9 Temmuz 2009 Perşembe

Kabuk Adam-Aslı Erdoğan'dan Sonra

"Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar. Unutamamak. Belleğin kaçınılmaz intikamı. Herhangi bir iz taşınıyorsa eğer, bu bir zamanlar bir yara açıldığındandır. "


Aslı Erdoğan, Kabuk Adam romanında böyle diyor. Okuduğum ilk ve tek Aslı Erdoğan eseri olmasına rağmen ısınıyorum kendisine. İçimde diğer kitaplarını da okuma isteği beliriyor. Sanırım bu his kitabı beğendiğimi söylemem için kafi.

[Aşağıdaki yazı bir Kabuk Adam romanı güzellemesi değil. Kitabın konusunu, tekniğini, dilini ya da biçimini anlatmıyor. Kitapla ilgili bilgi vermiyor. Romanı neden sevdiğimi açıklamıyor. Eleştiri yazısı değil. Aşağıdaki yazı, kitabı bitirdiğimde; masanın üstüne koyup, günlük yaşantıma geri döndüğümde kitabın bana düşündürdükleriyle alakalı. Kafamda yarattığı sorular, demlenmesi gereken farkındalıklar, insanın kendisiyle ve karşısındakiyle olan ilişkisi hakkında. Son derece dağınık ve düzensiz.]

İnsanın azıcık sevgi uğruna yapmayacağı şey yok. Garip varlıklar şu insanlar. İçlerinde bencilce bir sevilme arzusu var. Sevmekten ziyade sevilme üzerine kurulu güdüler. İşte bu, yaşamdaki büyük çıkmazlardan biri. Bazı insanlar ilgi arsızı oluyor; birinin hayatındaki en kıymetli kişi olma güdüsü öyle baskın oluyor ki hep daha fazla, daha fazla diyor. Herkes en çok sevilen olmak arzusunda, anlaşılır bir şey bu elbet, lakin sevginin önkoşulu "aldığın kadar vermek" olduğunda iş satranç oyununa dönüyor. Oysaki oyun oynadığımızı söylememiştik ki. Saçma sapan şeyler kodlanıyor beyinlere. İçine doğulan toplum insanın kendi kimliğiyle tanışmasını mümkün mertebe erteliyor. Kadınına ayrı, erkeğine ayrı davranıyor. İkiyüzlülüğün böylesi görülmemiştir. Ta en baştan bir kontrol savaşı. Kim kimin üstünde hakimiyet kuracak bakalım? Uzmanlık alanı ilişkiler olan pabucumun yazarları, televizyonda kıçlarından uydurdukları tavsiyeleri veriyor. "Kadın kendini ağırdan satmalı (satmak?), sevdiğini o kadar belli etmemeli, sürekli gizemli olmalı" ve daha nicesi nicesi. Yemişim hepsini. Oyun mu oynuyoruz burada? Atacağımız bir sonraki adımın hesabını mı yapacağız? Hislerinin hesabını yapamazsın ama ne kadar değiştiğinin hesabını yapabilirsin. Birini severken değişirsin ve dönüşürsün. Bir önceki günkü yerinde değilsindir artık. Kendine dair bilmediğin şeyleri öğrenirsin. Olayın nesnesi senin içine ayna tutar, o yaşına kadar farkında olmadığın özelliklerini görürsün. Bazen atlaman gereken bir eşik vardır, vesile olur, atlarsın. Bütün bunların listesini yapabilirsin ama karşındakini elinde tutmak için listeler yapamazsın. Ha eğer yapıyorsan da malın önde gidenisin. Büyük sözler vermekten bahsediyorlar. Birbirlerinin sahibi olduklarını sanıyorlar. Kirlenmek ve kirletmekten bahsediyorlar. Sade ve basitçe "Gel birbirimize dürüst olalım" deseler her şey çözüme kavuşacak. Muallakta olan tek bir şey kalacak; iyi ile kötünün kavgası, cennet ile cehennemin ayrımı. Bir aziz ile bir katil aynı bedende buluşabilir, cennet ile cehennem birbirinin aynı olabilir. Dünyadaki şeyler arasına keskin sınırlar çizmek, insanları birbirinden kesin yargılarla ayırmak kimseyi büyük adam yapmaz. Bir katili sevebilirsin, bir peygamberden nefret edebilirsin. Bir insan hem seni "iyi"ye dönüştüren, hem de sana tarifsiz acılar yaşatan kişi olabilir. İnsanlar birbirlerinin hayatına çok çabuk girip, çıkabilirler. Bu ille de kötü bir şey demek değildir. Süreyle, günle, ayla ilgilenmiyoruz. Oyun oynamadığımızı söylemiş miydim? Ama yine de bazıları anaokulu çağında kalmış, bu gerçeği göz ardı edemeyiz. Kadının burnunu sürtmek üzere kurulu bir düzenin varlığını yadsıyamayız. Erkeğin güç denemelerini görmezden gelemeyiz. Kadına yapıştırdığı etiketlerden payımızı almamazlık edemeyiz. İçinden çıktığımız toplumun gerçekleri bizi şaşırtmaya devam ediyor. Bu noktada Aslı Erdoğan şöyle diyor: "Genç ve güzel bir kadınsanız eğer, erkekler gövdenizi asla reddetmezler, sizi reddetseler bile." Sevilme isteğinin bir tezahürü mü acaba bu istek de? İnsan ölümden çok korktuğu için mi başka hayatlara değmek istiyor? "Bir başka bedenle, dost bir canlıyla temas etmek, ölüm korkusunun en iyi yatıştırıcısıdır." diyor yazar, romanın bir yerinde.

