dostoyevski sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
dostoyevski sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

19 Temmuz 2010 Pazartesi

dostoyevski'nin beklenen kitabı

yalanın ne olduğuna dair sorular soruyorum kendime. yani, elbette ki yalan yalandır ama insanın kendini suçlu hissedip-hissetmeme eşiği, ya da birini affedip-affetmeme eşiği nedir acaba, bilemiyorum. yalan her zaman affedilmez bir erdemsizlik midir, yoksa bazı durumlarda onu mazur gösterecek unsurlar var mıdır? bu tarz sorular dönüp duruyor beynimde. aklıma gelen şöyle bir şey var:
dostoyevski "suç ve ceza"da bize "suç" ve "ceza" kavramlarını sorgulattı. suçların en büyüğü, öldürmek üzerine var olan peşin hükümlerimizi yeniden gözden geçirmemize sebep oldu. bir suçu haklı kılan nedenler ve koşullar var mıdır, bunları gösterdi. sonuçta ben hukukçu değilim, bu işin ilmine dair fikrim yok. analitik düşünmeye çalışsam da "suç" ve "ceza" kavramına içindeki sese göre yaklaşmaktan fazlasını pek yapamıyorum. bu da son derece normal bence, son derece insanî. bize öğretilenlerle, vicdanla, toplumsal normlarla yaklaşmaktan fazlasını yapabilen varsa ne güzel, darısı başımıza.
işte dostoyevski tam bu noktada önümüze bir kapı açıyor. bildiğimiz doğruları yıkıyor ve insanı kendiyle yapacağı bir tartışmanın içine atıyor. bir suçun her zaman arka planı olduğunu gösteriyor. şimdi merak ediyorum; suça dair bu anlattıklarım, dostoyevski'nin bize sunduğu bakış açısı, bunların hepsi "yalan" kavramı için de kullanılabilir mi acaba? bir dostoyevski daha var mıdır bize yalan'ı anlatacak?

5 Ekim 2012 Cuma

elveda karamazovlar - 1: bilim

karamazov kardeşler'le iki buçuk aylık yolculuğumun sonuna gelmiş bulunuyorum. bu roman vesilesiyle şunu idrak ettim ki, büyük roman dediğimiz romanlar okuyucuya "benim de aklıma gelmişti" dedirtenlermiş. elbette ki aklıma gelen bir şeyi ilk ben düşünmemişimdir; bir şey benim aklıma geldiyse bir başkasının da gelmiştir diye düşünürüm. ancak düşünceyi belli bir düzen içerisinde ve anlaşılabilir bir şekilde ifade etmek herkesin yapabileceği bir şey değil, ayrışma burada oluyor. bir de bazen kafandan bir şeyler geçiyor fakat özü tam olarak yakalayamıyorsun. işte o zaman da bunu yapabilen biriyle karşılaştığında "benim de aklıma gelmişti" diyorsun. karamazov kardeşler bana bir süredir aklımı kurcalayan konulardan birini değişik yönlerden eleştirme fırsatı sundu. bu konu, evreni pozitif bilim temelinde anlamaya çalışmak üzerineydi. herhalde gelmiş geçmiş yazarlar içerisinde matematiksel dehaya sahip olan sayılı kimselerden olan dostoyevski, evreni anlama çabasını öklid geometrisi üzerinden anlatmış ve şöyle demiş: 

 "tanrıyı nasıl anlayabilirim? bu çapta sorunları çözebilecek güçte değilim; öklid çevresi içinde, dünyasaldır. bu yüzden bu dünyanın ötesinde konularla uğraşamam. bu tür sorunlar yalnız üç boyuta akıl erdirebilenlere göre değil." 

insan beyninin sınırları olduğunu matematik bize çok güzel bir şekilde anlatıyor. dostoyevski insanı tarif ederken ne güzel demiş, "yalnız üç boyuta akıl erdirebilenler" diye. resmen küfür gibi! işin içine dördüncü boyut olarak zaman girdiğinde işler nasıl da karışıyor. eğer zaman denen şey olmasa, üniversite hayatım çok daha kolay olurdu. 

