otobüs beklerken fark ettim, ben bu anı daha önce yaşamıştım. bu yerde, bu zamanda, tam da bu şekilde daha önce de bulunmuştum. bundan emindim. başımı çevirdiğimde karşımda duran ağaç, hemen yanımda otobüs bekleyen insanlar, sırtımdaki çanta, boynumdaki ve belimdeki bu ağrı... hepsi öyle tanıdık ki. sanki bu anı hiç sekteye uğramamış bir zaman dilimi boyunca tekrarlıyorum gibi hissettim. bitince başa sarılıyor, sürekli repeat'te. sanki hep bu tişörtü ve pantolonu giymişim, önümde duran kişi daha önce de önümde durmuş, yoldan geçen arabalar başka bir gün aynı saatte yine oradan, aynı sırada geçmiş, bunun gibi şeyler işte. ben kulağımda çalan şarkıya ayağımla ritm tutarken dinlenecek ne kadar güzel şarkılar olduğunu düşünüyorum. dinlemediğim ya da henüz yazılmamış ne de güzel şarkılar vardır kim bilir. hepsini dinlemek isterim. böyle güzel şarkılar varken hayata küsmem imkansız. bazen gerçekten küsmek istiyorum ama ne kadar zorlarsam zorlayım yapamıyorum. tam küser gibi oluyorum, biri çıkıyor bir şey diyor, bir olay oluyor; sonra ben yine yaşamın güzelliğini fark ediyorum. işte biri daha gidiyor, bir fırsat daha kaçıyor diyor şarkıda, ben olsun diyorum, başka bir tanesi çıkar karşına. iyimser miyim, hiç değilim. ama hiç ummadığım anlarda başıma ilginç şeyler gelmesini tecrübe ettiğimden olsa gerek, yaşamın özüne olan inancım tükenmiyor. mutsuz muyum diye düşünüyorum. çok kızdığım şeyler var ama mutsuz değilim diyorum. mutsuz olmamak mutlu olmak demek değil; ama en azından mutsuz olmamak demek diyorum kendime. saatime bakıyorum ve dünyanın çeşitli yerlerinde saatin kaç olduğunu hesaplıyorum. burada hava soğudu, başka bir yerde nasıl olabileceğini hayal ediyorum. güneşli ve sıcak. evet, güneşli ve sıcak yerler biliyorum. ama benim şehrim yine varsayılan havasına döndü. güneşli günlerin hiç bitmeyeceğini sanmıştım. niye bu yaz öyle bir kanıya kapılmışım bilmiyorum ama gerçekten de güneşli günlerin hiç bitmeyeceğini düşünmüşüm. öyle ki hava tekrar griye dönünce ve bulutlar görününce şaşırıp kaldım. bildiğim bir ülke var, kesin orada hava günlük güneşlik. işte şarkıda yine diyor, "biri daha gidiyor." ben böyle sözlere dayanamıyorum, hemen gözlerim doluyor. gerçi bu şarkıda dolmadı çünkü şarkının insana dinginlik veren bir havası var. üzülmedim ama içim özlemle doldu. günler geçtikçe zihnimden seslerin ve kokuların kaybolduğunu fark ediyorum. böyle şarkılar bana bunları düşündürüyor, sonra da her şeyi hatırlayabilmek için gözümü kapıyorum. anıların bir yerden sonra sanki bir başkasınınmış gibi uzak gelmesini chungking express filmindeki karakterin söylediği bir şeyle bağdaştırıyorum. sanırım gerçekten de bütün anıların son kullanma tarihi var. bunu kabullenmek özlemimi iyice arttırıyor. zihnim resmen günler tarafından yeniyor, kemiriliyor. geriye kalan karşımdaki ağaç, yolun kenarındaki çöp kutusu, otobüs bekleyen bu insanlar oluyor. şarkıdaki adam diyor ki: "bazen dışarı çıkıyorum ve önümde seni görüyorum/ öyle parlaksın ki." bu lafı söylediğinde gülümsemekten kendimi alamıyorum. öyle parlak ki bakamıyorum, gözüm kamaşıyor diye düşünüyorum.
28 Eylül 2011 Çarşamba
24 Eylül 2011 Cumartesi
eski ustalar - 2: 80'lerin başında avusturya hükümeti
"bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz, ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnız kötülük ve sahtekarlık ve yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz. biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz ve düşündüğümüz doğru da ve bunu her an söylüyoruz da, dedi reger, ama biz bu alçak, sahtekar ve kötü ve yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz, dedi reger. ama bu diğer ülkeler bizi o kadar da ilgilendirmiyor, dedi reger, yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain ve budala ve sahtekar ve yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz. düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar ve yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz, dedi reger, ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık içinde seyretmek zorunda oluşumuz."
thomas bernhard. eski ustalar. yky.
thomas bernhard. eski ustalar. yky.
23 Eylül 2011 Cuma
eski ustalar
"insanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."thomas bernhard. eski ustalar. yapı kredi yayınları.
20 Eylül 2011 Salı
patlama
bugün sabahtan beri kendimi çok kötü hissediyorum ve bu hissin birazcık bile olsa geçmesi beni rahatlatacak, biliyorum. yarın sabah uyandığımda kendimi daha iyi hissetmek istiyorum. tek istediğim bu sabaha nasıl uyandıysam, yarına da öyle uyanmak. yazarsam belki biraz rahatlarım diye düşünüyorum. anlatacağım şey bugünkü ankara patlamasıyla ilgili.
böyle şeylerin hep filmlerde olduğunu sanırdım ve başıma geleceğini tahmin etmezdim. "orada olabilirdim" ile başlayan cümleleri kurabileceğimi düşünmemiştim. bazen olur ya öyle şeyler, karşındaki abartıyor ya da amiyane tabirle yazıyor diye düşünürsün. ne yalan söyleyeyim, benim de karşımda konuşan kişinin attığını, yazdığını aklımdan geçirdiğim sohbetler olmadı değil. ancak benim şimdi anlatacağım şey gerçek. uydurduğum bir hikaye de değil, biraz değiştirip servise sunduğum bir anı da. benim anlatacağım şey, "ben bugünkü patlama yerinde ve saatinde nasıl orada olamadım?"ın hikayesi.