Tek Çocuk Dedektörü

Kimlik deyince milliyet, etnisite, din gibi kavramlar geliyor insanların aklına. Mümkün olsa bunun ortadan kalkmasını isterdim çünkü bir insanın kimliğini oluşturan çok farklı katmanlar var. Birbirini nüfus cüzdanına bakarak tahlil edenlerin yaşadığı bir dünyada, kimseyle aynı gruba ait olmak istemediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Hatta bu yüzden takım tutmayı da bırakmıştım. Havaalanında yaşayan bir insan gibiyim. Oh bebeğim, işte özgürlük bu.

"Ortaklık" başka şeylerde. İnsanları bir araya getiren başka şeyler var. Daha derin, daha güçlü. Öyle bir şey ki ne zamanın önemi var, ne de bulunduğun yerin. Yüz sene önce yazılan bir kitabın yazarıyla da aranda güçlü bir ip olabilir, senden elli yaş büyük biriyle de, dünyanın diğer ucundaki biriyle de. İnsanları birbirine yaklaştıran, birbirlerinin içlerini görmelerini sağlayan öyle şeyler var ki küçük ve kıymetli. Dilime şöyle geliyor; sanırım buna ruhdaşlık deniyor.
Benim için bu küçük şeylerden biri de tek çocuk olma hali. Tek çocukları kendime yakın görüyorum. Eminim herhangi bir tek çocukla, aynı dili konuştuğum herhangi bir insana göre, konuşacak çok daha fazla nokta bulabilirim.

Bu sene bir kızla tanıştım. Arkadaşlık alanımın çapını olabildiğince küçük tutmama rağmen arkadaş olduk. Okulda sevdiğim az ama öz insandan biri oldu. Yeni tanıştığımız zamanlarda ona "Sen tek çocuk musun?" diye sordum. "Evet. Ama nerden bildin? Hiç söylememiştim ki." dedi. "Bilmem, öyle geldi." dedim.

Hani birçok insan şairden aşırdıkları "Ankara’nın en güzel yanı, İstanbul’a dönüşüdür." cümlesini, bu tespitte bulunan ilk kişi edasında söyler ya; tek çocuk lafı açıldığında da bu insanlar hemen karakteristik özellikleri sıralayıp, psikolojik bir tespitte bulunurlar: Bencil, şımarık, paylaşmayı bilmeyen vesaire vesaire.

İtirazım var hakim bey!

Hayatım boyunca yakın çevremde birkaç tek çocuk tanıdım. Sayıları fazla değil tabii. Haliyle genelleme yapacak ya da istatistiki bilgi çıkaracak değilim, sadece gözlemlerimi aktarıyorum. Tanıdığım en paylaşımcı insanlar tek çocuklardan çıktı. Hatta öyleki saflık derecesinde paylaşımcı. Sınırları olmayan bir yardımseverlik tabiatındalar çünkü içlerinde doyurulamamış bir verme güdüsü var; öyleki, alacağının hesabını yapmadan verecek kadar.
Kendi kendilerine yeten çocuklar. Oynamak için birilerine ihtiyaçları yok. Yalnız kalmayı becerebiliyorlar. "çevremde-sürekli-birileri-olmalı" bağımlılığından haberleri yok. Bir insan tek başına nasıl vakit geçirir, bunu ta evvelden beri biliyorlar. Hani bazı insanlar biraz yalnız kalınca kalabalıkta annesinin elini bırakmış çocuk gibi oluverir ya, tek çocuklar ise etraf kalabalık olunca boğulurlar hemen. Hemen evin yolunu ararlar.

İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri sevilmektir, öyle değil mi? Herkes sevilmek ister, hem de daha çok, daha çok sevilmek. Tek çocukların en çok istediği şey ise birilerini sevebilmektir. Hatta öyleki, sevilmekten çok daha mühimdir sevebilmek; sevecek birilerini bulabilmek. Çoğu zaman yaşamın kaynağı sevmektir zira. Hep sevilen olmayı istemek bencillik değil midir?

Birinin tek çocuk olduğunu anlamamı sağlayan somut şeyler nedir, tam bilemiyorum. Ama bu hissedemediğim anlamına gelmiyor, bilakis hissediyorum. Tek çocuğun içini biraz görebildiğimde, dünya üzerindeki kutsal mekanının kendi odası olduğunu da görebiliyorum.

Sonra aklıma geliyor, eskiden yazdığım bir şeyi hatırlıyorum. Konuyla münasebeti var (İnsanın kendi kendini refere etmesi de böyle bir şeymiş demek ki).

7 Temmuz 2009 Salı

Haritada İki Nokta Arası Uzaklık


Atlası açıp baktım. 1/20.000.000 ölçekli haritada iki şehir arası 14.3 cm. Sağ elimin işaret parmağını kendi şehrime koydum, sol eliminkini ise onun şehrine. Fiziki harita bana birbirimizden uzak olduğumuzu söylüyor. Coğrafya öyle diyor. Arada ülkeler ve denizler var. En iyi arkadaşım artık benden harita üzerinde 14.3 cm uzakta. Bu değer 20.000.000 kere küçültülmüş. Gerçekte kaç kilometre uzakta olduğunu hesap etmiyorum, öğrenmek istemiyorum. Sayı basamakları arttıkça gerçek soğuk beton bir duvar olup, önüme dikiliyor.

