
Yedi yaşımdan beri bütün yaz tatillerimi Akçay'da, halamın ve eniştemin yanında geçirirdim. Ta ki üç-dört yaz öncesine kadar. Sonra ben büyüdüm, asi oldum, her yıl aynı yere gitmekten sıkıldım. Oraya alternatif başka bir yere gittim mi peki? Hayır, gitmedim. Oturduğum yerde oturmaya devam ettim. Amaçsız tatiller geçirdim. Sürekli müzik indirip, hard disc'imi ne kadar doldurabilirim gibi manasız uğraşlara giriştim. Sonra bir baktım, bütün yazlarımı birlikte denize girerek, gecenin bir yarısına kadar okey oynayarak, şezlonglarda yıldızları seyrederek geçirdiğim iki çocukluk arkadaşım da artık Akçay'a gelmemeye başlamış. Yaşlar büyüdükçe onlar başka planlar yaptı tatillerde. Sınıflar büyüdükçe her yaz içimizden biri Öss'ye çalışmak için erken kesti tatilini. Sonunda bir baktık ki üç-dört sene olmuş, üçümüz birlikte vakit geçirememişiz. Ben gittiğimde ikisinden sadece birini buldum orada, onlar gittiğinde birbirlerini buldular. Şimdi geriye dönüp baktığımda, "Boş boş oturuyoruz, anca vakit öldürüyoruz" diye yakındığımız yaz gecelerinin aslında ne kadar huzurlu olduğunu görüyorum. Büyüyünce bara gideriz diye hayaller kurarken, şimdi diyorum ki: "Keşke yine sadece oturup sohbet edeceğimiz rüzgarlı yaz akşamlarımız olsa."
Dört senedir çocukluk arkadaşım Mustafa’yı görmedim. Bu süre zarfında ben liseyi bitirdim, o da neredeyse üniversiteyi bitirecek. İlksu ise üniversiteli olacak, liseyi bitirdi. Geçtiğimiz haftaki Akçay ziyaretimde gördüm Mustafa'yı. O bu arada sakal uzatmış, bense saç. İlksu'yu ise bilmiyorum, en son gördüğümde kıvır kıvır uzun saçları vardı. Acaba şimdi uzun mudur, kısa mı? Mustafa'nın boyu uzamış; benim o kadar uzamamış, aynı gibi. O güneş gözlüğü takmaya başlamış. Dalga geçtim, havalı olmuş dedim. Bense numaralı gözlük takmaya başladım. Neredeyse gördüğümde seçemiyordum onu. Beni en son gördüğünde gözlerim kartal gibiydi. Demek ki çok değişmişim, çok. O bu süre zarfında ehliyet almış. Bense halen hangi pedal gaz, hangisi fren bilmiyorum. İşin zor, dedi bana. İşim zor, dedim. Aklıma eskiden kurduğumuz araba kullanma hayalleri geldi. Aramızda en büyük olan Mustafa olduğu için, o on sekiz yaşına geldiğinde ehliyet alacak ve böylece hep beraber akşam bara gidebilecektik. Birbirimizin on sekizlik halini bile göremedik. İlksu ile düzenli olarak konuşuyoruz telefonda. Ama hiç aklıma gelmedi, sormadım: O öğrenmiş mi araba kullanmayı acaba? Eminim ben gene aralarında "tekerlekli vasıta"ları en geç öğrenen olacağım. Bisikleti on iki yaşında öğrenerek bir rekora imza atmıştım zamanında. O vakte kadar rutinimiz şöyleydi: İkisi bisiklete binerdi, ben yanlarında yürürdüm.
Mustafa bana dedi ki sen buraların yolunu bilir miydin? Ben de ona dedim ki asıl sen bilir miydin? Bak gene kızaracaksın, gel şöyle gölgeye gidelim dedi. "Kaç oldun şimdi?" "Dört". Oha bitiyormuş dedim. İnşallah biter dedi. Eee, baban bırakacak mı dükkanı sana dedim. Mustafa'nın babası ticaretle uğraşıyordu, dükkanı vardı. Ta en küçüklüğümüzden beri, dükkanı bir gün Mustafa’ya bırakacağını söylediğini bilirdik. Yok ya, ne dükkanı dedi. Eğer dükkana bakacaksam niye okuyorum ki diye ekledi. Doğru söylüyordu. Haklıydı. Yurt hayatından bahsetti. Bir görsen, öyle pasaklı insanlar var ki dedi. Muhabbetimizin onuncu dakikası falandı, yurt hayatında alaturka tuvalette ihtiyaç gidermenin zorluğundan falan bahsediyorduk. Geçen yıl eve çıkmış. İki günde bir viledayı çıkarıyormuş, evi siliyormuş. Aferin len dedim. Kendisi Bolu'da okuyordu. Ama keşke Eskişehir’de falan okusaydım, dedi. Bolu’yu sevmediğinden bahsetti. Mustafa İstanbullu. Allah'tan İstanbul yakın, haftasonları gidip geliyorum dedi. O an aklıma İlksu ve Mustafa'nın bana İstanbul’u anlatışları geldi. İkisi de İstanbulluydu ve ne zaman çeşitli semt/yer isimleri geçse bana açıklamak durumunda kalıyorlardı. Bununla ilgili en komik anım, İstanbul'daki Tünel semtiyle (semt mi demeli, bilemiyorum?) ilgili. Bir keresinde yanımda Tünel'den bahsediyorlardı, ben ne bileyim Tünel’in bir yer olduğunu. "Hakiki tünel" sanmıştım da bayağı bir dalga geçmişlerdi. İnsan belli bir süre yalnız yaşadıktan sonra ailesiyle yaşayamıyor dedi. Alışıyorsun kafana göre hareket etmeye, eve gidince her odadan biri çıkıyor. Başlarda güzel oluyor ama biraz zaman geçince yalnızlığı özlüyorsun dedi. Doğrudur herhalde dedim. İmaj yapmışsın, sakallar uzamış dedim. Bayağıdır böyle, sen görmedin tabi dedi. İlksu da sınavdan çıkmış dedim. Evet, biliyorum; İstanbul'da ara sıra görüşüyoruz dedi. Biz de telefonla konuşuyoruz dedim. İlksular evi satıyormuş, biliyor musun diye sordum. Herkes gidiyor be dedi. Öyle dedim. Benim iki gün sonra yaz okulum başlıyor, yarın sabah dönüyorum Bolu'ya dedi. Yapma ya dedim. Ama ben daha dün geldim, görüşemeyecek miyiz yani diye ekledim. Belki yolun bizim oralara düşer, görüşürüz dedi. Nereden düşecek oralara yahu dedim. Anca Gebze'deki fabrikalardan birine staja gelirsem diye ekledim. Haa İlksu diyor ki diye lafa girdim, artık büyüdük, illa Akçay'da buluşmamız gerekmiyormuş. Birbirimize gidip gelebiliriz diyor dedim. Doğru demiş dedi Mustafa.
*Resim, Reha Erdem'in Beş Vakit filminden bir karenin postmodernizm eksenindeki fütürüstik bir yorumudur.
Bahsettiğim UFO'lar ise tamamen gerçektir. Biz vakt-i zamanında UFO gördük. Üçümüz birlikte gördüğümüz için gerçekliğinden şüphe etmemeye karar verdik.
Üçümüz birden yanılıyor olamayız öyle değil mi?