21 Ekim 2011 Cuma

alnının teriyle para kazanmak/ baba torpiliyle iş bulmak/ bir yere kapağı atmak.

bugün okuldan eve dönmek üzere otobüse bindim ve başımı cama yasladım. zaten hayatımın hatırı sayılır bir kısmı otobüslerde uyuyarak geçtiği için bu duruma alışkınım. okul-ev arasındaki uzak mesafe beni bitiriyor, her gün ulaşıma harcadığım süreyi düşündükçe hem öfkeleniyorum hem de yapabileceğim bir şey olmadığını biliyorum. bugün de yine eve gitmek için binmem gereken iki vesaitten ilkine bindim ve camdan dışarıyı izlemeye koyuldum. sonra arkamda oturan iki çocuğun konuşmalarına kulak misafiri oldum. toplu taşıma araçlarında böyle şeyler oluyor, hiç tanımadığın insanların konuşmalarına kulak misafiri oluyorsun. kendimi öyle durumlarda kötü hissediyorum, suçluluk duygusuna kapılıyorum. ama yine de kimi zaman kulak misafiri olma haline karşı koyamıyorum. arkamdaki iki çocuğun da konuşmalarını duyunca elimde olmadan dinlemeye başladım. yakaladığım yerinde biri diğerine, "hayatta bazen seni mutsuz eden işleri yapmak durumunda kalıyorsun" diyordu. sanırım tam da bu kısım ilgimi çekti ve ben de sohbeti dinlemeye başladım. diğeri de "öyle tabi abi ya" diye onayladı. sonra büyük bir firmadan bahsetmeye başladılar. benim de bu yaz staj için başvurduğum ama bana olumsuz olarak bile geri dönmeyen büyük bir kuruluş. bölümde tanıdığım herkes tabir-i caizse oraya "kapak atmak" istiyor. bu çocuklar da oraya kapak atsak ne güzel olur falan diye konuşuyorlar. milletteki pragmatik yaklaşımlar beni kimi zaman deli ediyor. bense bunları dile getirince kötü olacağımı bildiğimden dile getirmiyorum. bu konuda kendimi pek iyi ifade edemediği biliyorum, o yüzden aklımdan geçenleri paylaşmıyorum. yanlış anlaşılma ihtimalim çok fazla çünkü. geçen gün bir arkadaşa bunları anlatır gibi oldum, "kariyer yapma konusunda muhalif bir insansın galiba?" diye kendince bana laf çarptı. benim demek istediğim onun anladığı bir muhalefet değildi. ben ömrümüzü getiri/emek oranı çok çok düşük olarak geçirmemiz muhtemel bir geleceğe karşı çıkıyorum, hepsi bu. getiri derken de bahsettiğim maddi getiri değil, o da var tabii ama asıl manevi getiriyi kastediyorum.

geçen hafta enerji bakanı mesaî saatleri sabah altıya çekilsin dedi. sanmıyorum ama hadi oldu diyelim, sanıyor musun ki o mesaî saati 08:00-17:00 yerine 06:00-15:00 olsun. olacağı nedir söyleyeyim, 06:00-17:00. insan emeğini sömürme üzerine kurulu bu sistem beni beğense ne olur, beğenmese ne olur demek isterdim, keşke diyebilsem ama diyemiyorum çünkü hayatımı idame ettirebilmek için para kazanmak zorundayım. ama sistem bok gibi, bunu da biliyorum. staj yaptığım fabrikadaki mesaî saatleri 07:45-17:30. özel sektör eşek gibi çalıştırıyor adamı. bir de üretimi gece de durmayan bir fabrikaysa -ki çoğunluğu öyle- belli periyotlarda gece vardiyasına kalıyorsun falan. benim gördüğüm şu, şanslı belli bir azınlık haricinde, bu ülkede para kazanmak işçiye de zor öğretmene de memura da mühendise de.

otobüsteki çocuklar bahsettiğim büyük firmaya staj için başvurmuşlar (tıpkı benim gibi), onlara da dönen olmamış. başvurular, "kontenjanlarımız dolmuştur" ibaresiyle açılıyor. kontenjanlar doluyor, çünkü her yer torpille işliyor. bir yerden sonra okul-mokul önemli değil, baba/amca/dayı torpilin olacak. zaten orada staj yapan arkadaşlarımın hepsi de tanıdık vasıtasıyla kabul edildiler. onlara da kızmıyorum ki. ülkede böyle bir düzen var. adamlar approximately 4.0 olan arkadaşımı bile kabul etmedikleri zaman yuh artık dedik, sonra da kabullendik. bunu başkasından duysam inanmam ama bizzat şahit olduğum için tuhaf geliyor. len neredeyse 4.0'lık öğrenciyi almıyorsunuz da kimi alıyorsunuz birader diyesim geliyor.

