15 Haziran 2009 Pazartesi

Murakami diyor ki:


"And I'm just going to keep on getting stronger. I'm going to mature. I'm going to be an adult. Because that's what I have to do. I always used to think I'd like to stay seventeen or eighteen if I could. But not anymore. I'm not a teenager anymore. I've got a sense of responsibility now. I'm not the same guy I was when we used to hang out together. I'm twenty now. And I have to pay the price to go on living."

Haruki Murakami, Norwegian Wood, 2000, sayfa 248, Vintage International Original

Bunları diyen kitabın kahramanı olan Toru. Kendisi yaşıtım olur. Onun yaşındaki oğlanları düşününce kendisini takdir ediyorum. Genellikle bu yaştaki oğlanlar her şey ayaklarına gelsin isterler. Çamaşırları yıkansın, dolaplarına konsun. Yemekleri ısıtılıp, önlerine gelsin. Çay bardakları doldurulup, masalarına getirilsin. Meyveleri soyulsun, tabaklarına konsun. Antep fıstığının kabukları çıkarılıp, avuçlarına konsun. Annelerinin bebekleri! Hep böyle yetiştiriyorlar paşa oğullarını. Sonra büyüyünce de bir şey değişmiyor bu çocuklar için. Bu sefer de karısından hizmet bekleyen annesinin biricik oğlu. Peh! Hatta bir de öeh!
Kınıyorum ve agresifleşiyorum mütemadiyen. Sorry dude ama fuck off!

Sırlar Dünyası'nın kapısını tıklattım. Ya da onlar benim kapımı aşındırdı, bilemedim bak şimdi.*


*Güzide kanalımız Samanyolu Tv'de yayınlanan ilahi kaynaklı, metafizik tandanslı bir program.

Geçen hafta başımdan ilginç bir olay geçti. Anlatmak isterim.

