
İki haftadır hafta sonlarımı tematik bir şekilde değerlendiriyorum. Geçen cumartesi–pazar temizlik yapmıştım mesela. Dolaplarımın altını üstüne getirerek fazlalıklardan kurtulmuş, ruhen arınmış, nirvanaya ulaşmıştım. Bu haftasonu ise ders çalışma üzerine bir aktiviteye giriştim. İki günümü okul kütüphanesinde benim için büyük, insanlık içinse anlamsız çalışmalar yaparak geçirdim. Atalarımız her zaman olmasa da bazen doğru şeyler söylemişler. Ne demişler, işleyen demir pas tutmaz. Evet, pas tutmamam gerekiyordu zira yapılacak ödevler ve girilecek sınavlar beni bekliyordu. Bu nedenledir ki sabah dokuzda, gülle gibi çantamla, berbat bir sıcakta kafa derimden terler akarken kendimi kütüphanede buldum. Hem cumartesi, hem pazar gününün başlangıcı böyleydi. Fakat ben insanlar üzerindeki kendi boş gözlemlerimi bugün (pazar) gerçekleştirdiğim için, bugünümü anlatmak isterim.
Kütüphaneler motive edici mekanlar. Diyelim sıkıldın, canın çalışmak istemiyor; başını kaldırıp bir bakıyorsun, harıl harıl bir şeyler yazan/okuyan bir sürü insan. Başını gene önündeki kitaba eğiyorsun haliyle. Ama yazın böyle olmuyor-muş. Üç-beş kişiden başka kimse yok. Haklılar. Benim de aklım olsa sokağa çıkmazdım. O denli sıcak ki pantolon terden üstüme yapışıyor. Öyk! (Sponsor bulsam süpersonik modelinden klima alırdım, aramıza belli bir mesafe koyardım ki laubali olmayalım, ilişkimiz yüzünden boynum tutulmasın). Kütüphane hamam gibi sıcak. Ben en aydınlık ve ferah yeri seçtim. Işığın insan üzerindeki pozitif etkisinden olabildiğince nasiplenme amacındaydım. Ne de olsa ortamı ne kadar mükemmele yakınsarsak, alacağımız verim o denli artar. Masama oturdum. Çantamdan renk renk kalemlerimi (Dört farklı renk. Oha), sonracığıma, önemli yerlerin üstünü boyamak için yeşil fosforlu kalemimi neyim çıkardım. Böyle şeyler insanın çalışma isteğini canlı tutuyor. Uzun bir aradan sonra kalemlerin gücünü tekrar fark ettim. Bir ara renkli kalemleri protesto ediyordum ve sadece basmalı kalemimi kullanıyordum. Çevremdekilere de bu yolda baskı yapıyordum. Başarılı olduğum söylenemez (Ve sonunda ben de davadan caydım. Artık ben de herkes gibiyim). Biricik renkli kalemlerim. Hayvanımsı sırt çantamı masaya boşalttım. Gittim, çalışacağım kitabı aldım. Hemen ilk sayfasına baktım, bana bir not var mı diye. Nedense böyle de bir takıntım var; çok kişinin kullandığı bir kitabı elime aldığımda benden önce okuyanlar/çalışanlar bana not yazmış mı diye merak ediyorum (Buradan kitaba çiziktirmek ne kötü dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız). Ama istiyorum ki biri bana iyi dileklerde bulunmuş olsun. "Kolay gelsin arkadaşım" desin misal. Ya da ne bileyim, "Takma kafana dude! Ben baktım hepsi mathırfakır" desin. Neyse, başladım çalışmaya. Maşallah benden önce çalışan her şeyi hatmetmiş. Her satırın altını çizmiş, önemli yerleri yuvarlak içine almış. Konunun sonunda yaklaşık yüz küsur problem var, neredeyse üçte ikisini çözmüş. Bir de utanmadan çözdüğü