bugün sabah 11'de, patlamanın olduğu yerin iki sokak paralelindeki sokakta bir randevum vardı. bir süredir ertelediğim ve halletmem gereken bir iş. oraya gitmek için kumrular'a girip, patlamanın olduğu yerden geçip, ondan sonraki ikinci sokaktan dönmem gerekiyor. patlamanın olduğu yerin yakınından falan değil, bizzat o noktadan geçiyorum, benim güzergahım buydu. bugün önce o işimi halledecektim, ardından da yarın teslim etmem gereken staj raporunu bastıracaktım. sabah 9'da kalktım, kahvaltımı yaptım. tam giyinirken bölümden arkadaşım aradı. yarınki raporun telaşındaydı ve bana bir şeyler sordu. sonra da dedi ki, sen raporuna şunları şunları da ekledin mi. ben birden "aa! onlar da mı yazılacaktı?" dedim. arkadaşım herkesin son iki gündür bunu konuştuğunu; bir sürü kişinin bahsedilen şeylerin de rapora eklenmesi gerektiğini söylediğini anlattı. ben bu habere çok bozuldum ve "haydaaa! başımıza bir de bu mu çıktı şimdi?" dedim. oflayarak telefonu kapattım ve bilgisayarı açtım. yarın sabah raporu teslim etmem gerekiyordu ve son aldığım habere bakılırsa benim rapor henüz bitmemişti. bu durum çok moralimi bozdu ve gideceğim yeri arayıp, 11 olan randevu saatini öğleden sonraya kaydırabilir miyiz diye sordum. tamam dediler ve ben de arkadaşın dediği şeyleri yazmak üzere raporun başına oturdum. sonra annem bana bayağı bir söylendi işlerini son dakikaya bırakıyorsun diye. randevuyu niye iptal ettin, her şeyi böyle son dakika yapmak adetin, ben hiç böyle değilim sen kime çekmişsin bilmiyorum vs. vs. anneme raporun teslim tarihinin yarın olduğunu, bu yüzden şimdi oturup bunu tamamlamam gerektiğini anlattım ve o bu izahımı yine kendi lehine kullanmayı bildi. gördün mü bak, son dakikacısın işte diye. ardından arkadaşlarımla bir telefon trafiği başladı. sen şunu ne yaptın, bunu nasıl yapacağız, öyle mi olacak derken annem odamın kapısında kireç gibi beyaz bir yüzle belirdi. kumrular'da patlama olmuş dedi. nasıl yani dedim ve hemen televizyonun başına koştum. bayağı bir süre alevler, dumanlar, itfaiye sirenlerinden başka bir şeyi görmedim, duymadım. kumrular diyor ama bir türlü tam olarak neresinde olduğunu bilemiyorlardı. benim gideceğim yer miydi, o sokak mıydı diye panik yaptım. bir tane spiker kuruyemişçi falan dedi, aradan bir tek kuruyemişçi lafını hatırlıyorum. aman tanrım dedim, benim gideceğim yerin altında da kuruyemişçi var! hemen telefona sarıldım, orayı aradım. telefon sürekli meşgul çalıyordu ve ben kendimce orası, heralde orası diye emin oldum. heralde iki-üç dakika meşgul çaldı telefon ama bana daha uzunmuş gibi geldi. sonra birden alo sesini duydum. derin bir oh çektim. bir şeyiniz var mı dedim. sizin orada mı oldu diye sordum. biz iyiyiz, patlama paralel sokağımızda oldu dediler. patlama olması feci bir şeydi ama en azından tanıdıklarıma bir şey olmaması beni biraz rahatlattı. anneme patlamanın paralel sokakta olduğunu ilettim. bu sefer o telefona sarıldı. orada kuzeni oturuyordu ve hemen onu aradı. kuzeni patlamanın onların sokağında değil, sümer sokak girişinde olduğunu söyledi. patlama feci bir şeydi ama en azından tanıdıklarımıza bir şey olmaması bizi biraz rahatlattı. televizyonun başından ayrılmamamıza rağmen olayın bir türlü nerede olduğunu öğrenemedik. ne patlaması olduğu da belli değildi ve bu beni daha da huzursuz etti. sonra birden annem ağlamaya başladı. sen bugün oraya gidecektin diye diye ağladı. hiçbir şey diyemedim. acayip korkmuştum. annem ağlarken bir yandan da "bir de sana gitmedin diye kızdım" demeye başladı ve ağlaması şiddetlendi. ben ağlayamayacak kadar donmuşum. ne düşüneceğimi, ne diyeceğimi bilemiyordum; çünkü bu sabah oraya gidecektim. tam patlamanın olduğu yerden geçecektim. ama sonra arkadaşım aradı ve ben raporumda eksik olduğunu öğrendim ve randevumu öğleden sonraya erteledim. bir yanda kulağımda annemin son dakikacısın lafları, bir yanda orada olabilme ihtimalim, bir yanda orada olabilecek tanıdıklarım vs. vs. bir arkadaşımdan mesaj geldi, "kızım duydun mu kumrular'da patlama olmuş, yarın oradan geçecektik." diye. o an jeton düştü, evet, yarın ders kaydı yapmak için okula gideceğiz ve orası dolmuşa bindiğimiz yer. biz okula bugün de gidebilirdik, işte bu nedenle de bugün orada olabilirdik diye düşündüm. sadece ben değil, bir sürü arkadaşım, tanımadığım bir sürü öğrenci... patlamanın olduğu yer öyle bir yer ki, her şekilde orada olabilirmişim. bir sürü ankaralının da orada olmak için sebebi olabilirdi. herkes bugün orada olabilirdim diye bir cümle kurmuş olabilir; çünkü gerçekten de olabilirlerdi. ama bunları ancak şu anda ifade edebiliyorum. sabah haberleri dinlerken tek düşündüğüm bugün orada olmaya ne kadar yakın olduğumdu ve gelen bir telefonla orada değil, evde olmayı seçtiğimdi. böyle şeylerin gerçekten de filmlerde olduğunu sanırdım, meğersem değilmiş.
***
şimdi yatacağım ve yarın sabah okula gitmek için kumrular'a gidip, dolmuşa bineceğim. benim ve birçok öğrencinin her gün yaptığı gibi.
böyle şeylerin hep filmlerde olduğunu sanırdım ve başıma geleceğini tahmin etmezdim. "orada olabilirdim" ile başlayan cümleleri kurabileceğimi düşünmemiştim. bazen olur ya öyle şeyler, karşındaki abartıyor ya da amiyane tabirle yazıyor diye düşünürsün. ne yalan söyleyeyim, benim de karşımda konuşan kişinin attığını, yazdığını aklımdan geçirdiğim sohbetler olmadı değil. ancak benim şimdi anlatacağım şey gerçek. uydurduğum bir hikaye de değil, biraz değiştirip servise sunduğum bir anı da. benim anlatacağım şey, "ben bugünkü patlama yerinde ve saatinde nasıl orada olamadım?"ın hikayesi.