Ankara’nın ne kadar boktan bir şehir olduğunu anlatmama gerek yok sanırım, herkesin malumu. Bir önceki sayfada Ankara’yı öven ve ona duyduğum derinden sevgi(!) ve bağlılığı(!) anlatan yazıyı okuyunca affedersiniz ama bir tarafımla güldüm kendime. Neyse, bu mevzuya girmeyelim, işin içinden çıkamayız. Ne diyordum, evet, Ankara’nın boktan bir şehir olduğu malumunuz. Bu sebeple akşam saat dokuzdan sonra sokaklardan el ayak çekiliyor; herkes evine gidip, perdelerini çekip, oturuyor. Ben ise gece saat on ikide sokakta otobüs bekleme gafletinde bulunuyorum. Hani anlatırlar ya İstanbul’da Beyoğlu’nda gece her tip insan oluyor; ayyaşı, keşi, tinercisi neyi, insan yalnız yürümeye çekinir diye (valla diyenlerin yalancısıyım, gözümle görmüşlüğüm, varlığımla orada bulunmuşluğum yok. Neyse). İşte gece saat on ikide Kızılay’da da insan etrafın ıssızlığından çekiniyor arkadaşım. Kimseler yok. Böyle sessizliğin verdiği bir ürperti diyeyim ben sana, sen anla. Otobüse bineceğim durağa geldim. Bir-iki kişi var, öylesine bekliyor. Ben de birkaç dakika öylesine bekledim. Biliyorum otobüsün gelmeyeceğini ama sürü psikolojisi işte. "Madem bekleyen var, insanların bir bildiği var demek ki" gibisinden. "Hay aksi, şimdi ne yapacağız, dolmuşa mı bineyim? O da eve uzak bir yerde indiriyor, gecenin bu saatinde bir de eve yürüyecek miyim?" falan diye içimden çeşitli düşünceler geçirirken, önümde bir taksi durdu. Durakta bekleyen bir kadın taksinin kapısını açtı ve durakta bekleyen iki-üç kişiye dönüp: "Eğer yakın yerlere gidiyorsak beraber gidebiliriz." dedi. Kimse bir cevap vermedi. Ben de kısa bir tereddütten sonra "Nereye gidiyorsunuz?" dedim. Kadın cevapladı. Şansa bak, aynı yere gidiyor çıkmaz mıyız? "Tamam o zaman." dedim, atladım taksiye. Arka koltuğa oturduk kadınla birlikte. Şoföre tarif etti gideceğimiz yeri. İlk olarak gecenin bu saatinde otobüs bulamayan her Ankaralı gibi Gökçek’e saydı sövdü abla haliyle. Ben de onayladım kendisini. "Böyleyken böyle, ama yine gidip seçti insanlar" falan filan. O sırada kadın çantasına uzandı, sigara paketini çıkardı, paketi bana göstererek: "İçsem rahatsız olur musun?" dedi. "Estağfurulah, buyurun." dedim. Gün boyunca çalıştığı yerde rahatça sigara içemediğini anlattı. Kendisi televizyoncuymuş, kamera arkasında çalışıyormuş. "Sigara yasağı çok sıkı." dedi. Bana okuyup okumadığımı, nerde okuduğumu sordu. Bu kısa tanışma faslından sonra muhabbete şoförü de dahil ettik. Böyle ilginç, üçlü bir sohbet aldı başını gitti. O an düşündüm, tam film gibi oldu azizim. Ne bileyim, birbirini tanımayan üç kişi, gecenin bir körü olmuş, aynı arabada. Hani en ufak bir fikrim yok yanımdaki insanların kimler olabileceğine dair. Tedirgin olmaktan ziyade heyecanlandım. Değişik bir deneyim. Konu nerden nasıl geldi hiç fark etmedim, birden bambu ağaçlarından yapılan araba döşemelerini konuşmaya başladık. Ha, şimdi hatırladım. Kadın sigarayı yaktıktan sonra şoför arkaya dönüp: "Dikkat edin de arabanın döşemelerine dökülmesin.” dedi. Bunun üstüne kadın: "Hiç merak etmeyin, çok dikkat ediyorum. Ben de kendi arabamda çok takıyorum bu konuya." dedi. Sonra benim ilk defa o gece gördüğüm bir lokantanın önünden geçtik. Dört katlı bir kebapçı! Evet, yanlış duymadınız sevgili okurlar, tam tamına dört (4) katlı. Yeni açılmış. Üstelik yeri işlek bir yer olsa tamam, gayet saçma bir yerde, lüzumsuz bir dört kat. Kadın: "Adamlardaki ticari cesarete hayran kaldım doğrusu. Bu ne kendine güven, böyle bir yere dört kat açmak." dedi. "Hani İstanbul’da Boğaz kenarı falan olsa bir derece de, burada kim gelsin burayı doldurmaya?" dedi. Ben de onayladım kendisini. Ardından buradan yola çıkarak konu ekonomik kriz, para, sermaye gibi mevzulara kaydı. İşte ekonomik krizden kurtulmak için sermayesi olanların piyasaya yatırım yapması gerekir, para babaları aslında devletin çarkını döndüren kişilerdir vs. vs. vs. gibi şeyler söyledi abla. Arada da bana dönerek: "Öyle değil mi?" diye soruyor. Ben de "Öyle tabii" diyorum. Diyorum demesine de anladığımdan değil. Hani öyle bir konumdayım ki bana orada ne sorsa hayır demem. "Evet, öyle tabii" repliği gayriihtiyari çıkıyor ağzımdan. Hele zaten gecenin bir körü, hele zaten konu para, sermaye neyim. Ben hiç anlamam o işlerden azizim. Hani ekonomi haberlerinde alttan bir şeyler geçer ya, inen çıkan hisseler, düşen yükselen para birimleri… Onlar ne bilmiyorum. Mesela dolar iniyor çıkıyor ya, ne oluyor da iniyor, ne oluyor da çıkıyor anlamıyorum. Mesela ellerinde telsizle oradan oraya koşturan adamlar görüyoruz televizyonda. Amaçları ne bilemiyorum. Bunu üst dönemden bir arkadaşıma anlattığımda, seneye alacağımız economics for engineering dersinden sonra en azından bunları anlayabileceğimi söyledi, içime su serpti. Anlatan oldu da biz mi anlamadık? Neyse, konuyu iyice dağıttım. Tekrar gecemize dönersek, ben kadın ekonomiyle ilgili ne derse "Evet, öyle" diyordum en son değil mi? Balık lokantasından da konuştuk, bir gecede iki kişilik yemeğe sekiz yüz milyon veren insanlardan da. Hanım abla bu konuda fazla iyimser, parası olan birinin verebileceğini söyledi. Şoför de ona katıldı. Belki o da benim ekonomi mevzusunda takındığım tavrı takındı ve kadın ne derse "Evet, doğru." demeyi seçti. Ama ben henüz o kadar ödün vermedim arkadaşım kişiliğimden. Bence iki kişilik yemek için sekiz yüz milyon çok. Koç olsam, Sabancı olsam da vermem (Sosyalist, gururlu genç imajı). Ama böyle demedim pek tabii. Prensiplerime ve ilkelerime ve ulvi ideallerime bağlı, kapitalizm karşıtı saf salak bir genç olarak benim hala umudum var (on sene sonra kendime kıçımla güleceğim muhtemelen). Dolayısıyla sessiz kaldım. Bir şey demedim (cevab veremedi). Sonra bizim evin bulunduğu sokağa geldik. Yol arkadaşım ise benden sonraki sokakta inecekti. Taksi bizim apartmanın önünde durdu. Hemen çantama uzandım. Taksimetredeki paranın yarısını ödemeye davrandım. Kadın hemen: "Aaaa!!! N'apıyorsın öyle??!!" dedi. Ne demek ne yapıyorum? "Olur mu öyle şey?!" dedim. Taksiciye ısrarla parayı uzattım. Kadın kolumu tuttu ve şunları söyledi: "Sok bakayım o parayı çantana. Olur mu öyle şey? Sana taksiye binmeyi teklif eden benim. Aksi takdirde bu davranış para ödetmek için seni taciz etmek olur. Ben zaten taksiye biniyordum, yanıma seni de aldım." Ben de: "Ama olmaz öyle şey. Beni utandırıyorsunuz. Mahçup oldum. Lütfen kabul edin." dedim. "Asla. Kesinlikle kabul etmiyorum.” dedi abla. Şoför de önden katıldı: "Evet, hanımefendi doğru söylüyor." Ben de en sonunda "Peki, çok teşekkür ederim, gerçekten mahçup ettiniz beni." dedim, ne diyeyim. Kadın bana döndü ve şöyle dedi: "Bu hafta birine bir iyilik yap ve benim için yapmış ol. Böylesi çok daha güzel."