soruların başına tik işareti koymuş. Yuh. Hayran kaldım bu arkadaşın çalışma azmine. Bravo dedim, başarılarının devamını diledim. Bence kesin curve'e basmıştır. Aferin. Ama hakkını yemeyeyim şimdi, kendisinin tecrübesinden yararlanmadım değil. Onun altını çizdiği yerleri daha bir dikkatlice okudum. Belli ki konuyu benden kat be kat iyi biliyor. Birileri geldi gitti yan masalara. Hala çok az kişi var tabii. İki sayfa okuyorum, camdan dışarı bakıyorum. Ne anladım arkadaşım ben bu çalışmadan! Kendime tuvalet izni vermedim, gitmek için şu beş sayfayı çalış önce dedim, vicdanımı rahatlattım. Kendimi sıkıntıya sokunca bir rahatlıyorum, bir rahatlıyorum anlatamam. Huyum kurusun. Bir ara uyku bastırdı. Başımı koydum uyudum. Halbuki gözümü dinlendirmekti amacım. Kalktığımda yirmi dakika geçmişti. Tam emin değilim ama rüya bile gördüm sanırım. Gittim suratıma su çarptım. Geldim biraz daha çalıştım. Uzun zamandır süren kahve orucumu bozdum. Hayatıma yeniden hoş geldin kahve! Kaç gündür eski dostum kahveyle muhabbet edip duruyorum. Bana zararlısın, gastritimi tetikliyorsun diyorum, bana mısın demiyor. Çalışmak iyi bir şey evet, ama çalışmak beraberinde bir sürü sağlıksız yiyecek/içecek getiriyor. Kınıyorum. Buna bir çözüm bulmak istiyorum, bulamıyorum. Karnım acıkıyor, yemek yemeye gidiyorum. Etraf çoluğuyla çocuğuyla pazar keyfi yapan ailelerle dolu. Cümbür cemaat oturulmuş; kalabalık, eğlenceli olduğu belli masalar. İddiaya girerim, kampüste öğrenciden çok bu aileler vardır. Uzaklarda çimlere falan yayılmışlar. Maaile. Ellerinde pazar gazeteleri. Yemeğimi aldım, dışarıdaki masalardan birine oturdum. Etrafa bakındım tanıdık birini görebilir miyim diye. İki gündür okuldayım ama tanıdık bir adama rastlamadım. Havadan sudan da olsa iki çift laf edesim var. Ne tuhaf, başka zaman olsa milyon tane adama rastlarım, zorunlu bir selam veririm, yalandan ayaküstü muhabbet ederim. Şimdi ortada kimseler yok. Demek herkes memleketine kaçtı. Napalım. Çevre masalara kulak vererek yemeğimi yedim. Davetsiz misafir oldum. Muhabbetler ilgimi çekmedi ama. Ben de uzaklardaki gelene geçene baktım mal gibi. Yemek bittikten sonra gidip bir çay aldım. Geldiğimde solumdaki masaya üç çocuk oturmuştu. Çayımı içmeye başladım. Kulak kabarttım, muhabbetleri ilgimi çekti. Çaktırmadan dinlemeye başladım. Komik şeylerden bahsediyorlardı, gülmemek için zor tuttum kendimi. Bir arkadaşlarından bahsediyorlardı, nasılmış, iyi miymiş, ne işle uğraşıyormuş. İçlerinden biri gülerek dedi ki, "Halinden memnun, kapitalizmin kucağına oturmuş." Sonra da ekledi, "Gerçi hangimiz oturmadık ki?" Bu lafa bayağı güldüm. Sanki muhabbetin içinde ben de varım. Kafamı havaya falan kaldırdım ki birileri görmesin, kıza bak, kendi kendine gülüyor demesin. Böyle de maydanoz bir insanım, elalemin muhabbetine kendimi ortak ediyor, onları dinliyorum. Ayıp ediyorum. Gerçi hemen solumdalar, duyabileceğim bir sesle konuşuyorlar. Benim suçum mu şimdi? Sonra bir kızla karşılaştılar, masalarına