arkamdaki çocuklar konuşmaya devam ediyor. bir tanesi dağın başındaki bir fabikaya, gebze'ye her gün gidip gelmiş yaz boyunca. sabah 5.30'da kalkıyordum diyor. ben de öyle kalkıyordum. böyle hayat mı geçer diye isyan edesim geliyor ama sonra işçilerin, teknisyenlerin, ülkedeki birçok çalışanın böyle yaşadığı aklıma geliyor ve isyan edecek hakkı kendimde bulamıyorum. işin kötüsü bu işler dünyanın her yerinde böyle işliyor. avrupa'da işçilerin sosyal hakları bizden çok daha iyi olabilir ancak bu çalışma mesaisinin az olduğu anlamına gelmez. gerçi eskiden daha çokmuş, uzun mücadeleler sonucunda şimdiki haline indirmeyi başarmışlar. bu sistemin kendisiyle ilgili sanırım. "sistem" derken neyi kastettiğimi açıkçası ben de pek bilmiyorum ama insanı köle gibi çalışmaya zorlayan, bütün bir gün fiziksel olarak yıprandıktan sonra ancak iki-üç simit, bir de ayran alacak parayı kazandıran şeyden bahsediyorum. gözümle gördüm, alnının teriyle para kazanmak denilen şey mecaz değilmiş, bizzat alın terinin kendisiymiş. çalışanların boynundan şıpır şıpır sular damlarken hayatın ne kadar zor olduğunu düşündüğüm aklıma geliyor. bütün arkadaşlarım aynı şeyi düşünmüş. feminist damarımı bir kenara bırakıp, bu işlerin kadınlara göre olmadığını düşündüm. sonra kendime kızdım, olur mu öyle şey dedim ama sonra tekrar bana göre değil dedim. zaten bana göre olsa kaç yazar, üretim ortamında kadın istemiyorlar ki. başımdaki mühendis bana demişti ki, ben senin yerinde olsam ya akademisyen olmaya kasarım ya da ar-ge'ye kapağı atmaya bakarım. okul başlayınca bir baktım, bütün kızlar aynı şeyin peşinde. vay anasını herkes akademisyen olacak! yahu sanayide kim çalışacak o zaman? kime sorsan üniversitede kalacak. şimdi asıl rekabet bu "piyasada" dönüyor. ben sıramı savdım, akademi ortalama istiyor, o da bende yok hacı. anca "kapak atma" olayına kaldık. bu deyimden de artık midem bulanıyor, iğreniyorum. kapak atmanın içine tüküreyim. öfkeliyim.

2 Ekim 2011 Pazar

bir şeyi bekleme hali

bir şeyi heyecanla ve merakla bekleme hissini seviyorum. bu hal, insanı yaşama bağlayan şeylerden biri. kötü geçen bir sınavın sonucunu beklemek değil ama umutlu olduğun bir başvurunun sonucunu beklemek, bir arkadaşından mail beklemek, bir kargoyu beklemek, bir filmin vizyona girişini beklemek, bir konseri beklemek ya da önemli olan bir tarihi beklemek vs. beni memnun ediyor. elbette ki mühim olan netice, ancak o sürecin bana verdiği ilerleme gücünü önemsiyorum. devam etmek için bir sebep daha oluyor. bu da az bir şey mi diye soruyorum kendime, asla az değil. her daim beklediğim bir şeyler olsa ne güzel olurdu. beklediğim bir telefon var ve aşağı yukarı kaçta çalacağını biliyorum. vakit yaklaştıkça heyecanlanıyorum, kalbim çarpmaya başlıyor, sonra ben bunun ne güzel bir şey olduğunu düşünüyorum.
***
bu aralar beklediğim bir film var, another earth. tesadüfen rastgeldim ve haftada bir açıp trailer'ını izliyorum. iyi mi kötü mi bilmiyorum, belki de izleyince beğenmeyeceğim. bu olasılık gayet mümkün. ama yine de konusunu okuyunca, görüntüleri izleyince heyecanlanmaktan kendimi alamıyorum. başka bir dünyanın daha olduğunu keşfeden insanları anlatan apokaliptik bir film deniyor. fragmanın sonunda bir sahne var, filmin kahramanı yaşadığımız dünyadan diğer dünyaya bakıyor. diğer dünya ay gibi yuvarlak, beyaz bulutumsu, parlıyor. bu sahneyi sadece trailer'da görmek bile beni etkiledi. içimde bir his, bu filmin üzerimde children of men gibi bir etki bırakacağını söylüyor. bilemiyorum, ben gördüğüm kadarından o karamsar ama aynı zamanda da umut vaad eden havayı aldım. trailer'da da the cinematic orchestra'dan to built a home'u kullanmışlar. sanırım bu filmi seveceğim.