"Peki o zaman." dedim ve iyi geceler dileyip indim. Apartmanın merdivenlerinden çıkarken ilginç bir deneyim yaşadığımı düşünüyordum.

Ertesi gün bu olayı okulda arkadaşlarıma anlattım ve içlerinden biri: "Bu resmen Sırlar Dünyası olmuş yahu." dedi. Düşündüm, valla gözüme pek uzak ihtimal görünmedi. Artık Sırlar Dünyası mı olur, Scientology mi, Kabala mı, her ne naneyse.

Yakın Zamanda Türk Televizyonlarında Gördüklerim


+Son aylarda hangi kanalı açsan karşına Elif Şafak çıkıyor. Yazarların televizyon programlarına çıkmaları ve reklam çalışmalarında bulunmaları konusunda muhafazakar değilim. Ama yazar da her programa çıkmamalı arkadaşım. Yani bence. Biraz seçici olmakta fayda var diye düşünüyorum. Neyse lafı dolandırmayayım, geçen akşam Elif Hanımı Saba Tümer’in programında gördüm. Saba Tümer’i zaten sevmem, hele sunuculuğundan hiç haz etmem fakat işte Elif Şafak olunca oturdum, izledim. Saba Tümer salak sorular soruyor, Elif Şafak da o salak sorulara olabildiğince mantıklı cevaplar vermeye çalışıyor. Bir ara Saba Tümer, Elif Şafak’a son kitabı Aşk’daki karakterlerle ilgili bir soru sordu dan diye. İşte niye sevişmiyorlar falan gibisinden bir soru. Elif Şafak bir an durakladı, "ııııı, hiç düşünmemiştim, evet. hmmm...." dedi.
Neden sevişmiyorlar ne yahu?!

+Atv’de sabi sübyan çocukları allayıp pullayıp, gazino şarkıcısı kıyafetleriyle donatıp, en içli şarkıları söylettikleri bir program var ya hani. Pınar Altuğ ve Erol Evgin sunuyor. Hah işte o programı kınıyorum. Cumartesi akşamı kanalları gezerken rast geldim, bir tane ufak kız acıklı bir türkü söylerken gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Onu dinleyen diğer bir yarışmacı arkadaşı ise iki eliyle yüzünü kapamış, hüngür hüngür ağlıyordu. Hüngür hüngür bak! Vallahi billahi abartmıyorum. Çok duygulanmışlar zaar. Bence yalan. Valla bak. Bebeler pek güzel kıvırıyor rol yapmayı.

+İran seçimleri sırasında televizyonlarda bayağı bir gördük, Musavi'nin çok cevval bir karısı var. Takdir ettim, hükümet gibi kadın. Ee, şey, hükümet zaten. Pardon.

+Seda Sayan’ın hedef kitlesi annelerimiz olan Pepsi reklamı var ya, onun şarkısı çok iğrenç bir şekilde dile dolanıyor. "Pepsiiii! Yaşatır seniii, pepsiii!"