bugün sabah 11'de, patlamanın olduğu yerin iki sokak paralelindeki sokakta bir randevum vardı. bir süredir ertelediğim ve halletmem gereken bir iş. oraya gitmek için kumrular'a girip, patlamanın olduğu yerden geçip, ondan sonraki ikinci sokaktan dönmem gerekiyor. patlamanın olduğu yerin yakınından falan değil, bizzat o noktadan geçiyorum, benim güzergahım buydu. bugün önce o işimi halledecektim, ardından da yarın teslim etmem gereken staj raporunu bastıracaktım. sabah 9'da kalktım, kahvaltımı yaptım. tam giyinirken bölümden arkadaşım aradı. yarınki raporun telaşındaydı ve bana bir şeyler sordu. sonra da dedi ki, sen raporuna şunları şunları da ekledin mi. ben birden "aa! onlar da mı yazılacaktı?" dedim. arkadaşım herkesin son iki gündür bunu konuştuğunu; bir sürü kişinin bahsedilen şeylerin de rapora eklenmesi gerektiğini söylediğini anlattı. ben bu habere çok bozuldum ve "haydaaa! başımıza bir de bu mu çıktı şimdi?" dedim. oflayarak telefonu kapattım ve bilgisayarı açtım. yarın sabah raporu teslim etmem gerekiyordu ve son aldığım habere bakılırsa benim rapor henüz bitmemişti. bu durum çok moralimi bozdu ve gideceğim yeri arayıp, 11 olan randevu saatini öğleden sonraya kaydırabilir miyiz diye sordum. tamam dediler ve ben de arkadaşın dediği şeyleri yazmak üzere raporun başına oturdum. sonra annem bana bayağı bir söylendi işlerini son dakikaya bırakıyorsun diye. randevuyu niye iptal ettin, her şeyi böyle son dakika yapmak adetin, ben hiç böyle değilim sen kime çekmişsin bilmiyorum vs. vs. anneme raporun teslim tarihinin yarın olduğunu, bu yüzden şimdi oturup bunu tamamlamam gerektiğini anlattım ve o bu izahımı yine kendi lehine kullanmayı bildi. gördün mü bak, son dakikacısın işte diye. ardından arkadaşlarımla bir telefon trafiği başladı. sen şunu ne yaptın, bunu nasıl yapacağız, öyle mi olacak derken annem odamın kapısında kireç gibi beyaz bir yüzle belirdi. kumrular'da patlama olmuş dedi. nasıl yani dedim ve hemen televizyonun başına koştum. bayağı bir süre alevler, dumanlar, itfaiye sirenlerinden başka bir şeyi görmedim, duymadım. kumrular diyor ama bir türlü tam olarak neresinde olduğunu bilemiyorlardı. benim gideceğim yer miydi, o sokak mıydı diye panik yaptım. bir tane spiker kuruyemişçi falan dedi, aradan bir tek kuruyemişçi lafını hatırlıyorum. aman tanrım dedim, benim gideceğim yerin altında da kuruyemişçi var! hemen telefona sarıldım, orayı aradım. telefon sürekli meşgul çalıyordu ve ben kendimce orası, heralde orası diye emin oldum. heralde iki-üç dakika meşgul çaldı telefon ama bana daha uzunmuş gibi geldi. sonra birden alo sesini duydum. derin bir oh çektim. bir şeyiniz var mı dedim. sizin orada mı oldu diye sordum. biz iyiyiz, patlama paralel sokağımızda oldu dediler. patlama olması feci bir şeydi ama en azından tanıdıklarıma bir şey olmaması beni biraz rahatlattı. anneme patlamanın paralel sokakta olduğunu ilettim. bu sefer o telefona sarıldı. orada kuzeni oturuyordu ve hemen onu aradı. kuzeni patlamanın onların sokağında değil, sümer sokak girişinde olduğunu söyledi. patlama feci bir şeydi ama en azından tanıdıklarımıza bir şey olmaması bizi biraz rahatlattı. televizyonun başından ayrılmamamıza rağmen olayın bir türlü nerede olduğunu öğrenemedik. ne patlaması olduğu da belli değildi ve bu beni daha da huzursuz etti. sonra birden annem ağlamaya başladı. sen bugün oraya gidecektin diye diye ağladı. hiçbir şey diyemedim. acayip korkmuştum. annem ağlarken bir yandan da "bir de sana gitmedin diye kızdım" demeye başladı ve ağlaması şiddetlendi. ben ağlayamayacak kadar donmuşum. ne düşüneceğimi, ne diyeceğimi bilemiyordum; çünkü bu sabah oraya gidecektim. tam patlamanın olduğu yerden geçecektim. ama sonra arkadaşım aradı ve ben raporumda eksik olduğunu öğrendim ve randevumu öğleden sonraya erteledim. bir yanda kulağımda annemin son dakikacısın lafları, bir yanda orada olabilme ihtimalim, bir yanda orada olabilecek tanıdıklarım vs. vs. bir arkadaşımdan mesaj geldi, "kızım duydun mu kumrular'da patlama olmuş, yarın oradan geçecektik." diye. o an jeton düştü, evet, yarın ders kaydı yapmak için okula gideceğiz ve orası dolmuşa bindiğimiz yer. biz okula bugün de gidebilirdik, işte bu nedenle de bugün orada olabilirdik diye düşündüm. sadece ben değil, bir sürü arkadaşım, tanımadığım bir sürü öğrenci... patlamanın olduğu yer öyle bir yer ki, her şekilde orada olabilirmişim. bir sürü ankaralının da orada olmak için sebebi olabilirdi. herkes bugün orada olabilirdim diye bir cümle kurmuş olabilir; çünkü gerçekten de olabilirlerdi. ama bunları ancak şu anda ifade edebiliyorum. sabah haberleri dinlerken tek düşündüğüm bugün orada olmaya ne kadar yakın olduğumdu ve gelen bir telefonla orada değil, evde olmayı seçtiğimdi. böyle şeylerin gerçekten de filmlerde olduğunu sanırdım, meğersem değilmiş.
***
şimdi yatacağım ve yarın sabah okula gitmek için kumrular'a gidip, dolmuşa bineceğim. benim ve birçok öğrencinin her gün yaptığı gibi.
13 Eylül 2011 Salı
borges'ten beklenen 2011 basımı
12 Eylül 2011 Pazartesi
yourcenar'ın doğu öyküleri. ya da hür yumer.
sevdiğim biri yakın zamanda bana marguerite yourcenar'ı önerdi. o seviyorsa ben de sevebilirim diye düşündüm ve heyecanla doğu öyküleri'ni okumaya başladım. daha önce kendisini duymuştum ancak okumayı hiç düşünmemiştim. sanırım bazen itici bir güç gerekiyor. bana yourcenar'ı öneren kişi yazarı başka bir dilde okumuştu. o dil yazarın dili olan fransızca değildi ve sonuçta o da kitabı çevirisinden okumak durumunda kalmıştı. kitabın dilini bana öyle bir anlattı ki meraklandım. hem merak ettim hem de "ben türkçe'sini okuduğumda aynı hissiyatı yaşayacak mıyım?" diye şüpheye düştüm. sonuçta çeviri denilen şey, bir eserin çevrildiği dilde aldığı hali bütünüyle etkileyen bir unsurdur. hatta yegane unsur dersek abartmış olmayız. bu yüzden neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. bana doğu öyküleri'ni öneren kişi bu kitabı kendi dilinde okumuştu ve belli ki fransızca'dan onun diline bu kitap başarılı bir şekilde çevrilmişti. peki ama benim dilime de aynı güzellikte çevrilmiş miydi diye düşündüm.