etkinliklerimize tüm çocuklarımızı bekliyoruz

yılın her günü ve her haftası belirli günler ve haftalardan bir seçme. mesela şimdi yeni bir belirli gün ve hafta seçmeye kalksalar, bu iş nasıl olacak ki? her gün dolu arkadaşım, hepsi kapılmış. bu kadar çok belirli gün ve hafta mı olur? bizim zamanımızda yerli malı haftası, öğretmenler günü, tiyatrolar günü, diğer resmi bayramlar, efendime söyleyim atatürk'ün ankara'ya gelişi (ankaralı olunca bu çok önemli oluyor ilkokulda), sonracığıma kızılay haftası, yeşilay haftası falan vardı. hepi topu bu kadar. öğretmenimiz "şu günü anlatan yazı hazırlayın, şiir getirin" derdi, getirirdik. tiyatrolar gününde bizi ücretsiz olarak tiyatroya götürürlerdi, yerli malı haftası herkesin malumu, bir şeyler yerdik falan. dün belediye otobüsünün camında gördüğüm üzere, 1-7 ekim tarihleri arası da camiler haftasıymış.


hiç fotoğraf çeken bir insan değilimdir ama bu sefer dayanamadım, çektim. yaşasın camiye gidiyorum. sonunda da ünlem var, doğrusu şu: yaşasın camiye gidiyorum! devamında da şöyle diyor: "camiyi seviyorum. gün boyu sürecek etkinliklerimize tüm çocuklarımızı bekliyoruz." bir de internet adresi yazılı afişte, camiyiseviyorum.com. girince sizi dini bir müzik karşılıyor: "müslümanın kıblesi / kabe'nin bir şubesi/ huzur sevgi köşesi / camiye gidiyorum"
***
bazen düşünürdüm, anneannem iyi ki yaşamıyor diye; kadın şimdiki halimi görüp kahrolurdu. fakat dünden sonra başka bir şey daha düşünmeye başladım, bizim zamanımızda da camiler haftası olsaydı böyle mi olurduk?

neyse, bu vesileyle herkesin camiler haftasını kutluyorum.

28 Eylül 2011 Çarşamba

another one goes by

The Walkmen - Another One Goes By by Hilla Oz

otobüs beklerken fark ettim, ben bu anı daha önce yaşamıştım. bu yerde, bu zamanda, tam da bu şekilde daha önce de bulunmuştum. bundan emindim. başımı çevirdiğimde karşımda duran ağaç, hemen yanımda otobüs bekleyen insanlar, sırtımdaki çanta, boynumdaki ve belimdeki bu ağrı... hepsi öyle tanıdık ki. sanki bu anı hiç sekteye uğramamış bir zaman dilimi boyunca tekrarlıyorum gibi hissettim. bitince başa sarılıyor, sürekli repeat'te. sanki hep bu tişörtü ve pantolonu giymişim, önümde duran kişi daha önce de önümde durmuş, yoldan geçen arabalar başka bir gün aynı saatte yine oradan, aynı sırada geçmiş, bunun gibi şeyler işte. ben kulağımda çalan şarkıya ayağımla ritm tutarken dinlenecek ne kadar güzel şarkılar olduğunu düşünüyorum. dinlemediğim ya da henüz yazılmamış ne de güzel şarkılar vardır kim bilir. hepsini dinlemek isterim. böyle güzel şarkılar varken hayata küsmem imkansız. bazen gerçekten küsmek istiyorum ama ne kadar zorlarsam zorlayım yapamıyorum. tam küser gibi oluyorum, biri çıkıyor bir şey diyor, bir olay oluyor; sonra ben yine yaşamın güzelliğini fark ediyorum. işte biri daha gidiyor, bir fırsat daha kaçıyor diyor şarkıda, ben olsun diyorum, başka bir tanesi çıkar karşına. iyimser miyim, hiç değilim. ama hiç ummadığım anlarda başıma ilginç şeyler gelmesini tecrübe ettiğimden olsa gerek, yaşamın özüne olan inancım tükenmiyor. mutsuz muyum diye düşünüyorum. çok kızdığım şeyler var ama mutsuz değilim diyorum. mutsuz olmamak mutlu olmak demek değil; ama en azından mutsuz olmamak demek diyorum kendime. saatime bakıyorum ve dünyanın çeşitli yerlerinde saatin kaç olduğunu hesaplıyorum. burada hava soğudu, başka bir yerde nasıl olabileceğini hayal ediyorum. güneşli ve sıcak. evet, güneşli ve sıcak yerler biliyorum. ama benim şehrim yine varsayılan havasına döndü. güneşli günlerin hiç bitmeyeceğini sanmıştım. niye bu yaz öyle bir kanıya kapılmışım bilmiyorum ama gerçekten de güneşli günlerin hiç bitmeyeceğini düşünmüşüm. öyle ki hava tekrar griye dönünce ve bulutlar görününce şaşırıp kaldım. bildiğim bir ülke var, kesin orada hava günlük güneşlik. işte şarkıda yine diyor, "biri daha gidiyor." ben böyle sözlere dayanamıyorum, hemen gözlerim doluyor. gerçi bu şarkıda dolmadı çünkü şarkının insana dinginlik veren bir havası var. üzülmedim ama içim özlemle doldu. günler geçtikçe zihnimden seslerin ve kokuların kaybolduğunu fark ediyorum. böyle şarkılar bana bunları düşündürüyor, sonra da her şeyi hatırlayabilmek için gözümü kapıyorum. anıların bir yerden sonra sanki bir başkasınınmış gibi uzak gelmesini chungking express filmindeki karakterin söylediği bir şeyle bağdaştırıyorum. sanırım gerçekten de bütün anıların son kullanma tarihi var. bunu kabullenmek özlemimi iyice arttırıyor. zihnim resmen günler tarafından yeniyor, kemiriliyor. geriye kalan karşımdaki ağaç, yolun kenarındaki çöp kutusu, otobüs bekleyen bu insanlar oluyor. şarkıdaki adam diyor ki: "bazen dışarı çıkıyorum ve önümde seni görüyorum/ öyle parlaksın ki." bu lafı söylediğinde gülümsemekten kendimi alamıyorum. öyle parlak ki bakamıyorum, gözüm kamaşıyor diye düşünüyorum.