davet ettiler. Belli ki bayağıdır görüşmemişler. Sen ne yapıyorsun, benim okul bitti, şurada çalışıyorum, şurada yüksek lisans yapıyorum diyorlar birbirlerine. Ortak arkadaşlarını soruyorlar. İş yerindeki Hintlilerin anlaşılmaz aksanlı İngilizcelerinden dem vuruyorlar. Bunlar olup biterken benim hala çay içtiğime dikkatinizi çekerim. Şimdiye yüz kere biterdi ama özellikle ağırdan alıyorum. Canım tekrardan kütüphaneye gitmek istemiyor. Hem yandaki muhabbet de pek eğlenceli. Utanmasam gidip bir çay daha alacağım, kaldığım yerden dinlemeye devam edeceğim. Hafif yağmur çiselemeye başlıyor. Kimse yerinden kalkmıyor ama. Azıcık ıslansak ne olur havasında millet. Ben de öyleyim. Üstüme bir ağırlık çökmüş, isterse şakır şakır yağsın, kıçımı kaldırıp da yağmurdan kaçacak halim yok. Çayım bitince kağıt bardağı yırtmaya başlıyorum. Bir an kendime yabancılaşıyorum, "Ne yapıyorsun?! Oturmuş birilerinin sohbetini dinliyorsun!" diyorum. Hiç yakışıyor mu?! Hadi dön kitabının başına. Geri gidiyorum ulvi görevimin başına. Benden önce bu kitabı çalışan beni iyice sinir ediyor. Len insan her sayfada her yerin altını çizer mi de bi hele?! Bir de çözüm için şekiller falan çizmiş. Çizdiği bazı şeyleri siliyorum. Eğer bu insan bu dersten AA almadıysa ben de adam değilim! Bence Hacı Baba'ya dilek adamama gerek kalmadı. Bu çalışkan arkadaşın el sürdüğü kitaba el sürerek ben de nasibimi alacağımı düşünüyorum. Amin. Amen. Amen. Üç dini de yanıma alarak işi garantiliyorum. Artık sırtım yere gelmez. Saat akşamüstü oluyor. Çok sıkıldım. Şöyle bir turluyorum kitapların arasında. Tayvan'ın siyasi yapısıyla ilgili bir dergi buluyorum bir masada. Alıp karıştıyorum ama bir şey anlamıyorum. Bu arada ilginç şeylerle karşılaşmadım değil. Bir tane Radiohead, bir tane Morrissey'le ilgili kitap buldum. Hemen aldım. Bir rafta a4 kağıdına güzel bir yazıyla yazılmış, Almanca bir şey buldum. Mektup gibi bir şey. Hiçbir şey anlamadım tabii. Ama ne yazdığını çok merak ettim. Henüz seviyemi düşürmedim arkadaşım, mektubu aldığım yere koydum. Aklıma başka bir şey gelmedi. Tekrar masama döndüm. Kağıtları, kalemleri çantama yerleştirdim. İki boş su şişesini çöpe attım. Günlük almam gereken su miktarını aldığım için içim rahattı. Ender Saraç ve Mehmet Öz beni görse takdir ederdi. Kütüphaneden çıktım. Dolmuş duraklarına yürümeye koyuldum. Aşırı sıcaktan su gibi olmuştum. Bir an önce eve gitmek istiyordum. Kütüphane ile dolmuş durakları arası bayağı uzak. Çantam gülle gibin, bavul gibin. Omurgama eziyet etmeyi sevdiğimi söylemiş miydim? Çimlik alanların yanından geçerken, kilimlerin üzerine yayılmış insanlar gördüm. Pek özendim. Tupperware kaplarında evden getirdikleri muhtemel pasta-börek-çörekleri yiyenlerin yanına çökesim geldi. Kağıt neyim oynayan, uyuyan bir sürü insan. Eminim batak çeviriyorlardır. Len bir ben öğrenemedim gitti şu batağı. Neyse, yürümeye devam ettim. Daha tenha bir yola saptım. Çimlere uzanmış öpüşen birkaç çift gördüm, gülümsedim. Zira