kitabı özenle elime aldım. dikkatlice okumaya başladım. elimdeki şeyi sevmeye zaten hazırdım; fakat daha ilk öyküden beni bu denli etkileyebileceğine ihtimal vermemiştim. kitap öyle bir ilk öyküyle açılıyor ki bitince bir sonraki öyküye geçemiyor insan. ilk öyküyü okudum ve sonra kitabı kapattım. ertesi gün tekrar aldım elime. böylece öykü kitabı okumanın roman okumaktan daha zor olduğunu bir kez daha görmüş oldum. herkes için öyle mi bilmiyorum; ancak benim için öykü kitabı okumak daha zor. romandaki olay bütünlüğü kitabın içine girmeyi kolaylaştırıyor. öykü kitabındaysa başladığım her bir öyküyle içine girdiğim yeni atmosfer okuma hızımı sekteye uğratıyor. marguerite yourcenar'ın bu kitabında ise okuma hızımı sekteye uğratan, bunun haricinde bir de her bir öyküyü sindirmede karşılaştığım zorluk oldu.
beni en çok etkileyen şeylerden biri de kitabın dili. son derece ince bir dil. şiirsel düzende ilerliyor ve akıcı. bu güzelliği kendi dilimde bu derece hissedebiliyorsam, bunun nedeni kitabın çevirmeni hür yumer'dir. böyle bir çeviri nasıl yapılır diye düşündüm. bir yerden sonra yazarı değil, sadece ve sadece çevirmeni takdir ederek okudum. insanın kendi anadilinde yazılan bir edebi metnin dilini takdir etmesi son derece normal. ancak bir çeviri eserin dilini takdir etmesi? çeviride biçim elbette ki çok önemli ancak kimi görüşler, çeviri eserde anafikre daha büyük önem atfediyor ki ben de buna büyük ölçüde katılıyorum. hani demek istediğimi şöyle örneklemek isterim; bir eseri biçimi çok güzel olmalı ya da orjinaline birebir sadık kalınmalı amacıyla bir türlü çevirememektense; anafikire sadık kalıp, biraz şekilsizce de olsa çevirmek daha iyi. bu, bir eseri hiç tanımamış olmaktan daha iyidir diye düşünüyorum. tabii ki yanlış düşünüyor olabilirim. fakat hür yumer'in çevirisi bütün bunların dışında. öyle güzel, öyle özenli ki insan bazı cümleleri dönüp bir daha okumak istiyor. hatta ekşi sözlük'te bu kitapla ilgili şöyle bir şey yazılmış: "doğu öyküleri, hür yumer türkçe'ye çevirsin diye yazılmış." bu cümle her şeyi öyle net olarak anlatıyor ki üstüne diyecek bir şey bulamıyorum. kitap anadili olan fransızca'da nasıldır bilemem, ancak türkçe'de bir çeviri eserde bu güzelliği yakalayan pek az kitap vardır diye düşünüyorum. bunu demek için bütün kitapları okumak lazım. tabii ki de böyle bir şey mümkün değil. ancak iddialı konuşmamın sebebi bir çeviri eserde bu güzelliğin kolay kolay yakalanamayacağına emin olmam. meğersem yabancı bir yazarı okura sevdirmede çevirmenin ne büyük rolü varmış. bu yüzden merak edip hür yumer'i araştırdım ve başka bir hikayeyle karşılaştım. hüzünlüydü ve onun etkisi de ayrı oldu. otuz dokuz yaşındayken kendi iradesiyle göçüp gitmiş bu dünyadan. geriye güzel çeviriler ve bir de kendine ait öykü kitabı bırakmış.
çevirmenliğin ne kadar meşakkatli ve önemli bir iş olduğunu elbette biliyordum. ancak hür yumer'in bu çevirisi bana bunu bir kez daha hatırlattı. doğu öyküleri'ni bana öneren kişi keşke bu kitabı türkçe'sinden de okuyabilseydi diye düşündüm. bu kitap onun diline nasıl çevrilmişti bilemem; ama şimdi türkçe'ye çevrildiği kadar güzel olup olmadığından şüpheliyim.
kitabı özenle elime aldım. dikkatlice okumaya başladım. elimdeki şeyi sevmeye zaten hazırdım; fakat daha ilk öyküden beni bu denli etkileyebileceğine ihtimal vermemiştim. kitap öyle bir ilk öyküyle açılıyor ki bitince bir sonraki öyküye geçemiyor insan. ilk öyküyü okudum ve sonra kitabı kapattım. ertesi gün tekrar aldım elime. böylece öykü kitabı okumanın roman okumaktan daha zor olduğunu bir kez daha görmüş oldum. herkes için öyle mi bilmiyorum; ancak benim için öykü kitabı okumak daha zor. romandaki olay bütünlüğü kitabın içine girmeyi kolaylaştırıyor. öykü kitabındaysa başladığım her bir öyküyle içine girdiğim yeni atmosfer okuma hızımı sekteye uğratıyor. marguerite yourcenar'ın bu kitabında ise okuma hızımı sekteye uğratan, bunun haricinde bir de her bir öyküyü sindirmede karşılaştığım zorluk oldu.
öyküler mitolojiden, yunan tarihinden, anadolu kültüründen, dinden besleniyordu ve ben okurken hayranlıkla şaşkınlık arasında gidip geldim. açıkçası kitabı elime almadan önce, yazarın "doğu hikayeleri" deyince oryantalist bir bakış açısına sahip olup olmadığını merak etmiştim. itiraf etmem gerekir ki, eğer öyleyse bana yeni bir şey sunamayacağını düşünmüştüm. ama okuyunca kesinlikle öyle olmadığını gördüm. anlatılan birçok şeyin bana, bana bu kitabı öneren kişiye göre daha yakın geldiğini söyleyebilirim; çünkü ne de olsa anadolu kültüründen geliyoruz. o ise bütün bunlara bir batılı gözüyle bakıyor ve birçok şeyi ilk kez duyuyor. zaten bana da "içinde birkaç tane türk kahraman var" demişti. evet, o kahramanlar türk ve aynı zamanda da osmanlı. osmanlı'yla kendimi özdeşleştirebilir miyim diye düşündüm. belki bir ölçüde evet. ama bana bunu diyen kişinin kafasındaki osmanlı algısının birebir karşılığıyla değil. işin gerçeği bu konuda ne düşündüğümü ben de bilmiyorum. sanırım daha önce bu konu hakkında hiç düşünmemişim.