24 Eylül 2011 Cumartesi

eski ustalar - 2: 80'lerin başında avusturya hükümeti

"bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz, ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnız kötülük ve sahtekarlık ve yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz. biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz ve düşündüğümüz doğru da ve bunu her an söylüyoruz da, dedi reger, ama biz bu alçak, sahtekar ve kötü ve yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz, dedi reger. ama bu diğer ülkeler bizi o kadar da ilgilendirmiyor, dedi reger, yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain ve budala ve sahtekar ve yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz. düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar ve yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz, dedi reger, ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık içinde seyretmek zorunda oluşumuz."

thomas bernhard. eski ustalar. yky.

23 Eylül 2011 Cuma

eski ustalar

"insanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

thomas bernhard. eski ustalar. yapı kredi yayınları.

20 Eylül 2011 Salı

patlama

bugün sabahtan beri kendimi çok kötü hissediyorum ve bu hissin birazcık bile olsa geçmesi beni rahatlatacak, biliyorum. yarın sabah uyandığımda kendimi daha iyi hissetmek istiyorum. tek istediğim bu sabaha nasıl uyandıysam, yarına da öyle uyanmak. yazarsam belki biraz rahatlarım diye düşünüyorum. anlatacağım şey bugünkü ankara patlamasıyla ilgili.

böyle şeylerin hep filmlerde olduğunu sanırdım ve başıma geleceğini tahmin etmezdim. "orada olabilirdim" ile başlayan cümleleri kurabileceğimi düşünmemiştim. bazen olur ya öyle şeyler, karşındaki abartıyor ya da amiyane tabirle yazıyor diye düşünürsün. ne yalan söyleyeyim, benim de karşımda konuşan kişinin attığını, yazdığını aklımdan geçirdiğim sohbetler olmadı değil. ancak benim şimdi anlatacağım şey gerçek. uydurduğum bir hikaye de değil, biraz değiştirip servise sunduğum bir anı da. benim anlatacağım şey, "ben bugünkü patlama yerinde ve saatinde nasıl orada olamadım?"ın hikayesi.