yaptığımız bütün bu bilim, doğayı modelleyerek anlama üzerine bir sistem. bir şeylerden nasıl yararlanırız, onları nasıl daha verimli kullanırız, ihtiyaçlarımıza nasıl cevap verebiliriz; pozitif bilim dediğin şey bunun üzerine kurulu. daha önce bilimin insanlığı hem ileri hem de geri götürme gücü olduğunu fakat sanatın hep ileri götürdüğünü düşündüğümü söylemiştim. şimdi karamazov kardeşler sayesinde bu konuda başka bir şey daha aklıma geliyor; bilim, sanata göre halkla buluşması daha kolay bir şey. bu nedenle de ortada bir yarar varsa, toplumun bilimin yararıyla buluşması daha kolay. sanat, algılanabilmesi için belli bir farkındalık gerektiriyor ve insan hayatı üzerinde doğrudan kullanıma yönelik bir şey olmadığından, toplumun geneline yayılması daha zor oluyor. fakat bilim dediğimiz şey, üretime geçtiği anda sokaktaki insanın ulaşabileceği bir düzeye iniyor. teyzeler evde mikrodalga fırın kullanıyor, sokaktaki adam gideceği güzergâhı akıllı telefonu sayesinde buluyor, kafe işleten adam kışın bahçesini ufolar sayesinde ısıtıyor, eskiden insanları öldüren hastalıklar şimdi yeni ilaçlar sayesinde tedavi ediliyor vs. fakat bütün bunların etik olmayan amaçlar doğrultusunda kullanıldığını ya da bilimin hız kazandığı dönemlerin savaş zamanları olduğunu düşünürsek, bilimin sadece ulvi amaçlara hizmet etmediğini görürüz.

17 Temmuz 2011 Pazar

ünal abi

staj yaptığım fabrikada bir ünal abi var. kendisi otuz beş yıllık teknisyen, bulunduğum kısmın da en kıdemli çalışanı. diğer bütün işçiler ona hürmet ediyor ve sevip sayıyor. kısa sürede onu neden bu kadar sevdiklerini anladım; çünkü ben de çok sevdim. sanırım mesleki anlamda görüp, tecrübe ettiğim şeylerin kat kat fazlasını ünal abi'yle yaptığımız sohbetlerden öğrendim. kendisi çok görmüş geçirmiş biri, her konuda söyleyecek bir lafı var. geçen gün bize dedi ki, ankaralı öğrencilerde görüyorum, hepsi okulu bitirelim de iyi bir yere kapağı atalım diye düşünüyorlar. maaşımız her ay yatsın, güvencemiz olsun diyorlar, dedi. ama buraya istanbullu öğrenciler de geliyor sizler gibi, onlara bakıyorum, okul bitsin, üç-beş kişi bir araya gelelim, kendi işimizi kuralım diyorlar dedi. işte böyle olmalısınız çocuklar, biraz girişken olmak lazım diye ekledi. ben direk güldüm, aynı ben dedim. sonra devam ettim, ne yapalım ünal abi, biz aileden öyle görmüşüz dedim. doğru diyorsun kızım dedi, hepiniz memur ailesi çocuklarısınız, siz de haklısınız bir nevi. ama yine de korkak olmayacaksın dedi. ankaralılarda bu var, hele bir de üniversiteyi de ankara'da okumuşsa, iş hayatına girince ankara dışına çıkmaya korkuyorlar dedi. bakın size diyorum, okul biter bitmez doğru istanbul'a gidin, oradaki fabrikalara. ne işiniz var burada dedi.