***beni en çok etkileyen şeylerden biri de kitabın dili. son derece ince bir dil. şiirsel düzende ilerliyor ve akıcı. bu güzelliği kendi dilimde bu derece hissedebiliyorsam, bunun nedeni kitabın çevirmeni hür yumer'dir. böyle bir çeviri nasıl yapılır diye düşündüm. bir yerden sonra yazarı değil, sadece ve sadece çevirmeni takdir ederek okudum. insanın kendi anadilinde yazılan bir edebi metnin dilini takdir etmesi son derece normal. ancak bir çeviri eserin dilini takdir etmesi? çeviride biçim elbette ki çok önemli ancak kimi görüşler, çeviri eserde anafikre daha büyük önem atfediyor ki ben de buna büyük ölçüde katılıyorum. hani demek istediğimi şöyle örneklemek isterim; bir eseri biçimi çok güzel olmalı ya da orjinaline birebir sadık kalınmalı amacıyla bir türlü çevirememektense; anafikire sadık kalıp, biraz şekilsizce de olsa çevirmek daha iyi. bu, bir eseri hiç tanımamış olmaktan daha iyidir diye düşünüyorum. tabii ki yanlış düşünüyor olabilirim. fakat hür yumer'in çevirisi bütün bunların dışında. öyle güzel, öyle özenli ki insan bazı cümleleri dönüp bir daha okumak istiyor. hatta ekşi sözlük'te bu kitapla ilgili şöyle bir şey yazılmış: "doğu öyküleri, hür yumer türkçe'ye çevirsin diye yazılmış." bu cümle her şeyi öyle net olarak anlatıyor ki üstüne diyecek bir şey bulamıyorum. kitap anadili olan fransızca'da nasıldır bilemem, ancak türkçe'de bir çeviri eserde bu güzelliği yakalayan pek az kitap vardır diye düşünüyorum. bunu demek için bütün kitapları okumak lazım. tabii ki de böyle bir şey mümkün değil. ancak iddialı konuşmamın sebebi bir çeviri eserde bu güzelliğin kolay kolay yakalanamayacağına emin olmam. meğersem yabancı bir yazarı okura sevdirmede çevirmenin ne büyük rolü varmış. bu yüzden merak edip hür yumer'i araştırdım ve başka bir hikayeyle karşılaştım. hüzünlüydü ve onun etkisi de ayrı oldu. otuz dokuz yaşındayken kendi iradesiyle göçüp gitmiş bu dünyadan. geriye güzel çeviriler ve bir de kendine ait öykü kitabı bırakmış.
çevirmenliğin ne kadar meşakkatli ve önemli bir iş olduğunu elbette biliyordum. ancak hür yumer'in bu çevirisi bana bunu bir kez daha hatırlattı. doğu öyküleri'ni bana öneren kişi keşke bu kitabı türkçe'sinden de okuyabilseydi diye düşündüm. bu kitap onun diline nasıl çevrilmişti bilemem; ama şimdi türkçe'ye çevrildiği kadar güzel olup olmadığından şüpheliyim.
10 Eylül 2011 Cumartesi
orhan pamuk: "kazma gibi bir aksanım var"
orhan pamuk'u severim. sevgimi daha önce şurada da belirtmiştim. bu sevgi kendisinin kitaplarından ileri gelir, sonra da röportajlarını okudukça/dinledikçe pekişir. siyasi konularda söylediklerinde katılmadığım noktalar vardır. örneğin geçen referandumda neden evet denmesi gerektiğine dair verdiği röportajı hatırlıyorum ve hiç katılmadığımı biliyorum. ama onun referandumda evet vermiş olması, benim nazarımdaki iyi edebiyatçı kimliğini zerre değiştirmez. zaten değiştirse ayıp ederdim. orhan pamuk röportajlarının kendi içinde hep bir tutarlılığı vardır ve bu hoşuma gider. katılmadığım noktalar bile kendisinin evvelden söylemiş olduğu, benim kafamda yaratmış olduğu orhan pamuk algısıyla çelişmez ki bu da benim için önemli bir husustur. bütün bunları bana hatırlatan ve yazıya dökmeme sebep olan şey de kendisinin hürriyet gazetesi'nde 8 eylül tarihinde yayınlanan şu röportajı.
orhan pamuk bu röportajında şöyle bir laf etmiş: "ingilizcem iyi tabii ki ama kazma gibi bir aksanım vardır." bu cümleyi okuyunca kendimi tutamadım ve güldüm. yanlış mı okudum diye bir daha okudum, yok hayır, cidden kazma gibi demiş. adam yazar, istese kazma gibi'yi yüz farklı şekilde ifade edebilirdi ancak belli ki istememiş. ağzından öyle çıkıvermiş işte, kazma gibi. demek ki günlük yaşamında da ağzından bu tip laflar çıkıveriyor, diye düşündüm. işte illa kibar olacağım ve edebi cümleler kuracağım hali içinde olmadığı için bu adamı seviyorum.
bu laf bana orhan pamuk'un nobel'i aldıktan sonra banu güven'e verdiği röportajı anımsattı. o röportajın bir yerinde, kolej yıllarındaki arkadaş grubunu ve çevresini anlatırken, "çevremdekiler şunları şunları yapıyordu, şuralara gidiyordu. tabii ki de hepsi kız kaldırmak içindi." diye bir laf etmişti. televizyonun başında şok olduğumu hatırlıyorum. kız kaldırmak mı?! orhan pamuk gibi bir yazarın bu tabiri kullanmasına ne tepki vereceğimi bilemediğimi anımsıyorum. şaşırdığım kesindi ama kızsam mı, gülsem mi diye birkaç dakikalık bocalamadan sonra bunun hoşuma gittiğini hatırlıyorum. orhan pamuk'un ettiği lafa bak dedim, bayağı bir güldüm. normalde bu tip laflardan nefret ederim. almak/vermek/kaldırmak gibi lafları bir erkek lise çağından sonra kullanmamalı. kullandığı vakit karşımdakinden ne kadar iğrendiğimi anlatamam. kendi arkadaş çevremde de böyle şeyler olunca hoşuma gitmediğini belirtiyorum. elhamdülillah feminist damarım var, hamdolsun. ancak belki de hayatımda ilk defa bu lafın kullanılması hoşuma gitti. bunun nedeni de hiç beklemediğim birinden beni şaşırtacak bir laf duymuş olmam. bahsi geçen adam orhan pamuk yahu, nobelli yazar.
orhan pamuk'a her daim bazı eleştiriler yapılır. varlıklı bir aileden gelmesinden tutun da, elit ve burjuva bir geçmişe sahip olmasına, kolejde okumasından, halkla buluşamayan entellektüellerden biri olmasına dair bir ton şey. hep de aynı şeyler döner dolaşır, bir daha bir daha tekrarlanır. orhan pamuk hiçbir zaman ne varlıklı bir aileden geldiğini inkar etti, ne de yetişme yıllarında burjuvazinin içinde olduğunu. ancak bütün bunları hep eleştiren bir adam oldu. banu güven röportajında kolej yıllarını, oradaki arkadaş çevresini bayağı bir eleştirdiğini biliyorum. hatta oradaki çocuklara kendini yakın hissedemediğini ve bu yüzden kitaplara gömüldüğünü anlatmıştı. orhan pamuk böyle bir adam işte, elit bir sınıftan gelmesi bütün bunları yücelttiği anlamına gelmiyor. kendisine orhan kemal gibi halk adamı demiyorum elbette, ancak fil dişi kulesinde oturduğunu söylemek de kendisine haksızlık olur diye düşünüyorum. adam kazma gibi aksanım var diyor, şüphe yok ki onun kazma gibi aksanı bile son derece advanced düzeydedir fakat yine de kazma gibi diyebiliyor. sadece bu lafı bile benim romanlarını okuduğum adam ile röportajını okuduğum adamı kafamda eşleştirebilmemi sağlıyor. benim nazarımda kendisinin inandırıcılık ya da samimiyet sorunu yok.