bugün sabah 11'de, patlamanın olduğu yerin iki sokak paralelindeki sokakta bir randevum vardı. bir süredir ertelediğim ve halletmem gereken bir iş. oraya gitmek için kumrular'a girip, patlamanın olduğu yerden geçip, ondan sonraki ikinci sokaktan dönmem gerekiyor. patlamanın olduğu yerin yakınından falan değil, bizzat o noktadan geçiyorum, benim güzergahım buydu. bugün önce o işimi halledecektim, ardından da yarın teslim etmem gereken staj raporunu bastıracaktım. sabah 9'da kalktım, kahvaltımı yaptım. tam giyinirken bölümden arkadaşım aradı. yarınki raporun telaşındaydı ve bana bir şeyler sordu. sonra da dedi ki, sen raporuna şunları şunları da ekledin mi. ben birden "aa! onlar da mı yazılacaktı?" dedim. arkadaşım herkesin son iki gündür bunu konuştuğunu; bir sürü kişinin bahsedilen şeylerin de rapora eklenmesi gerektiğini söylediğini anlattı. ben bu habere çok bozuldum ve "haydaaa! başımıza bir de bu mu çıktı şimdi?" dedim. oflayarak telefonu kapattım ve bilgisayarı açtım. yarın sabah raporu teslim etmem gerekiyordu ve son aldığım habere bakılırsa benim rapor henüz bitmemişti. bu durum çok moralimi bozdu ve gideceğim yeri arayıp, 11 olan randevu saatini öğleden sonraya kaydırabilir miyiz diye sordum. tamam dediler ve ben de arkadaşın dediği şeyleri yazmak üzere raporun başına oturdum. sonra annem bana bayağı bir söylendi işlerini son dakikaya bırakıyorsun diye. randevuyu niye iptal ettin, her şeyi böyle son dakika yapmak adetin, ben hiç böyle değilim sen kime çekmişsin bilmiyorum vs. vs. anneme raporun teslim tarihinin yarın olduğunu, bu yüzden şimdi oturup bunu tamamlamam gerektiğini anlattım ve o bu izahımı yine kendi lehine kullanmayı bildi. gördün mü bak, son dakikacısın işte diye. ardından arkadaşlarımla bir telefon trafiği başladı. sen şunu ne yaptın, bunu nasıl yapacağız, öyle mi olacak derken annem odamın kapısında kireç gibi beyaz bir yüzle belirdi. kumrular'da patlama olmuş dedi. nasıl yani dedim ve hemen televizyonun başına koştum. bayağı bir süre alevler, dumanlar, itfaiye sirenlerinden başka bir şeyi görmedim, duymadım. kumrular diyor ama bir türlü tam olarak neresinde olduğunu bilemiyorlardı. benim gideceğim yer miydi, o sokak mıydı diye panik yaptım. bir tane spiker kuruyemişçi falan dedi, aradan bir tek kuruyemişçi lafını hatırlıyorum. aman tanrım dedim, benim gideceğim yerin altında da kuruyemişçi var! hemen telefona sarıldım, orayı aradım. telefon sürekli meşgul çalıyordu ve ben kendimce orası, heralde orası diye emin oldum. heralde iki-üç dakika meşgul çaldı telefon ama bana daha uzunmuş gibi geldi. sonra birden alo sesini duydum. derin bir oh çektim. bir şeyiniz var mı dedim. sizin orada mı oldu diye sordum. biz iyiyiz, patlama paralel sokağımızda oldu dediler. patlama olması feci bir şeydi ama en azından tanıdıklarıma bir şey olmaması beni biraz rahatlattı. anneme patlamanın paralel sokakta olduğunu ilettim. bu sefer o telefona sarıldı. orada kuzeni oturuyordu ve hemen onu aradı. kuzeni patlamanın onların sokağında değil, sümer sokak girişinde olduğunu söyledi. patlama feci bir şeydi ama en azından tanıdıklarımıza bir şey olmaması bizi biraz rahatlattı. televizyonun başından ayrılmamamıza rağmen olayın bir türlü nerede olduğunu öğrenemedik. ne patlaması olduğu da belli değildi ve bu beni daha da huzursuz etti. sonra birden annem ağlamaya başladı. sen bugün oraya gidecektin diye diye ağladı. hiçbir şey diyemedim. acayip korkmuştum. annem ağlarken bir yandan da "bir de sana gitmedin diye kızdım" demeye başladı ve ağlaması şiddetlendi. ben ağlayamayacak kadar donmuşum. ne düşüneceğimi, ne diyeceğimi bilemiyordum; çünkü bu sabah oraya gidecektim. tam patlamanın olduğu yerden geçecektim. ama sonra arkadaşım aradı ve ben raporumda eksik olduğunu öğrendim ve randevumu öğleden sonraya erteledim. bir yanda kulağımda annemin son dakikacısın lafları, bir yanda orada olabilme ihtimalim, bir yanda orada olabilecek tanıdıklarım vs. vs. bir arkadaşımdan mesaj geldi, "kızım duydun mu kumrular'da patlama olmuş, yarın oradan geçecektik." diye. o an jeton düştü, evet, yarın ders kaydı yapmak için okula gideceğiz ve orası dolmuşa bindiğimiz yer. biz okula bugün de gidebilirdik, işte bu nedenle de bugün orada olabilirdik diye düşündüm. sadece ben değil, bir sürü arkadaşım, tanımadığım bir sürü öğrenci... patlamanın olduğu yer öyle bir yer ki, her şekilde orada olabilirmişim. bir sürü ankaralının da orada olmak için sebebi olabilirdi. herkes bugün orada olabilirdim diye bir cümle kurmuş olabilir; çünkü gerçekten de olabilirlerdi. ama bunları ancak şu anda ifade edebiliyorum. sabah haberleri dinlerken tek düşündüğüm bugün orada olmaya ne kadar yakın olduğumdu ve gelen bir telefonla orada değil, evde olmayı seçtiğimdi. böyle şeylerin gerçekten de filmlerde olduğunu sanırdım, meğersem değilmiş.
***
şimdi yatacağım ve yarın sabah okula gitmek için kumrular'a gidip, dolmuşa bineceğim. benim ve birçok öğrencinin her gün yaptığı gibi.