Küçükken annem, halam, eniştem ve amcam benim için elzem insanlardı. Hani insan küçükken bazı sevdiklerinin kurgusal olarak öldüğünü düşünüp, ağlar ya; benim simülasyon karakterlerim de onlardı işte. Tanrıyla aramın iyi olduğu ve dua etmeyi becerebildiğim yaşlarda bu dördüne bir şey olmasın derdim. Sonsuza dek bir arada ve mutlu yaşayalım isterdim. Aradan yıllar geçti, büyüdüm ve elzem insanların sayısında bir miktar artış oldu. "Ya ona bir şey olursa?" diye kurgusal acılar yaratıp, endişelendiğim insan sayısı arttıkça ben de çoğaldım galiba. İçim genişledi. Görünüşte hacimsel bir değişiklik yokmuş gibi dursa da, içimin hem özkütlesi hem de hacmi arttı. Psikanalistçi büyüklerimiz kaygı ve endişenin farklı şeyler olduğunu söylüyorlar. Benim şu anda duyduğum hangisi bilmiyorum lakin dostumu kaybetmekten korkuyorum.

İlkokul üçte tanıştık. İlkokul beşte iyi arkadaş olduk. Hiç aynı sınıfta olmadık ama ilkokulu, ortaokulu, liseyi aynı okullarda okuduk. Farklı bölümlere girdik ama yine aynı üniversitedeydik. O kampüsün bir ucunda, ben diğer ucundayım ama yemekhane buluşma noktamız. İlk ben varıyorum. Günlük tabldot listesine bakıyorum, bamya var. Ben çok severim ama o ağzına koymaz. Hemen çıkıyorum oradan, telefon açıp diyorum ki; sen hiç gelme bamya var, ben geleyim, sizin kantinden çorba alırız. Bamya sevmediğini biliyorum, neyi yiyip yemediğini biliyorum. Düşündüm, kaç insanın neleri ağzına koymadığını biliyorum? Birkaç kişiyi geçmez.

"Eğer ikimiz de bir gün bir yerlere gidebilirsek" diye geçerdi aklımdan, "ilk giden o olacak muhtemelen." Bunu evvelden beri biliyordum. Dayanak noktam neydi bilmiyorum ama hissediyordum. Onun hayallerini gerçekleştirdiğini görmek bir ebeveyn gibi gururlandırıyor beni, mutlu ediyor. Ama hemen ardından bir ürperti geliyor. Araya girecek olan mesafe farkında olmadan dudaklarımı kemirmeme neden oluyor. Eğitimine gittiği yerde devam edeceğini düşünüp, onun adına seviniyorum. Ya dostluğumuz kesintiye uğrarsa diye düşünüp, üzülüyorum.

Kendi kendime dedim ki;
İletişimin böylesi sınırsız olduğu bir çağda ilişkimiz neden değişsin ki? Neden birbirimizden uzaklaşalım ki? Nerede olursak olalım, eğer istersek dostluk ilelebet sürer. Mesele paylaşmaksa, birbirimize her şeyi anlatabiliriz yine, birbirimizi hayatlarımızda olup bitenlerden bihaber bırakmayız. Hem dostluk demek fiziken bir arada olmak demek değil ki. Dostluk birbiri için alışkanlık olmaktan çok öte bir şey. İki insan isterse dostluk her yerde ve her zaman sürer.

Bunlar kendi kendimi telkin etmek için söylediklerimdi. Beyaz bir kağıdı alıp, tam ortasından bir çizgi çekip, artıları ve eksileri yazmak gibi bir şeydi. Madalyonun bir de öteki yüzü vardı.

Kendi kendime dedim ki;
Her gün farklı kıtalarda gözümüzü açacağız. İklim farklı olacak, gökyüzü farklı, saatler farklı, akşam televizyonda izlediğimiz haberlerin gündemi farklı olacak. Aynı çeşit kahveden içmeyeceğiz. Ben burada Türk kahvesi içip, eğlencesine "Senin için kabarmış" derken, o orada yeni kahve çeşitleriyle tanışacak. Gittiği yerde yeni müzikler keşfedecek, benim duymadığım şeyler dinleyecek büyük ihtimal. Oranın yazarlarını tanıyacak. Farklı filmler izleyeceğiz. Nedenini bilmiyorum fakat burada bir sessizlik anında "Galiba kız doğdu" derler ya hani, o da orada gittiği yerin deyimlerini öğrenecek. Günlük hayatta kullanılan, benim bilmediğim bir sürü deyim. Yeni yemekler yiyecek. Ulaşım sistemi farklı bir şehirde dolaşacak her gün. Okyanus görecek sonra. Bense hayatımda hiç okyanus görmedim henüz. Sonra bana bütün bunları anlatırken, onu çok mutlu bir şekilde dinleyeceğim. Ama hafif bir burukluk olacak çünkü içimde bir yetersizlik hissi belirecek. Çünkü o başka bir kıtada, bir sürü şeyle tanışmış olacak ve ben hiçbirini bilmiyor olacağım. Hayatlarımız farklı yönlere doğru evrilirken, ya bir dost olarak yetemezsem ona? Ya bütün bunları benimle paylaşmaktan zevk almıyor hale gelirse?