***
bazıları yazarların röportaj vermesini, tv'ye çıkmasını, billboardlarda görünmesini tasvip etmiyor. bir noktada onlara ben de katılıyorum; ancak yaşadığımız çağda aksinin mümkün olmadığının da farkındayım. sonuçta kitap basıldıktan sonra bir ürün haline geliyor ve teoride deterjandan, gofretten, meyve suyundan farkı kalmıyor. tıpkı bunlar gibi reklamı yapılan ve yatırımcısına para kazandırması gereken bir meta oluyor. üzgünüm ama bu devirde bunun aksini beklemek gerçekdışı, bekleyen de biraz romantik olur. yalnız burada da ince bir çizgi var, reklam ama nasıl reklam? mesela elif şafak gibi mi? bahsettiğim asla elif şafak'a uygulanan reklam değil; biz o tarza itici, antipatik, hatta kusturucu diyoruz. buna nazaran orhan pamuk'ta izlenen reklam stratejisi bana daha makul geliyor. kitabı çıktığı zaman birkaç dergiye röportaj veriyor, ismi olan bir tane televizyoncuyu seçiyor ve tv röportajı veriyor vesaire. daha dozunda. sonra da ortadan kayboluyor, bir sonraki romanı çıkana kadar kendisini ortalarda pek görmüyoruz falan.
orhan pamuk bu röportajında şöyle bir laf etmiş: "ingilizcem iyi tabii ki ama kazma gibi bir aksanım vardır." bu cümleyi okuyunca kendimi tutamadım ve güldüm. yanlış mı okudum diye bir daha okudum, yok hayır, cidden kazma gibi demiş. adam yazar, istese kazma gibi'yi yüz farklı şekilde ifade edebilirdi ancak belli ki istememiş. ağzından öyle çıkıvermiş işte, kazma gibi. demek ki günlük yaşamında da ağzından bu tip laflar çıkıveriyor, diye düşündüm. işte illa kibar olacağım ve edebi cümleler kuracağım hali içinde olmadığı için bu adamı seviyorum.
bu laf bana orhan pamuk'un nobel'i aldıktan sonra banu güven'e verdiği röportajı anımsattı. o röportajın bir yerinde, kolej yıllarındaki arkadaş grubunu ve çevresini anlatırken, "çevremdekiler şunları şunları yapıyordu, şuralara gidiyordu. tabii ki de hepsi kız kaldırmak içindi." diye bir laf etmişti. televizyonun başında şok olduğumu hatırlıyorum. kız kaldırmak mı?! orhan pamuk gibi bir yazarın bu tabiri kullanmasına ne tepki vereceğimi bilemediğimi anımsıyorum. şaşırdığım kesindi ama kızsam mı, gülsem mi diye birkaç dakikalık bocalamadan sonra bunun hoşuma gittiğini hatırlıyorum. orhan pamuk'un ettiği lafa bak dedim, bayağı bir güldüm. normalde bu tip laflardan nefret ederim. almak/vermek/kaldırmak gibi lafları bir erkek lise çağından sonra kullanmamalı. kullandığı vakit karşımdakinden ne kadar iğrendiğimi anlatamam. kendi arkadaş çevremde de böyle şeyler olunca hoşuma gitmediğini belirtiyorum. elhamdülillah feminist damarım var, hamdolsun. ancak belki de hayatımda ilk defa bu lafın kullanılması hoşuma gitti. bunun nedeni de hiç beklemediğim birinden beni şaşırtacak bir laf duymuş olmam. bahsi geçen adam orhan pamuk yahu, nobelli yazar.
orhan pamuk'a her daim bazı eleştiriler yapılır. varlıklı bir aileden gelmesinden tutun da, elit ve burjuva bir geçmişe sahip olmasına, kolejde okumasından, halkla buluşamayan entellektüellerden biri olmasına dair bir ton şey. hep de aynı şeyler döner dolaşır, bir daha bir daha tekrarlanır. orhan pamuk hiçbir zaman ne varlıklı bir aileden geldiğini inkar etti, ne de yetişme yıllarında burjuvazinin içinde olduğunu. ancak bütün bunları hep eleştiren bir adam oldu. banu güven röportajında kolej yıllarını, oradaki arkadaş çevresini bayağı bir eleştirdiğini biliyorum. hatta oradaki çocuklara kendini yakın hissedemediğini ve bu yüzden kitaplara gömüldüğünü anlatmıştı. orhan pamuk böyle bir adam işte, elit bir sınıftan gelmesi bütün bunları yücelttiği anlamına gelmiyor. kendisine orhan kemal gibi halk adamı demiyorum elbette, ancak fil dişi kulesinde oturduğunu söylemek de kendisine haksızlık olur diye düşünüyorum. adam kazma gibi aksanım var diyor, şüphe yok ki onun kazma gibi aksanı bile son derece advanced düzeydedir fakat yine de kazma gibi diyebiliyor. sadece bu lafı bile benim romanlarını okuduğum adam ile röportajını okuduğum adamı kafamda eşleştirebilmemi sağlıyor. benim nazarımda kendisinin inandırıcılık ya da samimiyet sorunu yok.
***
bazıları yazarların röportaj vermesini, tv'ye çıkmasını, billboardlarda görünmesini tasvip etmiyor. bir noktada onlara ben de katılıyorum; ancak yaşadığımız çağda aksinin mümkün olmadığının da farkındayım. sonuçta kitap basıldıktan sonra bir ürün haline geliyor ve teoride deterjandan, gofretten, meyve suyundan farkı kalmıyor. tıpkı bunlar gibi reklamı yapılan ve yatırımcısına para kazandırması gereken bir meta oluyor. üzgünüm ama bu devirde bunun aksini beklemek gerçekdışı, bekleyen de biraz romantik olur. yalnız burada da ince bir çizgi var, reklam ama nasıl reklam? mesela elif şafak gibi mi? bahsettiğim asla elif şafak'a uygulanan reklam değil; biz o tarza itici, antipatik, hatta kusturucu diyoruz. buna nazaran orhan pamuk'ta izlenen reklam stratejisi bana daha makul geliyor. kitabı çıktığı zaman birkaç dergiye röportaj veriyor, ismi olan bir tane televizyoncuyu seçiyor ve tv röportajı veriyor vesaire. daha dozunda. sonra da ortadan kayboluyor, bir sonraki romanı çıkana kadar kendisini ortalarda pek görmüyoruz falan.