birkaç gündür bunu düşünüyorum. benim daha önce hiç kendi işimi kurayım diye bir şey geçmedi aklımdan. hiiiç düşünmedim bile. belki çok ilerde param olur, kendi işimi kurarım diye bile düşünmedim. biz tam memur çocuğuyuz ya. çevremdeki arkadaşlarıma baktım, hepsi de tam tamına birer ankara çocuğuydu. daha bir tanesini duymadım ki, ileride sermayem olursa kendi işimi kurayım falan desin. herkes bir yere girsek de yerimiz belli olsa gayretinde.
***
ünal abi'yle bir başka sohbetimiz de artık gençlerin kitap okumaması üzerine oldu. kendisi dedi ki, çocuklar, benden size tavsiye, muhakkak kitap okuyun. öyle sadece ders kitabı okumakla olmaz dedi. doğru diyorsun ünal abi dedik. bakın, ben elli yaşından sonra roman okumaya başladım. öyle pişmanım ki. biz gençken dostoyevski okutmazlardı, bize demişlerdi ki dedi, onlar rus yazarları, hepsi komünist, okumayın. elli yaşından sonra dostoyevski okumaya başladım ve kendi kendime düşündüm ki eğer yirmi yaşındayken bunları okusaydım, hayatım bambaşka olabilirmiş. o yüzden mutlaka kitap okuyun, klasiklerin hepsini okuyun bir kere dedi.
***
bu yaz aylarının bana en büyük katkısı ünal abi gibi birini tanımam oldu. işin ilginç yanı, onun haricinde fabrikada çalışan her abiden öğrenecek bir ton şeyimiz varmış, mesleki şeyler hikaye.

22 Temmuz 2012 Pazar

bir karamazov kardeş daha

şu anda karamazov kardeşler'i okumaktayım. hep okumak istemiştim ama hep de korkup kaçmıştım. elimdeki kitap 1962 basımı ve kütüphaneden aldığım için benden önce okuyanlar bazı satırların altını çizmişler. bence böylesi daha güzel. mesela altı çizili paragraflardan biri şuydu ve beni bir hayli düşündürttü:

"insanlığı sevdiğim halde kendi kendime şaşıyorum, diyordu. toplu olarak insanları sevdikçe kişilere karşı sevgim o nispette azalıyor. hayalimde, olanca ihtirasımla insanlığa hizmet etmeyi kurduğum çok olmuştur, gerekirse bu uğurda kendimi feda edebilirdim. gel gelelim, kimseyle aynı odada iki gün bile geçinemem; bunu deneyerek biliyorum. bana yaklaşan kimse kişiliğimi eziyor, hürlüğümü sınırlıyormuş gibi geliyor bana. yirmi dört saat içinde en iyi insandan nefret edebilirim. birinden sofrada yemeği ağır yediği, öbüründen nezlesi var, durmadan burnunu temizliyor diye... insanlar bana temas eder etmez onlara düşman kesiliyorum. ama kişilere nefretim arttıkça genel olarak insanlığa sevgim o nispette artıyor."

buna benzer şeyleri ben de düşünmüştüm, dostoyevsi bu kısımda beni anlatmış. gerçi dostoyevski hangimizi anlatmamış ki? neyse, demek istediğim insanlığı konsept olarak sevmek mümkün olsa bile; iş, bireyleri sevmeye gelince bunun kolay bir şey olmadığını düşünüyorum. yaşım ilerledikçe bundan en ufak bir şüphe duymayacak denli emin oluyorum. insanlık denen kavram güzel; ancak insanlar değil. insanlık denen şey içinde erdemleri barındıran, duygu ve zihin dünyası zengin olan canlıların oluşturduğu bir şey olsa da insanlar bireysel olarak düşünüldüğünde durum bu değil. bütünün kendisi iyi bir şeyken, o bütünü oluşturan parçalar nasıl mide bulandırıcı olabiliyor, aslında bunu anladığım pek söylenemez. bunu kendime izah etmek için maalesef ucuz bir benzetmeye başvuracağım: insanlık biraz da saç gibi. saç dediğimiz şey -mesela bir kadının uzun saçları- son derece güzel ve estetik olabilirken; o saça ait bir saç telini tek başına banyoda gördüğümüzde, herhangi bir yerde karşımıza bir saç teli çıktığında nasıl da mide bulandırı oluyor. insanlık da aynı saç gibi işte.