Güle güle hediyesini verdim ona. Sarılırken muslukları birden boşaltmamak için beynimden başka başka şeyler geçirmeye çalıştım. "Balık burcu olan sensin, bana ne oluyor?!" deyip, kızdırmak istedim onu. Ama demedim. Sevgililerin arasına coğrafi uzaklık girdiğinde ikisi de inanmasa bile bazen birbirlerine söz verirler ya ilişkiyi sürdürmeye dair; dostluklarda böyle bir şey söz konu değildir, kimse kimseye söz falan vermez. Hem neyin sözünü vereceksin zaten? İnsan ilişkilerinde söz vermek pek realist bir davranış olmasa gerek. Söz vermekten ziyade dürüst olmak gerek. Ne anne çocuğunun, ne iki sevgili birbirinin, ne de bir dost diğerinin sahibi değildir çünkü. Hayatta her şey mümkün.

Yeni başlangıcında onun çok mutlu olmasını istiyorum. Ama bir yandan da korkuyorum, gittiği ülkeyi "ev"i haline dönüştürmeye çalışırken ya orayı çok sever de bir daha geri dönmezse diye. Ya yıllarca kalırsa orada diye. Ya da şartlar öyle gerektirir, ilerde gerek akademik gerekse maddi anlamda orayı daha tatminkar bulur da aramıza daimi saat farkları girerse diye? Ya onun hayatına giren insanları tanımazsam ve bu benimle paylaşacağı hikayelerin içinde koca boşluklar oluşturursa? Yıllar içinde yaşadığımız farklı deneyimler zamanla bizi ortak paydamızdan uzaklaştırırsa?

Eğitim hayatımız boyunca bize bir sürü şey öğrettiler. Birçoğuna gereksiz dedik, bunu gerçek hayatta nerede kullanacağız dedik. Kimin aklına gelirdi ki coğrafya dersinde öğrendiğimiz iki nokta arasındaki uzaklık problemlerinin gerçek hayatta bir karşılığı olsun.
20.000.000 birim uzunluk haritada 1 birim ise, 14.3 cm gerçekte kaç km’dir? (Birimleri çevirmeyi unutmayın!)

Saatime bakıyorum. "Şimdi orada saat şudur. Muhtemelen şunu yapıyordur."
Gerçekliğini bilemem tabii. Bu sadece bir tahmin.

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Bir Maruzatım Vardı


Bir kelimeyi üst üste iki kere yanlış telaffuz etmişim. Ben olsam düzeltmezdim. Eğer sen significant kelimesini "signifişınt" olarak okusaydın, "Hayır o signifikınt diye okunur" demezdim. Ben duymamazlıktan gelirdim. Noktalı harflere karşı olan sempatimi sana açıklamak isterdim; ç’lerin, i’lerin, ş’lerin, ü’lerin ve ö’lerin kulağıma güzel geldiğini bil isterdim ama kendimi hep bir şeyleri açıklama durumunda bulmak istemediğim için hiçbir şey demedim. Eğer bana senin bilmediğin ama benim iyi bildiğim bir konuda bir şey soracak olsaydın, sana açıklama yaparken kendini eksik hissetmene neden olmazdım. Hatta anlatımıma öyle bir hava verirdim ki, o bilmediğin şey çok önemli bir şey bile olsa, aslında o kadar da mühim değil, bilmemek bir eksiklik değil hissine kapılırdın. Bana öğrenmek istediğin bir şeyi sorsaydın, sana açıklama yaparken bihaber olduğun kavramlarla değil; elimden geldiğince basit anlatmaya çalışırdım. Öyle ki yanımdan kalktığında kendini bir an önce eve gidip, başına yorganı çekip uyumak arzusu içinde bulmazdın. Eğer sen bana sormuş olsaydın; dolar nasıl yükselir, enflasyon nasıl bir şeydir, paranın değeri nasıl düşer; eğer bütün bunları bilmiş olsaydım sana öyle anlatırdım ki, o esnada beraber öğrenirdik. Ben olsaydım, bütün gün bir şey yememiş olmana rağmen bana karnının acıkmadığını söylediğinde bile sana zorla bir şeyler yedirirdim. Hani eskiler ısrarlarını kabul ettirmek için "Ölümü gör" derler ya, ben öyle demezdim; ısrarcı biri değilimdir ama yemek yemen için üstelerdim. Eğer bana "Peki şimdi ne yapacağım?" diye sormuş olsaydın, kendini bir başına hissetmene neden olmazdım. Çözüm üretebilir miydim bilmiyorum fakat denerdim. Diyelim ki senin hayata dair öğrenecek daha çok şeyin olmuş olsaydı ve ben senden tecrübeli olsaydım, yanında dururdum. Emek edecek gücüm ve şevkim yok deyip ücra bir yere gitmezdim. Ben olsaydım sendeki öğrenme isteğini görürdüm, çünkü içine biraz daha yakından bakıyor olurdum. Eğer bana sorsaydın, yaşamak için pozitif bilimin yanına içgüdüleri de koymak gerekir derdim. Sana başka insanları uzun uzun tasvirleyerek anlatmazdım, kendini sıradan hissetmene neden olmazdım. Hatta insanoğlu Ay'a gitmeden önce Ay'a giden Jules Verne ile senin ismini aynı cümlede bile geçirirdim. Ben olsaydım, senin içindeki Jules Verne'i sana göstermek için çabalardım. Dünya üzerinde kimsenin düşünmediği ama senin aklından geçmiş olan bir şeyi sana gösterebilmek için uğraşırdım.