+Habertürk’te her cumartesi gecesi Murat Bardakçı’nın yaptığı programda yer alan Pelin Batu’ya gerek program içerisinde, gerekse programın ardından basında ve internette yer alan yorumlarda gereksiz yere yükleniyorlar bence. Kınıyorum. Ayıptır.

+Habertürk demişken, cumartesi sabahı yayınlanan bir haftasonu programı var, canlı yayın. Reenkarnasyonun var olduğunu iddia eden iki teyze vardı konuk. Biri uzman mıymış ne, bilmiş bilmiş konuşuyordu. İki lafından biri de “canım benim”. Yanındaki kadın ise daha bir munis tip. 16. Yüzyılda İngiltere’de prenses olduğunu söyleyen bir hanım abla. Bunun üzerine sunucu hafif imalı bir şekilde “Hep de İngiltere oluyor, prenses oluyor ahahaha!” dedi. Uzman kadın direk araya girdi: “Öyle deme canım benim. Yaşamayan bilemez bunu.”

+Son bir haftadır Türk televizyonlarında ufo haberleri almış başını gidiyor. Taa Amerikalardan hakiki Fox Mulder gelmiş canım benim. İstanbul’da konferans vermiş. 2012’de uzaylı kardeşlerimizle büyük vuslat gerçekleşecekmiş, öyle diyor amcam. Hadi bakalım, merakla bekliyorum.

+Ufo demişken, "Sirius uzay araştırmaları Türkiye falan filan başkanlığı" başkanı bir adam var. İsmini hatırlayamadım, darılmasın artık. Deprem Dede gibi, efendime söyleyeyim Zekeriya Beyaz gibi pek bir popüler oldu şu günlerde. Hangi kanalı açsam karşıma çıkıyor. Bilirkişi olarak konuşuyor. Hayırdır inşallah.

+Ntv geçen yazın ardından bu yaz da Yeşil Ekran yapıyor. Belgesel neyim yayınlıyor. Çok takdir ediyorum kendilerini. Aferin. Tabii her akşam o kadar entel olamıyorum, izlemiyorum ama kalbim onlarla.

+Ntv demişken, Cem Yılmaz Can Dündar’ın Neden programının sezon finali (?) konuğuydu. Konu erövizyon’a geldi. İşte bu aslında şarkı yarışması değil de siyasi bir yarışma falan filan. Efendime söyleyeyim tanışıklı dövüş var, komşu komşuya veriyor gibi bilinen argümanlar. Bu "komşu komşuya veriyor" lafı üzerinden üst üste espriler yaptı Cem Yılmaz. Bütün stüdyo kahkalarla gülüyor bittabi. Yok herkesin komşusu var, herkes veriyor mu?/ Sadece veriyor muyuz?/ Vermeli miyiz?/ Vermesek iyi mi olur?
Arkadaşım, bence bu "vermek/almak" üzerinden yapılan espriler hiç komik değil. İstersen eşşek kadar adam ol -yalnız Cem Yılmaz'a değil, vermek esprisine gülen herkese diyorum- insanın cinsel akıl yaşı 12’de kalınca, ne zaman "verme" lafı geçse “ahahaha!” oluyor millet. Bence bu "almalı/vermeli-emmeli/gömmeli" esprilerin miâdı doldu. Acı ama gerçek.

13 Haziran 2009 Cumartesi

Haruki Murakami'den Norwegian Wood


Sanırım hayatımda ilk defa bir kitabın peşinden bu kadar koştum. Tam üç ay boyunca Norwegian Wood kitabını kovaladım da kovaladım. Haftada bir kullanıcı hesabıma girerek, okulun kütüphanesinden kitabım gelmiş mi diye kontrol ettim. Gelmesi gerektiği halde iki kere erteledi sahibi. Kimin aldığını bilmeme imkan yok ama inatçı bir Murakami okuyucusu olduğu için onu bağışladım. Tuttum sonra kitabımı. Hesapta benim üzerime görünüyordu. Ne olduğunu hatırlamıyorum, almam gereken gün gidemedim almaya; düştü üzerimden kayıt. İşin yoksa gene kovala kitabı. Bekledim, casus gibi kitabın yeni sahibinin kitabımı iade edeceği günü kaçırmamak için takipte kaldım. Arada badireler atlattım, sıkı Murakami okuyucularını geride bıraktım ve zafere ulaştım. Mutluyum. İki haftadır kitap bende. Yavaş yavaş, sindire sindire okuyorum. Bir yandan okuyorum, bir yandan da bu kitabın kaderim olmasından korkuyorum. Böyle garip bir tesadüfler zinciri var yaşadığımız düzende. Ya da ben kendimi buna inandırıyorum, bilemiyorum. Böyle düşünmek hoşuma gitmiyor değil, itiraf ediyorum. Bir-iki tane kitap ismi sayabilirim, okurken hayatımın tuhaf bir şekilde eş zamanlı olarak kitabın öyküsüyle paralel gittiği.

