorsun diye hayretler içinde sorayım ona. o da desin ki, evet. ben daha da bir şaşırayım. şaşkınlıktan küçük dilimi yutayım. bu hayretim karşısında bana açıklama yapsın. beni aydınlatsın. desin ki, bir işi başardığında zaten güzel yapmışsındır öyle değil mi? yoksa nasıl başarasın? ama sen öyle güzel yapamadın ki, keşke herkes bir şeyi yapamadığında seninki gibi yapamasa. o an içime sevgi dolsa. kendimle gurur duysam. yapamayışımda bile bir güzellik var, bir de yapsam kimbilir nasıl mükemmel yaparım diye kendime gaz versem. kendimi trambolin üzerindeymiş gibi güvende hissetsem. hayatta ne kadar tehlikeli işe girişirsem girişeyim, başımın kanamayacağını, kolumun kırılmayacağını bilmenin verdiği güven hissiyle dolsam. ne de güzel yapamadım desem. aile büyüğüm bana dedi ki, bak internetten müzik indirme olayına sınır getiriyorlarmış. içimden dedim ki iyi bok yiyorlar. dışımdan dedim ki, bir zevkim o vardı, o da giderse ne yaparım bilmem artık. bunun üstüne bana dedi ki, e hayatını bir tek ona bağlama sen de. e, peki madem bağlamam. aslında ben öyle bir manayı kast etmemiştim ama bağlamam yine de, peki. futbol maçına bağlamak daha mantıklı çünkü değil mi. aradan yıllar geçti, bir daha hiç kutlamadım onun babalar gününü. kimseninkini kutlamadım. deli miyim ben ne diye kutlayayım. gerizekalı mıyım ben ne diye kutlayayım başkalarınınkini. ama galatasaray şampiyon olunca onu tebrik ettim, hiç kaçırmadım. bugün sekiz ay önce derdimi anlattığım arkadaşımla konuştum. halen ev erkeği mi olmak istiyorsun dedim. bir an ne dediğimi anlamadı. ona sekiz ay önce yaptığımız muhabbeti kısa bir özet geçtim, hatırladı. haa o olay dedi. evet o olay dedim. evet hala evde çamaşır yıkamak istiyorum dedi. ne güzel dedim. çok istikrarlısın, seni takdir ettim dedim. o bana sen hala kayıp mısın demedi. çünkü normale döndüğüm anlaşılıyordu. ama ikimiz de koskoca bir yılı pek güzel çarçur etmiştik. yine de mutsuz değildik. yani mutlu muyduk bilmiyorum ama mutsuz değildik galiba. hem mutlu olup olmadığını insan nasıl anlar ki, ben bunu bilemiyorum. sanırım üstünden bir koca yıl daha geçince şimdi mutlu muyum değil miyim idrak edebileceğim. hem yeni kıta dolaylarından bazı arkadaşlar ne demiş: baby, we'll be fine/all we've gotta do is be brave and be kind. e ben de öyle olayım madem. napalım. olalım. yazıyı içimden üçüncü tekil kişi kullanarak yazmak geçti. birinci tekil kişi fazla korkunç gelmişti. yazdım bitti ama hala gözüme korkunç görünüyor.
2 yorum:
o bazı arkadaşlar take a forty-five minute shower and kiss the mirror da diyorlar.(güzel şarkılardaki be kind vurgusuna ne demeli bu arada?)
şarkı indirme yasağı konusunda yabancı albumleri yasak kapsamına alamaycaklarını düşünmek istiyorum
hakikaten ne de güzel "be kind" diyor. su gibi akıp gidiyor.
ben yabancı albümleri isteseler de yasaklayamayacaklarını düşünüyorum ama yine de belli mi olur demekten kendimi alamıyorum. ne de olsa youtube'u kapatan insanlar söz konusu.
Yorum Gönder