26 Mart 2017 Pazar

bu toprağın sesi: hayır, bir trt programı değil

geçenlerde reha erdem'in yeni verdiği bir röportajını okudum. zamanında bu ülkeden fransa'ya giden, orada yaşayan ama sonrasında türkiye'ye tekrar dönen biri olarak, insanın mutlu olması için kendi ülkesine karşı direnç göstermemesi gerektiğini söylüyordu. mutlu olmak için yaşadığı ortamda akmayı bilmeli insan diyordu. bu laf beni düşündürdü, aklıma takılı kaldı. sakinlik, kabullenme ve hatta biraz bilgelik barındıran bu düşünce şimdilik bana uzaktı. ülkeme dair bu zamana kadar kabul edemediğim onca şey varken, ben nasıl kendimi kendi toplumuma bırakacaktım? ama şunu anlayabildim: mutlu olmak için kabullenmek gerekiyordu. kabullenmek demek yenilmek, boyun eğmek değildi. kabullenmek anlama eylemi ile birlikte geliyordu. kendi çapında mücadeleyi, kendini yıpratmadan, yiyip bitirmeden gerçekleştirmek için gerekiyordu. ben de bir süredir kendi ülkemi anlayabilmek için ülkemin yazarlarını okumakla meşgulüm. bugün neden bu noktaya geldiğimizin cevabını, buranın insanını anlatan yazarlarda buluyorum. bu yazarlara duyduğum saygı okuduğum her kitapla artıyor. üzerine ufak tefek laflar etmek istediğim kitapların birkaçını paylaşmak istiyorum. 

yaban-yakup kadri karaosmanoğlu
benim için her şeyi başlatan kitap yaban'dı. bu toprağın yazarlarını okuma isteğim, bu kitabı bitirdikten sonra geldi. 1932 yılında basılan yaban, okumuş etmiş bir savaş gazisinin kurtuluş savaşı ardından anadolu'nun ücra bir köyüne yerleşmesini ve oradaki halk tarafından dışlanmasını anlatıyor. beraberinde yaşadığı hayalkırıklığı, kendini toplumdan uzak hissetmesi ve hatta kendini sorgulamasını "ben bu insanlar için mi savaştım, kolumu kaybettim?" noktasına getiriyor. bu kitabı nuri bilge ceylan dünyasının yanına koyabileceğimi düşünüyorum. mesela bir zamanlar anadolu filmindeki doktor karakteri ya da uzak filmindeki ana karakter. bu topraklarda okumuş bir insan olmakla ilgili kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum:
"bir münzevi mi? hayır; bir acayip yaratık demeliyim. öyle ya, bir insan tasavvur edin ki hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor. hissetmese bile etrafında hasıl olan boşluk, soğuk ve itici hava, ona her an kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip nebat olduğunu bildiriyor. "
hakkâri'de bir mevsim-ferit edgü
ferit edgü 1960'lı yıllarda askerliğini yapmak üzere hakkâri'nin bir köyüne öğretmen olarak gitmiş. daha sonra 1977 yılında, orada geçirdiği deneyimlerden yola çıkarak bu kitabı yazmış. kitap düş ile gerçek arasında, karanlık bir arka planda geçmekte. ferit edgü buradaki köy halkının yaşam mücadelesini, devletin ücra yerlere uzanmayan elini, yeryüzünde herkesin unuttuğu bir yerdeki yaşantıyı anlatıyor. idealist olan öğretmen, sayfalar ilerledikçe karamsarlaşıyor ve yaşamı/ölümü sorgulamaya başlıyor. devlet makamlarına dilekçeler yazıyor, hiçbir cevap alamıyor. devlete kızıyor, köylü halkı anlıyor ama bir yandan da kendini onlara uzak hissediyor. bu kitap da yukarıda saydığım yaban-nuri bilge ceylan atmosferine sahip kitaplardan. ancak bir farkı var. yaban ve nuri bilge ceylan'da okumuş adamın, okumamış adama karşı hafif bir yukarıdan bakışı vardı. hakkâri'de bir mevsim'de ise bu yok. hatta o insanların yanında okumuşluğundan utanan bir öğretmen görüyoruz.