*Ankara-Eskişehir yolu resm-i.
Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlı iklim-i.
Bozkır bitkis-i.

1/2 kafiye.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Çocukluk Arkadaşım Mustafa


Yedi yaşımdan beri bütün yaz tatillerimi Akçay'da, halamın ve eniştemin yanında geçirirdim. Ta ki üç-dört yaz öncesine kadar. Sonra ben büyüdüm, asi oldum, her yıl aynı yere gitmekten sıkıldım. Oraya alternatif başka bir yere gittim mi peki? Hayır, gitmedim. Oturduğum yerde oturmaya devam ettim. Amaçsız tatiller geçirdim. Sürekli müzik indirip, hard disc'imi ne kadar doldurabilirim gibi manasız uğraşlara giriştim. Sonra bir baktım, bütün yazlarımı birlikte denize girerek, gecenin bir yarısına kadar okey oynayarak, şezlonglarda yıldızları seyrederek geçirdiğim iki çocukluk arkadaşım da artık Akçay'a gelmemeye başlamış. Yaşlar büyüdükçe onlar başka planlar yaptı tatillerde. Sınıflar büyüdükçe her yaz içimizden biri Öss'ye çalışmak için erken kesti tatilini. Sonunda bir baktık ki üç-dört sene olmuş, üçümüz birlikte vakit geçirememişiz. Ben gittiğimde ikisinden sadece birini buldum orada, onlar gittiğinde birbirlerini buldular. Şimdi geriye dönüp baktığımda, "Boş boş oturuyoruz, anca vakit öldürüyoruz" diye yakındığımız yaz gecelerinin aslında ne kadar huzurlu olduğunu görüyorum. Büyüyünce bara gideriz diye hayaller kurarken, şimdi diyorum ki: "Keşke yine sadece oturup sohbet edeceğimiz rüzgarlı yaz akşamlarımız olsa."


Dört senedir çocukluk arkadaşım Mustafa’yı görmedim. Bu süre zarfında ben liseyi bitirdim, o da neredeyse üniversiteyi bitirecek. İlksu ise üniversiteli olacak, liseyi bitirdi. Geçtiğimiz haftaki Akçay ziyaretimde gördüm Mustafa'yı. O bu arada sakal uzatmış, bense saç. İlksu'yu ise bilmiyorum, en son gördüğümde kıvır kıvır uzun saçları vardı. Acaba şimdi uzun mudur, kısa mı? Mustafa'nın boyu uzamış; benim o kadar uzamamış, aynı gibi. O güneş gözlüğü takmaya başlamış. Dalga geçtim, havalı olmuş dedim. Bense numaralı gözlük takmaya başladım. Neredeyse gördüğümde seçemiyordum onu. Beni en son gördüğünde gözlerim kartal gibiydi. Demek ki çok değişmişim, çok. O bu süre zarfında ehliyet almış. Bense halen hangi pedal gaz, hangisi fren bilmiyorum. İşin zor, dedi bana. İşim zor, dedim. Aklıma eskiden kurduğumuz araba kullanma hayalleri geldi. Aramızda en büyük olan Mustafa olduğu için, o on sekiz yaşına geldiğinde ehliyet alacak ve böylece hep beraber akşam bara gidebilecektik. Birbirimizin on sekizlik halini bile göremedik. İlksu ile düzenli olarak konuşuyoruz telefonda. Ama hiç aklıma gelmedi, sormadım: O öğrenmiş mi araba kullanmayı acaba? Eminim ben gene aralarında "tekerlekli vasıta"ları en geç öğrenen olacağım. Bisikleti on iki yaşında öğrenerek bir rekora imza atmıştım zamanında. O vakte kadar rutinimiz şöyleydi: İkisi bisiklete binerdi, ben yanlarında yürürdüm.