5 Eylül 2011 Pazartesi
şarkının sözlerini unutmak hiç bu kadar sempatik olmamıştı
bir müzik dinleyicisi olarak, internetin hayatıma getirdiği güzel şeylerden birinin de ürettiklerini henüz yeni yeni dinleyiciye ulaştırmaya çalışanların hikayesine tanık olmak olduğunu söyleyebilirim. dünyanın bir ucundaki bir grubun/müzisyenin şarkılarını sırayla myspace/lastfm/youtube gibi ağlara yüklediğini görmek, bunlardan biri vasıtasıyla onları takibe almak ve belki de bir nevi onların arkadaşı gibi bir şey olmak... internet artık öyle bir mecra ki, birkaç ay önce müziklerini paylaşmaya başlamış gruplara rastgelmek ve onları adım adım izlemek çok kolay. şarkılarına yorum yapmak, çoğu zaman objektif olamayıp her yaptıklarını beğenme eğiliminde olmak gibi şeyler gayet olası. internetin; dünyanın bir ucundaki şehirden çıkma ve bizim hiç tanımadığımız çocukları, sanki kendi mahallemizden çıkmışlar gibi sahiplenmemize vesile olması gerçekten çok ilginç. güzel ve ilginç. işte benim de takip ettiğim böyle birkaç grup/müzisyenden biri olan peter, nam-ı diğer we are the willows, blog'unda bir sürü müzisyen paylaşıp duruyor. sayesinde amerika'nın belli bir coğrafyasında kendince bir şeyler yapmaya çalışan bir sürü grubun/müzisyenin videosunu izledim. hatta alınmasın -zaten istese de alınamaz, nerden anlayacak bu yazdığımı- paylaştığı şeyler çoğu zaman kendi yaptığı müzikten daha iyi bile oluyor. geçenlerde kathleen edwards'ın bir konser kaydını paylaştı. kathleen edwards yılların müzisyeniymiş ama ben yeni haberdar oldum. neyse, alttaki öyle şirin bir video ki seyrederken keyfim yerine geldi. kathleen şarkının sözlerini iki-üç yerde bayağı bir unutuyor ve en sonunda isyan ediyor. pek sempatik.
4 Eylül 2011 Pazar
sappho'yla tanışma hikayem - 2
şiir bilgim sınırlı. haliyle şair bilgim de öyle. sanırım şiirden anlamak için daha çok fırın ekmek yemem lazım. ama yine de sappho'yla tanıştığım an, onun şiirindeki içtenliği ve yoğun duyguyu hissedebildim. aşk hakkında yazdığı dizelerin yalınlığı ve bunu yaparken ağacı, suyu, havayı, kısacası doğadaki güzellikleri kullanması hoşuma gitti. birini sevmekten bahsederken/bunun hakkında yazı yazarken lafı dolandırmadan kendini ifade etmeyi önemserim. edebi cümleler kurmak genelde iyi, hoşken; iş bu meseleye gelince dolambaçlı laflar etmeyi pek sevmem. sanırım sappho'yu da bu yüzden sevdim. üstelik dönemindeki sayılı kadın şairlerdendi (başka var mı bilmiyorum). onu kalbime yakın hissettim. sonra istanbul arkeoloji müzesinde gezinirken birden karşıma sappho çıkıverdi, dan diye! halbuki benim onun orada bulunduğundan haberim bile yoktu. iki-üç dakika büstü seyrettim. aklımdan ona dair şeyler geçti. bir de gördüğüm onca şey arasında elle tutulur bilgimin olduğu tek eser olması beni kendisine daha çok yaklaştırdı. aklıma şu dizeleri geldi. bu dizeleri daha önce hiç bu kadar içten hissetmemiştim:
"hiç uyarmadan/kasırga nasıl sökerse/meşeleri kökünden / öyle sarsıyor yüreğimi aşk."
bu dizelerin türkçe çevirisi cevat çapan'a ait. o kadar güzel bir çeviri ki, bence ingilizce çevirisinden daha güzel. bilemiyorum, belki de iş yoğun-duygusal-dizeler'e gelince, insana kendi ana dili her zaman daha anlamlı geliyor olabilir.
velhasılı kelam, sappho ile bizzat tanıştığıma çok memnun oldum. kendisi hayatımın öyle bir zamanında karşıma çıktı ki, bu rastlantı benim için daha da anlamlı oldu. bilenler bana gülebilir, insan istanbul arkeoloji müzesine gider de bir tek sappho'nun büstünden mi etkilenir diye. varsın gülsünler, ne yapalım, bir dahaki gidişime de bu kadar cahil olmamayı umarım. eğer istanbul'da yaşıyor olsaydım, sadece bu müzenin bahçesinde oturmak için bile sıkça oraya gitmeyi isterdim. ama madem orada değiliz, biz de artık önümüzdeki yıllara bakacağız.
sappho'yla tanışma hikayem - 1
istanbul'da en sevdiğim yerlerden biri istanbul arkeoloji müzesi oldu. nedenini tam olarak ifade edemiyorum ancak orayı çok sevdiğimi söyleyebilirim. müzeye ulaşmak için çıkılan yokuş, taş yollar, yolun sağında ve solunda yer alan ağaçlar ve biraz yorulduktan sonra varılan güzel bir tarihi bahçe. müzenin kasvetli denemeyecek kadar güzel bir atmosferi var. genelde o tarz yerlerin sahip olduğu o ağır hava, bence istanbul arkeoloji müzesinde yok. bunun yerine bir sürü başka his var; ama kasvet yok. havada ölüm ve doğum, savaş ve varış, iyilik ve kötülük var. taşa, mermere, heybetli heykellere, büstlere, lahitlere tüm bunlar sinmiş. daha havalı cümleler kurup, tüm bunları kendi terminolojisiyle anlatmak güzel olabilirdi lakin olmadığım biri gibi görünmeye çalışmanın manası yok; benim tarih bilgim zayıf, arkeoloji bilgimse yok denecek kadar az. dolayısıyla bir çocuk hiç bilmediği bir şeyi ilk gördüğünde ona nasıl yaklaşıyorsa, ben de bu müzenin içindeki eserlere öyle yaklaştım. o yüzden hissettiklerimi dilim döndüğünce anlatacağım. anlatmak istediklerimin başında ise müzenin içinde gördüğüm sappho büstü geliyor. ancak bu büstün bana hissettirdiklerini anlatmadan önce hikayenin girizgâhını yapmalıyım.