bu kitabın bir film uyarlaması da var. yönetmenliğini erden kıral'ın yaptığı, senaryosunu ise onat kutlar'ın yazdığı film 1983'te çekilmiş ve aynı yıl berlin film festivali'nden gümüş ayı ödülünü almış. film çekildikten sonra beş sene boyunca türkiye'de yasaklı kalmış. başrolünü genco erkal'ın oynadığı filmde erkan yücel, şerif sezer, macit koper ve rana cabbar var. henüz izleyemedim. bu noktada bir parantez açıp, yeri gelmişken ankara sanat tiyatrosu'ndan da bahsetmek isterim. benim aydınım ankara sanat tiyatrosu oyuncularıdır. genco erkaldır. büyüklerimden çok dinledim. belki onların oynadığı oyunları izleyebilseydim ben de tiyatrosever biri olabilirdim. o zamanlarda bile birçok oyunu yasaklamışlar. bu saatten sonra hiç oynanmaz.

kitaptan bir alıntı:
           "kafka, karabasanlarında gördü belki seni, ama adlandıramadı 
           (yada girmedin onun düşlerine)
           bilseydi, senin gibi bir yer var yeryüzünde 
           en korkunç kitabın konusu sen olurdun
           (...) 
           dostoyevski sürülseydi sana 
           yer üstünden notları yazardı 
           ya da suç ve suç'u..."

bu kitap bana şimdiki türkiye'nin durumunu anlatıyor. devlet eliyle öldürülen insanları, insanın gördüğü ve tanık olduğu acılar karşısında yaşamdan kopma halini hissettiriyor. bazı acılardan sonra insan nasıl yaşama gücünü buluyor?
"alaaddin geliyor. gece
hoca benim kardeş hasta, diyor.
nesi var? diyorum.
ateşi var çok, diyor. ölecek.
ilaç vereyim mi? diyorum.
hayır portakal ver, diyor.
portakal yememiştir hiç." 
 filmden bir kare

gözlerimi kaparım vazifemi yaparım-haldun taner 
tiyatrodan zevk almayan bir insan olarak, tiyatro metinleri okumaya bayılmam bir çelişki mi? bunu bilmiyorum ancak tiyatro metinlerini adeta bir çizgi roman gibi okumayı çok seviyorum. daha önce hiç haldun taner okumamıştım. bir haldun taner eserini sahne üzerinde izlememiştim de. 1964 yılında iki perdelik oyun olarak yazılan gözlerimi kaparım vazifemi yaparım, haldun taner'in niçin türk tiyatrosunun kurucularından biri olarak sayıldığını anlamama yetti. inanılmaz akıcı bir dil, 2017 yılına hitap eden bir mizah anlayışı ve büyük bir deha içeren bu eser, ii.meşrutiyet'ten 1960'lı yıllara kadar gelen bir zaman dilimini anlatıyor. osmanlı'nın son dönemlerinde doğan karakterimiz vicdani gariban bir aileden gelmektedir. saf, temiz, hayatını şerefli bir şekilde sürdürmeye çalışmaktadır. komşularının oğlu efruz ise devletin üst kademelerinde çalışan birinin oğludur. efruz gözü açık, üç kağıtçı ve yalancıdır. bu iki karakterin çocukluklarından yaşlılıklarına kadar olan hayatlarını osmanlı'nın yıkılması, cumhuriyet'in kurulması, ikinci dünya savaşı, menderes dönemi çizgisinde okuyoruz. oyunun ilk sergilenişinde baş karakter vicdani'yi oynayan ulvi uraz, türk tiyatrosunun en önemli oyucularından biriymiş. hatta metin kitap olarak basılırken haldun taner kitabı kendisine adamış. "hayal edemeyeceğim, düşünemeyeceğim derecede iyi bir vicdani olan ulvi uraz'a adıyorum." diye yazmış.

ulvi uraz vicdani olarak sahnede. arkadaki ak sakallı freud'a dikkat. psikiyatrist odasında.

komik bir ayrıntı olarak, yaşanan her önemli olayda oyunda sokakların ismi değişmekte. 15 temmuz şehitler köprüsü gibi.