Mustafa bana dedi ki sen buraların yolunu bilir miydin? Ben de ona dedim ki asıl sen bilir miydin? Bak gene kızaracaksın, gel şöyle gölgeye gidelim dedi. "Kaç oldun şimdi?" "Dört". Oha bitiyormuş dedim. İnşallah biter dedi. Eee, baban bırakacak mı dükkanı sana dedim. Mustafa'nın babası ticaretle uğraşıyordu, dükkanı vardı. Ta en küçüklüğümüzden beri, dükkanı bir gün Mustafa’ya bırakacağını söylediğini bilirdik. Yok ya, ne dükkanı dedi. Eğer dükkana bakacaksam niye okuyorum ki diye ekledi. Doğru söylüyordu. Haklıydı. Yurt hayatından bahsetti. Bir görsen, öyle pasaklı insanlar var ki dedi. Muhabbetimizin onuncu dakikası falandı, yurt hayatında alaturka tuvalette ihtiyaç gidermenin zorluğundan falan bahsediyorduk. Geçen yıl eve çıkmış. İki günde bir viledayı çıkarıyormuş, evi siliyormuş. Aferin len dedim. Kendisi Bolu'da okuyordu. Ama keşke Eskişehir’de falan okusaydım, dedi. Bolu’yu sevmediğinden bahsetti. Mustafa İstanbullu. Allah'tan İstanbul yakın, haftasonları gidip geliyorum dedi. O an aklıma İlksu ve Mustafa'nın bana İstanbul’u anlatışları geldi. İkisi de İstanbulluydu ve ne zaman çeşitli semt/yer isimleri geçse bana açıklamak durumunda kalıyorlardı. Bununla ilgili en komik anım, İstanbul'daki Tünel semtiyle (semt mi demeli, bilemiyorum?) ilgili. Bir keresinde yanımda Tünel'den bahsediyorlardı, ben ne bileyim Tünel’in bir yer olduğunu. "Hakiki tünel" sanmıştım da bayağı bir dalga geçmişlerdi. İnsan belli bir süre yalnız yaşadıktan sonra ailesiyle yaşayamıyor dedi. Alışıyorsun kafana göre hareket etmeye, eve gidince her odadan biri çıkıyor. Başlarda güzel oluyor ama biraz zaman geçince yalnızlığı özlüyorsun dedi. Doğrudur herhalde dedim. İmaj yapmışsın, sakallar uzamış dedim. Bayağıdır böyle, sen görmedin tabi dedi. İlksu da sınavdan çıkmış dedim. Evet, biliyorum; İstanbul'da ara sıra görüşüyoruz dedi. Biz de telefonla konuşuyoruz dedim. İlksular evi satıyormuş, biliyor musun diye sordum. Herkes gidiyor be dedi. Öyle dedim. Benim iki gün sonra yaz okulum başlıyor, yarın sabah dönüyorum Bolu'ya dedi. Yapma ya dedim. Ama ben daha dün geldim, görüşemeyecek miyiz yani diye ekledim. Belki yolun bizim oralara düşer, görüşürüz dedi. Nereden düşecek oralara yahu dedim. Anca Gebze'deki fabrikalardan birine staja gelirsem diye ekledim. Haa İlksu diyor ki diye lafa girdim, artık büyüdük, illa Akçay'da buluşmamız gerekmiyormuş. Birbirimize gidip gelebiliriz diyor dedim. Doğru demiş dedi Mustafa.


*Resim, Reha Erdem'in Beş Vakit filminden bir karenin postmodernizm eksenindeki fütürüstik bir yorumudur.
Bahsettiğim UFO'lar ise tamamen gerçektir. Biz vakt-i zamanında UFO gördük. Üçümüz birlikte gördüğümüz için gerçekliğinden şüphe etmemeye karar verdik.
Üçümüz birden yanılıyor olamayız öyle değil mi?

Sartre Diyor Ki - 2:


"Biz yazarların önlememiz gereken şey, sorumluluğumuzun suçluluğa çevrilmesi ve elli yıl sonra bize şunun söylenmesidir: Bu adamlar dünyanın en büyük felaketinin geldiğini gördüler ve sustular."


Jean Paul Sartre, Denemeler, Yazarın Sorumluluğu, Sayfa 48, Say Yayınları, 1998.


30 Haziran 2009 Salı

Tarihin Tozlu Sayfaları


  • Okul kütüphanesinde çok eski bir kitap buldum.


  • Hemen aldım eve getirdim. Okumaya koyuldum.


  • Bazı yerleri kınadım ama geçmişte kafi miktarda Türkan Şoray-Hülya Koçyiğit filmi izlediğim için şaşırmadım. Cinsiyetçi yaklaşımlara içerledim fakat gülüp geçmesini bildim.

  • En çok burada şaşırdım. Siz de şaşırın istedim. "Temmuz'a giriyoruz, hava gerçekten sıcak" dedim. "Umarım terlememizi yanlış anlayacak kimseler yoktur" diye düşündüm. Üç kulhufallah bir elham okuyup, uzayın secret boşluğuna yolladım. Eşeğimi sağlam kazığa bağladım. Kendimi korumaya aldım.


29 Haziran 2009 Pazartesi

Küçükken İpek Ongun'un "Mektup Arkadaşları" Romanını Okumuştum. Aklıma Geldi, Sana Yazayım Dedim. Sen De Okumuş Muydun?