13 Eylül 2011 Salı

borges'ten beklenen 2011 basımı


iddia ediyorum; eğer borges alçaklığın evrensel tarihi'ni bugün yazmış olsaydı, deniz feneri derneği olayını da kesinlikle bir öykü olarak bu kitaba dahil ederdi.

12 Eylül 2011 Pazartesi

yourcenar'ın doğu öyküleri. ya da hür yumer.

sevdiğim biri yakın zamanda bana marguerite yourcenar'ı önerdi. o seviyorsa ben de sevebilirim diye düşündüm ve heyecanla doğu öyküleri'ni okumaya başladım. daha önce kendisini duymuştum ancak okumayı hiç düşünmemiştim. sanırım bazen itici bir güç gerekiyor. bana yourcenar'ı öneren kişi yazarı başka bir dilde okumuştu. o dil yazarın dili olan fransızca değildi ve sonuçta o da kitabı çevirisinden okumak durumunda kalmıştı. kitabın dilini bana öyle bir anlattı ki meraklandım. hem merak ettim hem de "ben türkçe'sini okuduğumda aynı hissiyatı yaşayacak mıyım?" diye şüpheye düştüm. sonuçta çeviri denilen şey, bir eserin çevrildiği dilde aldığı hali bütünüyle etkileyen bir unsurdur. hatta yegane unsur dersek abartmış olmayız. bu yüzden neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. bana doğu öyküleri'ni öneren kişi bu kitabı kendi dilinde okumuştu ve belli ki fransızca'dan onun diline bu kitap başarılı bir şekilde çevrilmişti. peki ama benim dilime de aynı güzellikte çevrilmiş miydi diye düşündüm.

kitabı özenle elime aldım. dikkatlice okumaya başladım. elimdeki şeyi sevmeye zaten hazırdım; fakat daha ilk öyküden beni bu denli etkileyebileceğine ihtimal vermemiştim. kitap öyle bir ilk öyküyle açılıyor ki bitince bir sonraki öyküye geçemiyor insan. ilk öyküyü okudum ve sonra kitabı kapattım. ertesi gün tekrar aldım elime. böylece öykü kitabı okumanın roman okumaktan daha zor olduğunu bir kez daha görmüş oldum. herkes için öyle mi bilmiyorum; ancak benim için öykü kitabı okumak daha zor. romandaki olay bütünlüğü kitabın içine girmeyi kolaylaştırıyor. öykü kitabındaysa başladığım her bir öyküyle içine girdiğim yeni atmosfer okuma hızımı sekteye uğratıyor. marguerite yourcenar'ın bu kitabında ise okuma hızımı sekteye uğratan, bunun haricinde bir de her bir öyküyü sindirmede karşılaştığım zorluk oldu.

öyküler mitolojiden, yunan tarihinden, anadolu kültüründen, dinden besleniyordu ve ben okurken hayranlıkla şaşkınlık arasında gidip geldim. açıkçası kitabı elime almadan önce, yazarın "doğu hikayeleri" deyince oryantalist bir bakış açısına sahip olup olmadığını merak etmiştim. itiraf etmem gerekir ki, eğer öyleyse bana yeni bir şey sunamayacağını düşünmüştüm. ama okuyunca kesinlikle öyle olmadığını gördüm. anlatılan birçok şeyin bana, bana bu kitabı öneren kişiye göre daha yakın geldiğini söyleyebilirim; çünkü ne de olsa anadolu kültüründen geliyoruz. o ise bütün bunlara bir batılı gözüyle bakıyor ve birçok şeyi ilk kez duyuyor. zaten bana da "içinde birkaç tane türk kahraman var" demişti. evet, o kahramanlar türk ve aynı zamanda da osmanlı. osmanlı'yla kendimi özdeşleştirebilir miyim diye düşündüm. belki bir ölçüde evet. ama bana bunu diyen kişinin kafasındaki osmanlı algısının birebir karşılığıyla değil. işin gerçeği bu konuda ne düşündüğümü ben de bilmiyorum. sanırım daha önce bu konu hakkında hiç düşünmemişim.
***