Bu kitabı okumaya başladığım günlerde, Murakami’nin iki ciltlik, Japoncası iki bin (2000!) küsur sayfalık 1q84 adlı romanının çıktığı haberi geldi. Henüz İngilizceye çevrilmemiş. Şimdiden bilmem kaç bin adet sipariş almış falan filan. Bu Japonlar ilginç zaar. Dünyanın neresinde bir kitap (Norwegian Wood) dokuz buçuk milyon (9.5 milyon!) satar? Takdir ettim.

Gelelim Norwegian Wood’a. İsmini Beatles’ın şarkısı olan Norwegian Wood’dan alıyor. Üniversiteye başlayan bir gencin geçmişi ile bugünü arasında sıkışıp kalmışlığını anlatıyor. Görünürde insanların arasında ama gerçekte içini hiç kimseye açmak istemeyecek kadar soyutlamış kendini herkesten. İnsan ilişkilerine dair gözlemleri ve ürettiği fikirleri var. Kimisi topluma ters gelebileceğinden, bu fikirleri dillendirmeyi sevmiyor. Arkadaşlık ve sevgililik müessesesinde toplumun geri kalanından farklı düşünüyor. Belki buradaki kocakarı teyzeler olsa, "çınk çınk" efektiyle birlikte kendisine "geniş görüşlü" der; "bu gençlik nereye gidiyor yarab?!" diye de eklerlerdi. Bırak desinler Toru, insanlar hala birbirlerine sahip olabileceklerini düşünen saf homo sapiensler olarak yaşamıyorlar mı?

Kitabın sevdiğim bir yerinden alıntı yapmak istiyorum.
(Not: Aşağıda konuşan iki kahramanın, birbirleriyle The Great Gatsby romanı sayesinde tanıştıklarını belirtmekte fayda var.)

"What kind of authors do you like?" I asked, speaking in respectful tones to this man two years my senior.
"Balzac, Dante, Joseph Conrad, Dickens," he answered without hesitation.
"Not exactly fashionable."
"That's why I read them. If you only read the books that everyone else is reading, you can only think what everyone else is thinking. That's the world of hicks and slobs. Real people would be ashamed of themselves doing that. Haven't you noticed, Watanabe? You and I are the only real ones in the dorm. The other guys are crap."
This took me off guard. "How can you say that?"
"Cause it's true. I know. I can see it. It's like we have marks on our foreheads. And besides, we've both read The Great Gatsby."

(vintage international original yayınları. 2000. sayfa. 31).

2 Şubat 2009 Pazartesi

"güzel bir neden buldum" dedim; edebiyat çevreleri beni kutladı, "hüsn-i talil yapmışsın" dediler


gökyüzü griden maviye dönerken güzel bir şarkı çalıyor kulağında. sahile vurup da geri çekilen dalgaların açtığı oyuklar gibi olan boşluklarından biraz rüzgar, biraz da güneş giriyor içeri.
-ne düşünüyorsun?
-neden bu kadar düşündüğümü düşünüyorum.
kocaman bir cadde var önünde. kimi zaman bir canavar gibi kimi zamansa bin-yıllık-uykusuna- yatmış-uyuyan-güzel gibi olan koca bir dünya var önünde.
-ne aptal bir masal bu.
-daha iyisini biliyorsan anlat o zaman.
mavi rengi arıyorsun. bazı kızlar mutlu olunca etraf maviye boyanıyor çünkü. mavi gökyüzü, mavi deniz, mavi ağaç. bulutlardan hipopotam yapabildiğimiz bir günde sen çöpten bir adam çiziyorsun.
-çizecek daha iyi bir şey bulamadın mı?
-bunu çizmek istedim.
balonla gezmek istersin. keşke şehrin orta yerine bir balon inse dersin. o balonla bir yılbaşı gününe gitmek istersin. amerikan filmlerinde gece misafirliğe noel baba’yı bekleyen saf çocuklara gülersin ama içten içe sen de bir şeylere safça inanmak istersin. inanınca etraf mavi olur, gerçeği görünce ise gökyüzü griye döner bilirsin. gökyüzünü seyretmeyi öyle seversin ki sırf griden maviye döndü diye birini sevebilirsin.
-iki biletim var, tren bileti. gelir misin?
-gelirim.
-nereye olduğunu sormayacak mısın?
-sen güzel yer seçersin.
mutluluktan ağlamak kadar garip bir şeydir mutluluktan ölmek; fakat sırf gökyüzü griden maviye döndü diye bir caddenin orta yerinde öylece kalıp, mutluluktan ölebilirsin sen de. içinde, havai fişeklerin gecenin karanlığında bıraktığı izler gibi küçük mutluluklar belirir. onların neye dair olduğunu bilmezsin, çalan şarkıya kulak verip yürümeye devam edersin.
-trene binip mutlu olalım o zaman.
-peki olalım. hatta şarkının hakkını vermek için şarkıdaki gibi yaşayalım. bir keresinde...