Sevgili Arkadaşım,

Hiç birinin sevgisinin büyüklüğünden korktun mu? Seni ne çok sevdiğini fark edip de o sevginin şiddetinden ürperip, çaresiz kaldığını hissettin mi? Ben bunu şu geçtiğimiz hafta halamın yanındayken hissettim. Beni ne çok sevdiğini bilirdim ama bu sevgi beni ilk defa korkuttu. Öyle ki, beni bile yutabileceğini, içinde kaybolabileceğimi hissettim. Halam tarafından çok büyük bir sevgiyle çevrelendiğimi daha önce hiç bu denli somut hissetmemiştim. Sanırım aklım ermiyordu evvelden. Canım arkadaşım, "kudretli" ve "güçlü" kelimeleri arasında bir nüans vardır ya hani, işte bu sevginin vücuda gelmiş haline güçlü desem eksik kalır, kudretli desem yerini bulur. Akrabalık ilişkilerim için her daim köksüzlük hissi duyarım. Bohem Fransız ya da melankolik edebiyatçı köksüzlüğü gibi değil; ya da ne bileyim, 90’lı yılların, çalışma masasından "Tutunamayanlar"ı eksik etmeyen buhranlı Türk aydını temalı karanlık filmlerindeki köksüzlük gibi değil. Yalnızca manen, ruhen "ayakları havada olma" durumu değil bu, fiziken ve son derece maddeten olan bir tek başınalık. Nüfusta kayıtlu olduğum ve memleketim sayılan yeri hayatım boyunca iki kere gördüm desem, akrabalık ilişkilerimin ne düzeyde olduğunu anlamış olursun herhalde arkadaşım. Ama şu geçtiğimiz hafta var ya, hayatım boyunca hissetmediğim bir kalabalıklık hissiyle doldum. Bu kalabalıklık rahatsız edici ya da boğucu değildi, tam tersine içimi zenginleştirici ve beni mutlu edici bir kalabalıklıktı. Sanki ben bir kavanozum, almam gerekenden fazla veriliyor ve ben o verilenleri kabıma sığdıramıyorum, taşıyor. Taşmasın diye uğraşıyorum ama korkmuyorum, çünkü kaynağının kurumayacağını biliyorum. Öyle bir his. İnsanın kendini ev’inde hissetmesi güven vericiymiş. Sırtını yasladığın iki kadın varsa hayatta, dünyanın en güvenli yeri o kadınların kollarıymış. Bunu şimdi anladım. Başka bir şey daha anladım. Halam dedi ki, dünya gözüyle mezuniyetini göreyim, mürüvvetini göreyim, bir de çocuğunu kucağına aldığını göreyim, başka da bir şey istemem şu hayattan. "Amaan hala! Neler diyorsun, mezuniyet tamam da, diğerlerine daha ohooo! çoook var!" dedim. "Öyle deme kızım, babaannen öldüğünde benden gençti, deden de benim yaşımda öldü. Belli mi olur, senin mutluluğunu görmeden göçmek istemem." dedi halam. "Hala neler diyorsun öyle, ağzından yel alsın" dememe kalmadan sarılıverdim birden. İnsanlar yaşlandıkça küçülüyor, iki kolumla sarabiliyorum halamı. Bunları fark etmek üzüyor beni. "Duydun mu bak, öyle çok var deme, bak Hülya Koçyiğit’in torununa!" diyor halam. Gülüyoruz. "O ne öyle, 21 yaşında evlenilir mi?!" diyorum. "Kız sen niye böyle oldun?" diyor halam. O an düşünüyorum, "Babam ve Oğlum" filmini ilk izlediğimde salya sümük ağlamıştım. Hani derler ya, "Yazar bu romanında beni anlatmış" diye, işte o filmde de Çağan beyler beni anlatmıştı. Hani ufak oğlan çocuğu vardı ya, benim küçüklüğümdü. Sonra bu yıl, bu haziran ayı içerisinde televizyonda rast geldim, ikinci defa izledim. Bu sefer de salya sümük ağladım. Ama bu ağlayış, beyaz perdede izlediğim zamankiyle aynı nedenden dolayı değildi. Dört sene önce kendime ağlamıştım, dört sene sonra izlediğimde ise babam için ağladım. Hani derler ya, büyüdükçe insan annesini/babasını daha iyi anlıyor diye. Bu sefer babamın muhtemel hislerine ağladım. Fikret Kuşkan, Çetin Tekindor’a bir yerde şu meale gelen lafları söyler: “Oğlunun büyüyemediğini göremeyecek olmak nasıl bir şeydir, bilir misin baba? Okula başladığını, mezun olduğunu, ilk aşık olduğu zamanı göremeyecek olmak?” Kendi babamı düşündüm, ilkokula başladığımı göremedi, okuma-yazma öğrendiğimi, liseden mezun olduğumu, üniversiteye başladığımı göremedi. Bundan sonrasını da bilmeyecek. Bu nasıl bir kayıptır, ben bunu ilk defa 2009 haziran ayında anladım. Bir çocuğun babasının ölmesi çok acıdır; ama ölen baba için de bu çok acı bir durumdur. Bunu bu yaşımda anladım. Sonra halamı anladım. Bana mezun ol, evlen, çocuğunu göreyim derken, hiçbir şeyi kaçırmak istemeyen yaşını başını almış bir kadının dileğinden bahsediyordu. Aman hala ya, ne evliliği, ne çocuğu diyebilirdim. Hem ben çocukları sevmem ki diyebilirdim. Hem bak artık kadınlar tek taşını kendileri alıyor. Artık kızların amacı koca bulmak değil ki halacım diyebilirdim. Sizin zamanınızda evde kalmış kız gözüyle bakılan yaşta evleniyor kadınlar artık. Hayatını yaşıyor herkes, evlilik mevlilik zaruri şey değil artık diyebilirdim. Hem evlilik falan… Bu devirde biraz çapraşık bir müessese be halacım diyebilirdim. Karşımdaki kadın kırk küsur yıllık evli olmasına rağmen beni anlardı, biliyorum. Ne biçim konuşuyorsun sen öyle demezdi, biliyorum. Anlatsam anlardı, anlatsam dinlerdi. Ayıplamazdı düşüncelerimi. Ama demedim. Bunların hiçbirini demedim. Benden istediği şeyler, bana yüz milyon ışık yılı ötedeydi ama sesimi çıkarmadım. Çünkü bu isteğini anladım. Hem de ağzından çıkar çıkmaz o cümlelerin anlamını hissederek. Üstünden yıllar geçmesi gerekmedi idrak etmem için. Yaşımın büyümesi, hayat tecrübemin birikmesi falan gerekmedi. Tam da o an anladım. Sadece halam mutlu olsun istedim, hiçbir şey demedim.