dürüst olmam gerekirse ne tarih bilgisi iyi biriyim, ne de arkaik döneme ya da antik döneme ait şeyler bilen biriyim. fakat bitirdiğimiz eğitim yılının ilk döneminde felsefe bölümünden bir ders aldıktan sonra, antik yunan dönemine ilgi duymaya başladım. hocamızın uzmanlık alanı antik yunan'dı ve bir dönem boyunca okuduğumuz şeyler sophocles, homeros, aristo, platon, euripides gibi isimlerdi. benimse bu konulara dair hiçbir bilgim yoktu. ancak okudukça bütün bunları çok sevdim. bu noktada hocamıza teşekkür etmem gerekiyor; çünkü benim koskaca bir tarih dönemiyle tanışmamı sağladı ve bana onları sevdirdi. "bana" diyorum, çünkü yirmi kişilik sınıfta bütün bunlardan bihaber olan sanırım sadece bendim. zaten felsefe bölümünden ve genel anlamda sosyal bilimlerden olmayan sadece iki kişi vardık. geri kalan herkes ya felsefe öğrencisiydi ya da sosyal bilimler. ben ve diğer kişi ise mühendislik öğrencisi olarak ilk başta aralarında tuhaf durduğumuzu itiraf etmeliyim. ama şanslıydık ki bizi hemen aralarına aldılar.
bu dersi nasıl seçtiğimi anlatmak isterim.
ders kayıt zamanı bütün arkadaşlarım popüler olan seçmeli dersleri almak için birbirleriyle yarışıyorlardı. benimse hiçbiri ilgimi çekmiyordu. "felsefe bölümünden ders alsam ne güzel olur" diye düşünüyordum ve açtıkları derslere baktım. bir tane dersin ismi kulağa çok güzel geliyordu. sonra baktım, o dersi kendi bölümleri dışındaki öğrencilerin almasına da izin veriyorlarmış. ben de hemen ekleyiverdim. ne olduğunu, tam olarak ne yapılacağını bilmeden ekledim. dediğim gibi, sadece ismi kulağa çok güzel geliyor diye. kendi kendime dedim ki, ilk hafta giderim, bakarım, eğer bana göre olmadığı kanısına varırsam ekleme-çıkarma döneminde dersi bırakırım.
ilk hafta derse gittiğimde herkesin sosyal bilimler öğrencisi olduğunu görünce çok korktuğumu hatırlıyorum. hele bir de sınıftakilerin okuduğumuz metinler hakkında yaptıkları yorumları görünce "aman tanrım bunlar ne çok şey biliyor! ben hiçbir şey bilmiyorum!" hissine kapıldım ve ders bitiminde hocayı hemen koridorda yakaladım, meramımı anlattım. dedim hocam böyle böyle, ben mühendislik öğrencisiyim, herkes sosyal bilimlerden, üstelik benim bu konularda hiçbir alt yapım yok. sizce dersi bırakmalı mıyım? hoca da bana dedi ki: "kitap okumayı seviyor musun?" ben de dedim ki evet. sonra hoca devam etti: "eğer edebi metin okumayı seviyorsan ve okumaktan kaçmıyorsan bu dersi de yaparsın." böyle dedi ve gitti. açıkçası hocanın böyle demesi beni pek rahatlatmadı; çünkü biraz başından savar gibi cevapladı. yani hoca olan o, tabii ki de benim o an hissettiğim güvensizliği pek anlayamaz diye düşündüm. o hafta hep bıraksam mı bırakmasam mı diye kararsız kaldım. bütün arkadaşlarım "manyak mısın, bırak tabii! ne işin var felsefecilerin yanında? onlar yapacak, sen yapamayacaksın, ondan sonra da cc alıp oturacaksın" falan dediler. bir sonraki derse gittiğimde bu sefer de teneffüste dersin asistanı olan, doktoralarını yapmakta olan iki kızla konuştum. beni öyle rahatlattılar ki anlatamam. onlarla konuştuktan sonra dersi bırakmamaya karar verdim. sonuçta kimse benden felsefecilerle yarışmamı beklemiyor, buna ikna oldum. asistanlar hocanın çok anlayışlı biri olduğunu, benim gibi dersi dışarıdan alan öğrencilere sempatiyle yaklaştığını söylediler. işte bütün bunlardan sonra kararımı verdim. o vakit elbette bunu bilmiyordum; ancak böylece belki de hayatımda aldığım en güzel bir-iki dersten birini almış oldum.
işte sappho'yla da bu derslerden birinde tanıştım.
ders kayıt zamanı bütün arkadaşlarım popüler olan seçmeli dersleri almak için birbirleriyle yarışıyorlardı. benimse hiçbiri ilgimi çekmiyordu. "felsefe bölümünden ders alsam ne güzel olur" diye düşünüyordum ve açtıkları derslere baktım. bir tane dersin ismi kulağa çok güzel geliyordu. sonra baktım, o dersi kendi bölümleri dışındaki öğrencilerin almasına da izin veriyorlarmış. ben de hemen ekleyiverdim. ne olduğunu, tam olarak ne yapılacağını bilmeden ekledim. dediğim gibi, sadece ismi kulağa çok güzel geliyor diye. kendi kendime dedim ki, ilk hafta giderim, bakarım, eğer bana göre olmadığı kanısına varırsam ekleme-çıkarma döneminde dersi bırakırım.
ilk hafta derse gittiğimde herkesin sosyal bilimler öğrencisi olduğunu görünce çok korktuğumu hatırlıyorum. hele bir de sınıftakilerin okuduğumuz metinler hakkında yaptıkları yorumları görünce "aman tanrım bunlar ne çok şey biliyor! ben hiçbir şey bilmiyorum!" hissine kapıldım ve ders bitiminde hocayı hemen koridorda yakaladım, meramımı anlattım. dedim hocam böyle böyle, ben mühendislik öğrencisiyim, herkes sosyal bilimlerden, üstelik benim bu konularda hiçbir alt yapım yok. sizce dersi bırakmalı mıyım? hoca da bana dedi ki: "kitap okumayı seviyor musun?" ben de dedim ki evet. sonra hoca devam etti: "eğer edebi metin okumayı seviyorsan ve okumaktan kaçmıyorsan bu dersi de yaparsın." böyle dedi ve gitti. açıkçası hocanın böyle demesi beni pek rahatlatmadı; çünkü biraz başından savar gibi cevapladı. yani hoca olan o, tabii ki de benim o an hissettiğim güvensizliği pek anlayamaz diye düşündüm. o hafta hep bıraksam mı bırakmasam mı diye kararsız kaldım. bütün arkadaşlarım "manyak mısın, bırak tabii! ne işin var felsefecilerin yanında? onlar yapacak, sen yapamayacaksın, ondan sonra da cc alıp oturacaksın" falan dediler. bir sonraki derse gittiğimde bu sefer de teneffüste dersin asistanı olan, doktoralarını yapmakta olan iki kızla konuştum. beni öyle rahatlattılar ki anlatamam. onlarla konuştuktan sonra dersi bırakmamaya karar verdim. sonuçta kimse benden felsefecilerle yarışmamı beklemiyor, buna ikna oldum. asistanlar hocanın çok anlayışlı biri olduğunu, benim gibi dersi dışarıdan alan öğrencilere sempatiyle yaklaştığını söylediler. işte bütün bunlardan sonra kararımı verdim. o vakit elbette bunu bilmiyordum; ancak böylece belki de hayatımda aldığım en güzel bir-iki dersten birini almış oldum.
işte sappho'yla da bu derslerden birinde tanıştım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