beni en çok etkileyen şeylerden biri de kitabın dili. son derece ince bir dil. şiirsel düzende ilerliyor ve akıcı. bu güzelliği kendi dilimde bu derece hissedebiliyorsam, bunun nedeni kitabın çevirmeni hür yumer'dir. böyle bir çeviri nasıl yapılır diye düşündüm. bir yerden sonra yazarı değil, sadece ve sadece çevirmeni takdir ederek okudum. insanın kendi anadilinde yazılan bir edebi metnin dilini takdir etmesi son derece normal. ancak bir çeviri eserin dilini takdir etmesi? çeviride biçim elbette ki çok önemli ancak kimi görüşler, çeviri eserde anafikre daha büyük önem atfediyor ki ben de buna büyük ölçüde katılıyorum. hani demek istediğimi şöyle örneklemek isterim; bir eseri biçimi çok güzel olmalı ya da orjinaline birebir sadık kalınmalı amacıyla bir türlü çevirememektense; anafikire sadık kalıp, biraz şekilsizce de olsa çevirmek daha iyi. bu, bir eseri hiç tanımamış olmaktan daha iyidir diye düşünüyorum. tabii ki yanlış düşünüyor olabilirim. fakat hür yumer'in çevirisi bütün bunların dışında. öyle güzel, öyle özenli ki insan bazı cümleleri dönüp bir daha okumak istiyor. hatta ekşi sözlük'te bu kitapla ilgili şöyle bir şey yazılmış: "doğu öyküleri, hür yumer türkçe'ye çevirsin diye yazılmış." bu cümle her şeyi öyle net olarak anlatıyor ki üstüne diyecek bir şey bulamıyorum. kitap anadili olan fransızca'da nasıldır bilemem, ancak türkçe'de bir çeviri eserde bu güzelliği yakalayan pek az kitap vardır diye düşünüyorum. bunu demek için bütün kitapları okumak lazım. tabii ki de böyle bir şey mümkün değil. ancak iddialı konuşmamın sebebi bir çeviri eserde bu güzelliğin kolay kolay yakalanamayacağına emin olmam. meğersem yabancı bir yazarı okura sevdirmede çevirmenin ne büyük rolü varmış. bu yüzden merak edip hür yumer'i araştırdım ve başka bir hikayeyle karşılaştım. hüzünlüydü ve onun etkisi de ayrı oldu. otuz dokuz yaşındayken kendi iradesiyle göçüp gitmiş bu dünyadan. geriye güzel çeviriler ve bir de kendine ait öykü kitabı bırakmış.

çevirmenliğin ne kadar meşakkatli ve önemli bir iş olduğunu elbette biliyordum. ancak hür yumer'in bu çevirisi bana bunu bir kez daha hatırlattı. doğu öyküleri'ni bana öneren kişi keşke bu kitabı türkçe'sinden de okuyabilseydi diye düşündüm. bu kitap onun diline nasıl çevrilmişti bilemem; ama şimdi türkçe'ye çevrildiği kadar güzel olup olmadığından şüpheliyim.

10 Eylül 2011 Cumartesi

orhan pamuk: "kazma gibi bir aksanım var"

orhan pamuk'u severim. sevgimi daha önce şurada da belirtmiştim. bu sevgi kendisinin kitaplarından ileri gelir, sonra da röportajlarını okudukça/dinledikçe pekişir. siyasi konularda söylediklerinde katılmadığım noktalar vardır. örneğin geçen referandumda neden evet denmesi gerektiğine dair verdiği röportajı hatırlıyorum ve hiç katılmadığımı biliyorum. ama onun referandumda evet vermiş olması, benim nazarımdaki iyi edebiyatçı kimliğini zerre değiştirmez. zaten değiştirse ayıp ederdim. orhan pamuk röportajlarının kendi içinde hep bir tutarlılığı vardır ve bu hoşuma gider. katılmadığım noktalar bile kendisinin evvelden söylemiş olduğu, benim kafamda yaratmış olduğu orhan pamuk algısıyla çelişmez ki bu da benim için önemli bir husustur. bütün bunları bana hatırlatan ve yazıya dökmeme sebep olan şey de kendisinin hürriyet gazetesi'nde 8 eylül tarihinde yayınlanan şu röportajı.

orhan pamuk bu röportajında şöyle bir laf etmiş: "ingilizcem iyi tabii ki ama kazma gibi bir aksanım vardır." bu cümleyi okuyunca kendimi tutamadım ve güldüm. yanlış mı okudum diye bir daha okudum, yok hayır, cidden kazma gibi demiş. adam yazar, istese kazma gibi'yi yüz farklı şekilde ifade edebilirdi ancak belli ki istememiş. ağzından öyle çıkıvermiş işte, kazma gibi. demek ki günlük yaşamında da ağzından bu tip laflar çıkıveriyor, diye düşündüm. işte illa kibar olacağım ve edebi cümleler kuracağım hali içinde olmadığı için bu adamı seviyorum.