esir şehrin insanları-kemal tahir
bu bahsettiğim kitaplar içinde beni en çok etkileyen kitap esir şehrin insanları  ve kemal tahir oldu. daha önce hiç kemal tahir okumamıştım. lisede niyetlenmiştim ancak o zaman biraz okuyup bırakmıştım. hatta bu kitabı da lise zamanında almıştım. alma sebebim de o zaman trt'nin çektiği esir şehrin insanları uyarlamasını izlememdi. emre kınay'ın başrolünü oynadığı uyarlama çok ama çok güzel bir uyarlamaydı. o zaman diziden etkilenmiştim, şimdi ise kemal tahir'den. kemal tahir ne sağcıların ne de solcuların sevdiği bir yazar olmuş. sağcılar onu komünist bulmuş, solcular ise milliyetçi. siyasi görüşlerinden ötürü tam on iki yıl boyunca çeşitli illerde hapis yatmış. hatta çankırı cezaevinde nazım hikmet ile birlikte yatmışlar. dostlukları ömür boyu sürmüş. hapse girmeden önce kemalist düşünceye bağlıyken, hapiste geçirdiği dönemde hikmet kıvılcımlı ile başlayan dostluğu vesilesiyle marksizm ile tanışmış.

edebiyatımızda üç kemaller olarak geçen yaşar kemal, kemal tahir ve orhan kemal lisede bize sevdirilmeye çalışılan yazarlardı. daha önce de kendi kendime düşünmüştüm; bize de okuttular  yaşar kemal, kemal tahir ve orhan kemal ama bir türlü bu toprakları sevdiremediler diye. şimdi şimdi anlıyorum, o zaman yanlış düşünmüşüm. suç kimsede değilmiş. yıllar önce neden böyle düşündüğümü ise hiç anlamıyorum. tek bildiğim şu, ben kendi doğup büyüdüğüm toprağı, içine doğduğum bu kültürü kemal tahirleri, nazım hikmetleri okuyunca sevmeye başlıyorum. neden bilmem ama öyle. kızdığım çok şey var. bu şeyler beni kendi toprağımı sevmekten alıkoyuyor. halbuki kemal tahir gibi adamları okuyunca bu kültürün içinde yetişmiş müthiş beyinleri görüyor, onları anlayabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum.

esir şehrin insanları, 1918 yılında istanbul'un işgal edilmesiyle başlıyor. iyi eğitimli, birkaç yabancı dil bilen ve ispanya'da diplomat olarak çalışan kamil bey, ülkesinin işgal edildiğini duyunca içindeki vatan sevgisine engel olamaz ve istanbul'a dönmeye karar verir. karısı ve küçük kızıyla birlikte bir gemiye binerler ve istanbul'a dönerler. istanbul'da işler kötüdür. kamil bey'in milli mücadeleye gönül vermiş arkadaşları ya sürgün edilmişlerdir ya da istanbul'dan anadolu'ya kaçmışlardır. tam o sıralarda kulaktan kulağa birinin ismi dolanmaktadır: mustafa kemal. kamil bey'in karısı başta olmak üzere, istanbul'daki tüm çevresi bu mücadeleyi boş görmekte ve avrupa'nın istanbul'u işgaline sempatiyle bakmaktadır. kamil bey yumuşak mizaçlı, hatta sinik bir karaktere sahip olmasına rağmen yabancı askerlerden, kendisiyle çıkar ilişkisine girmek isteyen yabancı diplomatlardan kaçar ve gizlice milli mücadeleye destek veren bir gazetede yazılar yazmaya başlar. hikaye böyle başlamaktadır. hikayenin ikinci kitabı yorgun savaşçı'dır. 1980 yılında trt için halit refiğ tarafından dizi haline getirilen yorgun savaşçı, darbe dönemi türkiyesinde yakılmış ve hiçbir zaman gösterim imkanı bulamamıştır. halit refiğ'in hayatı boyunca en çok üzüldüğü şeylerden biri bu filminin yakılmasıymış.

kemal tahir ve halit refiğ

kemal tahir'i bu yaşımdan önce okusam anlamazdım. belki hem yaş hem de içinde bulunduğumuz yeni türkiye itibariyle tam zamanında okuduğumu düşünüyorum. sadece yerli romanlar içinde değil, hayatım boyunca okuduğum en iyi kitaplardan biri olarak esir şehrin insanları aklımda kalacak. kemal tahir'in görkemli edebiyatıyla tanıştığım için mutluyum. 