zeno'dan inciler-1


"günümüzde yaşam kökünden yozlaşmış. insanoğlu ağaçların, hayvanların yerini almış, havayı kirletmiş, özgür boşluğa sınırlar koymuş. yarın daha beteri olabilir. bu durdurak bilmeyen uğursuz hayvan başka güçler bulup kendi hizmetine sokabilir. havada böyle bir tehditin kokusu dolaşıyor. büyük bir bolluk doğacak bundan... insan sayısında bolluk. metrekareye bir kişi düşecek. ama havasızlık ve yersizlik illetine kim çare bulacak? yalnız düşüncesi bile boğuyor insanı!"

zeno'nun bilinci,
italo svevo
ada yayınları, 1986 baskısı, sayfa 426

24 Ocak 2009 Cumartesi

her şeye ağlama lütfen penélope


-neden üzgünsün bu kadar penélopeciğim? yoksa yeni mi ağladın? buradan bakınca biraz öyle görünüyor da…

televizyonun bir düğmesi olsa ve basınca şu görüntünün içine girsem, dedi. çok param olsa ve uçağa atlayıp tam da şuraya gitsem, dedi. tam da o sırada içine bir korku düştü. gökyüzüne baktı ve hiçbir şey göremedi. tatlı tarifi öğrensem ve sevdiğim insanlara yedirsem, dedi. neden içine giremediği anları tasarlayıp durduğunu düşündü. sürekli düşünecek bir şey buluyorum, dedi. sürekli düşünecek bir şey buluyordu. endişelerini gidermek için bastığı toprağı değiştirmenin bir çözüm olup olamayacağını düşündü. neden verdiğim kadar almasını beceremiyorum, dedi. beklentilerini daha ne kadar aşağı çekebilir diye düşündü. son sınır neresi ki, dedi. süpermen arkadaşım olsun isterdim, dedi. insanlara sinir oluyorum, dedi. babasının kızı olan kızlardan pek haz etmiyordu. sürekli arkanda bir duvar, ya da altında bir trambolin olması hissi nasıl bir şeydir acaba, dedi. sevdiklerini düşündü. sevdiğim birkaç insan benim onları sevdiğim kadar seviyorlar mıdır beni, dedi. insan neden bunu duymak ister diye düşündü. en temel hislerden biri güven midir acaba, dedi. bütün hayatımız boyunca aradığımız şey güvenle sırtımızı yaslayacağımız bir ağaç mıdır acaba, dedi. bazen nasılsın sorusunun ne denli önemli bir soru olabileceğini düşündü. laf olsun diye değil, içinden geldi diye küçük şeyler söylemek ve basit cümleler kurmak istedi. sanırım istediği buydu. istediğim sadece basitlik, dedi. karışıklık değil, diye düşündü. kalabalık değil istediğim, dedi. ipiyle kuyuya inebileceğim ya da ipimle kuyuya inebilecek sayılı insan olsun yanımda, sevsinler beni hep, ben de hiç kırmayayım onları, dedi. camdan bakınca göğe uzanan ağacı gördü. ne kadar güçlü, dedi. güzel olmak için hiç çaba harcamıyor ama çok güzel, dedi. köklerinin bulamayacağın kadar derinlerde olduğunu düşündü. doğada her şey ne kadar güzel birbirine dönüşüyor, dedi. havayla ve gökyüzüyle bütünleşen ağaca özendi. herkes bir ağaç olsa mutlu olurduk o zaman belki, dedi. bir ağaç olmak istedi.