bu laf bana orhan pamuk'un nobel'i aldıktan sonra banu güven'e verdiği röportajı anımsattı. o röportajın bir yerinde, kolej yıllarındaki arkadaş grubunu ve çevresini anlatırken, "çevremdekiler şunları şunları yapıyordu, şuralara gidiyordu. tabii ki de hepsi kız kaldırmak içindi." diye bir laf etmişti. televizyonun başında şok olduğumu hatırlıyorum. kız kaldırmak mı?! orhan pamuk gibi bir yazarın bu tabiri kullanmasına ne tepki vereceğimi bilemediğimi anımsıyorum. şaşırdığım kesindi ama kızsam mı, gülsem mi diye birkaç dakikalık bocalamadan sonra bunun hoşuma gittiğini hatırlıyorum. orhan pamuk'un ettiği lafa bak dedim, bayağı bir güldüm. normalde bu tip laflardan nefret ederim. almak/vermek/kaldırmak gibi lafları bir erkek lise çağından sonra kullanmamalı. kullandığı vakit karşımdakinden ne kadar iğrendiğimi anlatamam. kendi arkadaş çevremde de böyle şeyler olunca hoşuma gitmediğini belirtiyorum. elhamdülillah feminist damarım var, hamdolsun. ancak belki de hayatımda ilk defa bu lafın kullanılması hoşuma gitti. bunun nedeni de hiç beklemediğim birinden beni şaşırtacak bir laf duymuş olmam. bahsi geçen adam orhan pamuk yahu, nobelli yazar.

orhan pamuk'a her daim bazı eleştiriler yapılır. varlıklı bir aileden gelmesinden tutun da, elit ve burjuva bir geçmişe sahip olmasına, kolejde okumasından, halkla buluşamayan entellektüellerden biri olmasına dair bir ton şey. hep de aynı şeyler döner dolaşır, bir daha bir daha tekrarlanır. orhan pamuk hiçbir zaman ne varlıklı bir aileden geldiğini inkar etti, ne de yetişme yıllarında burjuvazinin içinde olduğunu. ancak bütün bunları hep eleştiren bir adam oldu. banu güven röportajında kolej yıllarını, oradaki arkadaş çevresini bayağı bir eleştirdiğini biliyorum. hatta oradaki çocuklara kendini yakın hissedemediğini ve bu yüzden kitaplara gömüldüğünü anlatmıştı. orhan pamuk böyle bir adam işte, elit bir sınıftan gelmesi bütün bunları yücelttiği anlamına gelmiyor. kendisine orhan kemal gibi halk adamı demiyorum elbette, ancak fil dişi kulesinde oturduğunu söylemek de kendisine haksızlık olur diye düşünüyorum. adam kazma gibi aksanım var diyor, şüphe yok ki onun kazma gibi aksanı bile son derece advanced düzeydedir fakat yine de kazma gibi diyebiliyor. sadece bu lafı bile benim romanlarını okuduğum adam ile röportajını okuduğum adamı kafamda eşleştirebilmemi sağlıyor. benim nazarımda kendisinin inandırıcılık ya da samimiyet sorunu yok.
***

bazıları yazarların röportaj vermesini, tv'ye çıkmasını, billboardlarda görünmesini tasvip etmiyor. bir noktada onlara ben de katılıyorum; ancak yaşadığımız çağda aksinin mümkün olmadığının da farkındayım. sonuçta kitap basıldıktan sonra bir ürün haline geliyor ve teoride deterjandan, gofretten, meyve suyundan farkı kalmıyor. tıpkı bunlar gibi reklamı yapılan ve yatırımcısına para kazandırması gereken bir meta oluyor. üzgünüm ama bu devirde bunun aksini beklemek gerçekdışı, bekleyen de biraz romantik olur. yalnız burada da ince bir çizgi var, reklam ama nasıl reklam? mesela elif şafak gibi mi? bahsettiğim asla elif şafak'a uygulanan reklam değil; biz o tarza itici, antipatik, hatta kusturucu diyoruz. buna nazaran orhan pamuk'ta izlenen reklam stratejisi bana daha makul geliyor. kitabı çıktığı zaman birkaç dergiye röportaj veriyor, ismi olan bir tane televizyoncuyu seçiyor ve tv röportajı veriyor vesaire. daha dozunda. sonra da ortadan kayboluyor, bir sonraki romanı çıkana kadar kendisini ortalarda pek görmüyoruz falan.