22 Nisan 2010 Perşembe

havadar içim

eskiler der ki derdini suya anlatırsan rahatlarmışsın. eğer sırrını açacak kimsen yoksa, insanoğluna güveniyorsan ama yine de o kadar güvenemiyorsan suya anlatmalıymışsın. su akarken senin için ferahlarmış. suyun temizliği kötülükleri alır götürürmüş.
ben bugün suyla konuştum. ilk defa denedim bunu. faydalı oldu mu bilemiyorum. eğer yarın sabah kalktığımda kendimi suçlu hissetmeme neden olan o isteği yine içimde duyar ve yine kötü biri olduğumu düşünürsem, o vakit bileceğim ki suyun bile silemeyeceği kötülükte bir şey geçmiş içimden.
bir film izledim ve o filmin baş karakterini kendime yakın hisettim. sevdiği birinin ölmesini isteyen bu adam bana utanç duyduğum yanımı anımsattı. insanın istediği bir şeyden dolayı vicdan azabı çekmesinin ağırlığını o adam da hissediyordu belki ama ben ikimize yetecek kadar suçluluk duyuyorum. dile getirdiğim an yer yarılacak, gökyüzü yırtılacak, ben dağların altında kalacağım ve bugüne kadar dünya üzerinden geçmiş ne kadar inanç sistemi varsa hepsi beni kınayacak diye düşündüm. tanrının kötü kulu olacağım, dünya üzerindeki günlerim azap içinde geçecek sanıyordum. suya anlattım, dillendirdim ve öyle olmadığını gördüm. yine de yarın nasıl bir güne uyanacağımı bilemem.
böyle bir şeyi en az bir kez aklımdan geçirdiğim ve ta kalpten dilediğim için kötü biri olmadığımı biri dile getirsin istedim. kime anlatsam yeterince yakın değildi; kime anlatsam bu isteğimin nedenini anlayamazdı sanki. anlatmayı düşündüklerim iyi insanlardı, anlamak için çaba sarfederlerdi, bundan emindim ama ya yadırgarlarsa? bir an için bile olsa beni yadırgamalarını kaldıramazdım. benden şüphelenirlerse benim kendime dair şüphelerim yuvarlanan bir kartopu gibi büyürdü. sonra bir çığ düşerdi ve neme lazım, ben altında kalırdım belki.
sonra en korktuğum şey yine nüksederdi. ya tek hissettiğim şey korku olursa? "korku korku git yanımdan!" diyorum ben de. çünkü benim tek istediğim bağışlanmak. bana bağışlayıcı bir yürek gerek. öyle ki bana güç versin. bana korunaklı bir ev versin. insanların zaman zaman böyle şeyleri akıllarından geçirebileceğini, sırf bu nedenle kötü biri olarak addedilemeyeceğimi söylesin. desin ki bizler tıpkı birer dostoyevski kahramanlarıyız. o, bizleri anlatır. içimizde iyi de vardır kötü de. ben senin yüreğini gördüm desin. senin yıllarını ve başından geçenleri biliyor ve sana hak veriyorum desin. bilmem bu yolla feraha kavuşur muyum? ben sadece ferahlık istedim. birinin yok oluşuyla feraha erebileceğimi düşündüm ve hemen ardından kendimden utandım.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Sartre diyor ki:

"Dostoyevski der ki: 'Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur.' Bu söz, gün geçtikçe doğruluk kazanıyor. Ulus topluluğu insan topluluğuna biraz daha katıldıkça, her insan ulus topluluğunda biraz daha kaynaştıkça, her birimiz gittikçe daha geniş ölçüde sorumlu oluyoruz. Nazi rejimine karşı koymamış her Alman'ı bu rejimden sorumlu saydık. İster bizde, ister başka bir memlekette olsun, ırksal ya da ekonomik bir baskı oldu mu, bunu açığa vurmayanların her birini sorumlu tutuyoruz. Uluslar arasında gidip gelme ve haberleşmelerin bu kadar kolay olduğu bir çağda, dünyanın herhangi bir yerinde bir haksızlık işlenmişse, hepimiz bu haksızlığın sorumluluğunu taşımaya başlarız."

Jean Paul Sartre, Denemeler, Yazarın Sorumluluğu, Sayfa 19, Say Yayınları, 1998.