-seninle beraber o sahilde bir şeyler içmek isterdim penélopeciğim. tam da resimdeki saatte. sevdiğimiz insanlara kart atmak isterdim, onlar da gelsin diye. neyse gidip şimdi çay içeceğim. müsait olunca beni arar mısın?

(resim: the good night filminden)

20 Ocak 2009 Salı

bilemem


güneşe çıktığında saçının rengi açık görülür ya, ışık saçlarında parlar ve birkaç farklı tonda renk ortaya çıkar. bu renk gerçek midir, yoksa sadece bir yanılsamadan mı ibarettir, bilemem. belki gerçek olan bu renktir ve güneş bunu görebilmeni sağlamıştır. belki de gerçek değildir, saçın ışık altında o denli parlar ki farklı bir renk olarak algılarsın. gün olur, güneş doğar; gece olur lambaları yakarsın, her şey bir anda aydınlanır. karanlıkta görmediğin şeyleri görürsün. bildiklerine ise başka bir açıdan bakarsın. gerçek olan o aydınlık hal midir, yoksa gözünün kamaşmasından ne gördüğünün farkında değil misindir? belki ışık sana yardımcı olan bir kılavuzdur. belki de başını döndürüp, yolunu saptıran bir yoldan çıkarıcı. gün olur, ortalık aydınlanır; sen yatağından çıkar, hayata karışırsın. yapmak istemediğin şeyleri yapar, gitmek istemediğin yerlere gidersin. söylemek istediklerini söyleyemez, söylenmesi gerekenleri dile getirmeyi gayet güzel becerirsin. kafan öyle karışıktır ki ne istediğini kendin bile bilemezsin. ne yapmak istediğine karar vereceğin anı beklersin. gece uyurken mi mantıklı karar alınır, yoksa gün ağarıp da kendi yarım kürendeki insanlar ayağa kalınca mı, bilemem. gün vakti etraf seslidir, gece ise sessizdir. gündüz gözüyle mi iş yapılır, yoksa yarasalar uçarken mi?

kahve içersin zihnin açılır. keskin koku ve tat kafandaki bulutları dağıtır. o zaman mı daha doğru düşünürsün, yoksa her şeyi akışına bıraktığın kendi sade-saf-kafeinsiz kafanla mı, bilemem.

4 Ocak 2009 Pazar

protesto ederken nasıl samimi olduğumu anlatamam bebeğim

dün gece saat 01:30 sularında uzaklardan sesler duydum. ilk başta anlam veremedim fakat dikkatlice dinleyince "kahrolsun israil" sloganlarını işittim. evimin bayağı uzağından geliyordu sesler, zor duyuluyordu. hemen ardından tekbir seslerini duymaya başladım. "ya allah bismillah allahuekber" sesleri güçlenerek artıyordu. artık kendimi zorlamadan da duyabiliyordum sesleri. evet, o an tam olarak neler olup bittiğini anladım işte.

gün içinde haberleri izledim, 4 ocak 2009 çağlayan mitingini seyrettim. atılan sloganları duydum. haber sitelerinden mitingin fotoğraflarını gördüm. büyük olasılıkla benim dün gece işittiğim protesto, bu miting ile benzer özellikler taşıyordu. oraya toplanan onca insanı bir araya getiren tek düşünce, "pis yahudi israil müslümanları öldürüyor!" düşüncesiydi. ümmetçilikle bir araya getirilen binlerce insan, ne halt ettiğini bimeden sözde protestosunu dile getiriyor. "filistin'de masum insanlar ölüyormuş" deseler kaç kişi gider acaba? kaç kişinin ilgisini çeker bu mevzu? filistin sizin -evet sizin- "din kardeşiniz(?)" olmasa, yine bu soğuk havada toplanır mıydınız acaba o meydanda? sanki israil, filistin'i müslüman olduğu için vuruyor?! sanki filistin müslüman -yani sizden- olduğu için önemli. yakın geçmişte dünyanın diğer yerlerinde atılan bombalara karşı neden ses çıkarmadınız? onlar sizden değildi çünkü. çünkü siz anca din aracılığıyla bir araya gelen uyutulmuş insanlarsınız. bir araya geldiğinizde dini sloganlar atan, tekbir sesleri yükselten pis çıkarcı insanlarsınız. ölenlerin önce dinine bakan, ardından müslümansa yapanları kınayan yüzsüzlersiniz.

kayıtsız kalmadığınızı sanırken insan ayırıyorsunuz. size de bir şey denemez. siz de avrupa gibisiniz, amerika gibisiniz. dünyanın geri kalanından bir farkınız yok aslında.

işte bu yüzden mitingi kimin düzenlediğinin, ne amaçla düzenlediğinin bir önemi var. siz sadece dinini satmaya çalışan çıkarcı tüccarlarsınız. iyi ki vakti zamanında din diye bir şey ortaya atmışlar, siz de gitmiş kölesi olmuşsunuz. üstelik şu anda neye yaradığı da belli değil. siz gidin vicdanınızı rahatlatın, belki öbür dünyada(?) cennete gidersiniz, evet. aferin.