Mektubumu burada bitirirken seni hasretle kucaklarım arkadaşım. Yanaklarından öperim, eğer yolun Ankara'ya düşerse muhakkak beklerim. Annenlere selamlarımı ilet.

Seni seven arkadaşın,
ben

Sartre diyor ki:

"Dostoyevski der ki: 'Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur.' Bu söz, gün geçtikçe doğruluk kazanıyor. Ulus topluluğu insan topluluğuna biraz daha katıldıkça, her insan ulus topluluğunda biraz daha kaynaştıkça, her birimiz gittikçe daha geniş ölçüde sorumlu oluyoruz. Nazi rejimine karşı koymamış her Alman'ı bu rejimden sorumlu saydık. İster bizde, ister başka bir memlekette olsun, ırksal ya da ekonomik bir baskı oldu mu, bunu açığa vurmayanların her birini sorumlu tutuyoruz. Uluslar arasında gidip gelme ve haberleşmelerin bu kadar kolay olduğu bir çağda, dünyanın herhangi bir yerinde bir haksızlık işlenmişse, hepimiz bu haksızlığın sorumluluğunu taşımaya başlarız."

Jean Paul Sartre, Denemeler, Yazarın Sorumluluğu, Sayfa 19, Say Yayınları, 1998.

Size Spor Kariyerimden Bahsetmek İsterim


Yıllardır duyarım Pes isimli futbol oyununu. Bir kez olsun merak edip de neymiş acaba bu demişliğim, başına oturmuşluğum yoktu. Hatta oynanırken gördüm mü onu bile hatırlamıyorum. Gerçi şimdi düşündüm de "Hadi gel arkadaşım, seninle iki el pes atalım" diyen biri de çıkmamış karşıma. Pes oynamayı teklif eden oldu da biz mi oynamadık arkadaşım?

Geçtiğimiz hafta halamlara gittim. Bu ziyaretim sırasında halamların başka bir misafiri daha vardı. 14 yaşında bir oğlan. Bir haftalık kasaba tatilim sırasında oyalanacak meşgale bulmanın zorluğundan mütevellit yapacak pek az şey vardı elimde. Bu nedenle kendisiyle bir haftalığına oyun arkadaşı olduk. Şimdi yeri gelmişken bu ufaklığı da anlatmak isterim size. Kendisi sadece tuvalete gitmek için lap top başından kalkan bir zamane çocuğu. Hayatında en son yıllar önce Sims oynayan, onda da anneyle babayı öpüştürüp, çocuğu yaptıktan sonra bilgisayarı kapatan biri olarak, saatlerce oyun oynamak bana tuhaf geliyor tabii. Eleştirmiyorum, sadece aklım almıyor, o kadar. Neyse, hani bir-iki yıl önce bir haber çıkmıştı basında, "On iki saat bilgisayar oynayan çocuk öldü." diye. Yalanmış o haber. Valla bak. Ben geçtiğimiz hafta zarfında gözümle gördüm; bırak on iki saati, on beş-on altı saat oyun oynayan çocuğa bile hiçbir şey olmuyormuş. Neyse, konuyu dağıtmadan devam ediyorum. Bakıyorum, bu çocuk heyecanla bir şeyler oynuyor sürekli. Kendini bir kaptırıyor ki sormayın gitsin. Merak ettim, yahu bu nedir, dedim. Dedi ki Pes. "Aaaa! Pes dedikleri bu muymuş?! Bir bakayım hele nasıl bir şeymiş?" dedim ve kendimi oyuna davet ettirdim. Pes dünyasına giriş o giriş. Üç saate yakın kalkmadım lap topun başından. Ne fena bir şeymiş bu anacım. Hayır, her defasında yenildim ama olsun, yenilen pehlivan güreşe doymazmış. Sayemde Manchester, dandik bir takıma (dandik olduğunu ben değil, 14 yaşındaki çocuk söylüyor. Yoksa ben ne anlarım toptan) 8-1 yenildi. Ama maçı anlatan adam arada beni takdir etmedi desem yalan olur; bir-iki kere "good defense" dedi, gururumu okşadı, gönlümü aldı. İki gün oyalandım Pes'le. Yemek yedikten sonra, "Pes oynayalım mı?" falan demeye başladım. Kendimi azıcık geliştirmişim, ufaklık öyle dedi. Bir de şut atmak için bastığım 1 no’lu tuşa daha güzel basmasını becerebilsem… Kimse tutamaz beni… Tozu dumana katarım… Alemin kralı olurum...

Desem…

De inanma! Tabii ki yalan! Sıkıldım lan ben Pes’ten iki günde! Yok anacım, bu futbol muhabbeti açmıyor beni. Spor kariyerimi başka kulvarlarda geliştirmeyi deneyeceğim. Misal, "Çelik bir tencereye en fazla kaç adet içine-kıyma-doldurulmuş-oyuk-kabak dizebilirim?" gibi.