ne zaman öpüşen bir çift görsem tebessüm ediveririm. Önümde iki sevgili gidiyordu. Yolun tenhalığından faydalanıp, oğlan kızın poposuna vurdu. Ben de güldüm. Bugün de herkesi gözetliyorum ama valla benim suçum yok. Önümde gidiyorlardı ne yapabilirim. İnsanlar sevgi dolu, pek güzel, dedim. Gençlere güvendim, bu nedenle istikbale umutla baktım. Sonra bir de gökyüzüne baktım. Ne de olsa istikbal göklerdeydi. Pamuk şeker gibi bulutlar beni selamladı. Dolmuş durağına vardım. İki tane kız vardı sadece. Bir tanesi maksi mini bir etek giymişti. Diğer kız da onu inceliyordu. Ben de baktım, gerçekten güzel bacakları vardı ve etek çok yakışmıştı. Ne güzel dedim. Yalnız diğer kız fazla uzun inceledi. Muhtemelen kendiyle karşılaştırıyordu. Kötü bir niyeti olduğunu sanmıyorum. Ben de baktım, ben de kendimle karşılaştırdım, evet. Ama sonra başka yere bakmayı bildim. Ne de olsa ilk kez bacak görmüyordum. Durak birer ikişer kalabalıklaşmaya başladı. Her gelenin dikkatini ilk olarak mini etekli kız çekiyordu. Her gelen erkek yiyici gibi uzun uzun bakıyordu. Durağın önünden gelip geçen insanlar da kızın bacaklarından gözlerini alamıyorlardı. Sanırım hepsi ilk kez bir kadın bacağı görüyordu. Acemiliklerine verdim desem de hoşgörmedim. Bir-iki gün önce olsa kızar ve öfkelenirdim içimden. Ama bugün o kadar yorgundum ki öfkelenecek gücüm yoktu. Dolmuş geldi, bindik. Mini etekli kız binmedi. Dolmuş şoförümüz sakalıyla Allah'a yakınlığını belli eden bir kimseydi. Arabayı harekete geçirene kadar kızın bacaklarına paralelize olmuş bir şekilde baktı. Gözünü hiç ayırmadı. O an kendimi o adamın yerine koymaya çalıştım, "aklından neler geçiyordur ki acaba?" dedim. Ne bileyim, fantezilerini mi uyguluyordur, kızın bacaklarını mı aralamak istiyordur. Ne düşünüyordur acaba? Gerçekten merak ettim. Yanıtı bulmamın imkanı yoktu, bulamadım. Bir yerden sonra bazı soruların cevabı dark energy'ydi, ben de sualimi dark energy'ye havale ettim. Bir çocuk bindi dolmuşa, kızın yanından geçti ama bakmadı hiç. Takdir ettim. Önüme oturdu. Dolmuş hareket etti. Ben müziğimi kulağıma taktım. Yol boyunca gözümü kapadım, uyku ile uyanıklık arası başımı cama yasladım. Camın ne kadar pis olduğu ve benden önce kaç kişinin o cama başını dayadığı gibi hijyenik mevzuları düşünmedim, yorgundum. Önümdeki çocuğun kısa, güzel kumral saçları vardı. Bir ara çocuğun telefonu çaldı. Anladığım kadarıyla bir arkadaşı onu o gün bir yere davet ediyordu. Çocuk gelemem, liseden arkadaşım Amerika'ya gidiyor, onunla buluşacağım dedi. Benim de arkadaşım yurtdışına gidiyor, ne çok ortak yönümüz var değil mi dedim içimden. Ardından uyumaya devam ettim. Sonra dolmuş Kızılay'a geldi. İndim. Çantamı sırtıma taktım, evime gidecek otobüse binmek için durağımın yolunu tuttum. Bu iki vasıta beni öldürüyor azizim! Eve geldim, kendimi hemen yatağa bıraktım. Uyudum, uyudum. Uyandığımda gök gürlüyordu, birazdan da yağmur yağdı zaten.
*resim, me and you and everyone we know filminden.