1 Ocak 2009 Perşembe

masal anlatıcısı ve kiraz ağacı

masal dinlemeyi çok severim. küçükken her akşam uykuya dalmadan önce annem yatağıma oturur, bana aldığı masal kitaplarından masallar okurdu. okuma-yazma bilmezdim o zamanlar. anca masal kitaplarının resimlerine bakardım. hani üç boyutlu masal kitapları vardı ya, içini açtığında pat diye bir prenses çıkıverirdi karşına. babamla birlikte o kitaplardan bir tane aldığımızı hatırlıyorum, kurbağa prens olanından; hani prenses kurbağayı öper de kurbağa birden prense dönüşür ya.
bana güzel masallar anlatırdı babam. hatta masal anlatma işini o başlatmıştı. annem babamdan sonra devralmıştı desem daha doğru olur. babamın anlattıkları kafadan olurdu daha çok. annem okurdu, babamsa kafasından anlatırdı - ya da yaratırdı, bilemiyorum. keşke babamın anlattığı masalları hatırlayabilseydim. ama çok küçüktüm, o yıllar epey bir geride kaldı.

canım kaç zamandır masal dinlemek istiyor. en son ne zaman güzel bir masal dinlediğimi hatırlamıyorum. aslında hayal meyal bir şeyler hatırlıyor gibiyim ama o hatırladıklarımın kurgu olma ihtimali, gerçek olma ihtimalinden daha fazla. sanırım beynim ben istedim diye, olmadık şeyleri bir zamanlar yaşanmış hoş anılar olarak tasarlayıp önüme sunuyor. sonra da ben o "kurguları" sözde anımın içindeki insanlara hatırlatmaya çalışıyorum fakat haliyle karşı taraf öyle bir şey hatırlamıyor.
işte tam da canım feci şekilde masal dinlemek isterken ve ben en son masalımı düşünürken, aklıma en son masalım olduğunu sandığım bir masal geliyor. aslında aklıma gelen masalın kendisi değil, daha çok anlatan ve anlatılan ortam: ben başımı tuğçe'nin omzuna koymuşum, o da bana güzel güzel anlatmakta. açıkçası görüntü gayet bulanık. gerçekliğinden şüphe edeceğim kadar bulanık. bu nedenle tuğçe'ye soruyorum, "sen bana bir masal anlatmış mıydın?" diyorum. detayları veriyorum. "hayrola, nerden esti?" diyor. "yok olmadı öyle bir şey." bu cevaba şaşırmıyorum. aklımda bir olasılık daha var, bir arkadaşıma daha soracağım diyorum ama sormuyorum. muhtemelen olmadı böyle bir şey, uyduruyorum. tanıdığım bir kedi'ye anlatıyorum bu durumu, "belki rüyanda görmüşsündür" diyor. evet diyorum, muhtemelen bir zaman rüyamda gördüm.

anneme soruyorum, "anne biz birlikte kiraz ağacı gördük mü?" diyorum. "bilmem, hatırlamıyorum." diye yanıtlıyor. "ne bileyim, ben öyle hatırlıyorum. hatta çok beğenmiştik sanırım." diyorum. annem, "ben kiraz ağacı gördüğümü hatırlamıyorum. yok, görmedim hatta." diyor.
ama yine de benim içimde bir resim var, güzel ve büyüleyici bir ağaç resmi. belki de tam anlayamadım ne ağacı olduğunu, canım kiraz ağacı demek istedi ve kiraz ağacı oldu. öğreniyorum ki kiraz ağacının bulunduğu memleketlerde dolaşmamışım ben. o iklimlere yolum hiç düşmemiş. bu da bir yanılsamaymış demek ki. ne çok şey istiyorum, kafamda kurguluyorum diyorum. belli bir noktadan sonra iyi bir şey değil bu diyorum. "ama kimseye bir zararı yok ki, kötü bir şey değil ki" diyor içimdeki ses.

masalım da kalıyor bir yerden sonra, ağacım da. tamam, ikisi de geçmişte olmamış ama gelecekte olmayacağını kim söylüyor ki, diyorum. belki bir gün.