mount eerie sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
mount eerie sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

1 Mart 2015 Pazar

tabiata övgü devam ediyor


phil elverum'un solo projesi mount eerie'nin yeni albümü sauna'nın spotify'a düştüğü bildirimini aldığımdan beri albümü dinlemek için uygun bir zaman kolladım. kendisinin iki yıl önce dinlediğim clear moon albümü beni tuhaf bir şekilde çarpmıştı. iyi ya da kötü diyemeyeceğim; ancak o zaman bulunduğum ruh haline denk düşen o albüm, işlediği tema -tabiat, doğaya kaçış- itibariyle beni bir süre etkisi altına almış, ilaçlarla yatakta geçen uzun nekahat dönemi boyunca bana yoldaş olmuştu. o zaman yazmıştım, clear moon'u çok sevdiğimi söyleyemezdim ama bir şekilde kalbimde hissetmiştim. şehirden, medeniyetten, insanlardan kaçıp da doğaya sığınmak, bir kulübede yaşayıp gündüzleri odun kırmak, gece de yoğurt-ekmek yiyip kitap okuyarak erkenden uykuya dalmak gibi hayaller bana huzur veriyordu. aradan iki yıl geçti. ben kötü günleri atlattım. kendim ve sevdiklerim için daha fazla ölüm ve sağlık sorunu olmamasını dilediğim yeni bir başlangıç yaptım. bana o günleri hatırlatan mide hapları ve her normal kadın gibi regl olabilmemi sağlayan ilaçlar haricinde bir sağlık sorunum kalmadı. bunlar her gün bana sağlığın en önemli şey olduğunu hatırlatıyor. "en önemli şey sağlık" lafını iliklerimde hissediyorum. başka da bir şey istemiyorum.

mount eerie'nin sauna albümü on dakikalık sauna parçasıyla açılıyor. yağmur ve yanan odun sesiyle uçsuz bucaksız bir boşluk algısı yaratan bu parça, bana clear moon benzeri bir albümle karşı karşıya olduğumu söylüyor. daha ilk dakikadan anlıyorum ki dinlemesi kolay bir albüm olmayacak. ancak dördüncü parçası emptiness ile beklediğim şey her neyse, onu yakalıyorum. tıpkı clear moon'daki through the trees part 2 parçasını ilk duyduğum an gibi: hah işte bu! bir haftadır bu şarkyı dinleyerek bir şeyler yazıyorum. bana nasıl biri olduğumu hatırlatan emptiness, "biri bana çantamda ne olduğunu sordu/ daha fazla boşluk dedim" diye açılıyor. "nehrin kenarında durdum/ atabildiğim en uzak noktaya bir tabaka cam attım/ nehrin ikiye yarılması, gökyüzündeki kılıç/ sadece zihnimde şu düşünceyi oluşturdu: boşluk" diye sonlanan parça esnasında tabiata sarılıyorum. benim gibi tabiata koşar adım kaçan insanları kendime yakın buluyorum. sırtımda çadırımla üç gün boyunca yürümeyi denediğim bir girişimim oldu. elli kilometrelik bir mesafeyi üç günde dört kişi yürüdük. kısa süreliğine de olsa yaban hayatını deneyimlediğim bu yolculukta, hiç hissetmediğim kadar yaşadığımı hissettim. sırılsıklam terledim, ter koktum ama umrumda olmadı. hayatımın hiçbir döneminde saçım güzel görünüyor mu kaygısı taşımadım. bu sebeple ne günümüz insan ilişkilerinin ne de iş hayatının bana göre olduğunu düşünüyorum. ben sadece ben olarak varım ve saçımın kötü olması, kaşımın çıkması, bacağımdaki kılın ilk alındığı gün gibi olmaması umrumda değil. hiçbir zaman da olmadı; çünkü insanın tabiatı bu değildi. kaşım iki hafta önce alındığı gün gibi değil ve bu benim umrumda bile değil. bunu düşünmeye harcayacak enerjim yok. sürekli bunları planlamaya ve mükemmel görünmek uğruna mesai ayırmaya bir anlam veremiyorum. şehir yaşamında kendime uygun bir yer bulamıyorum. şehir değiştirsem bile şehir bana göre değil. yeşil göremediğim, parkta uzanamadığım, geceleri başımı kaldırınca yıldızları seyredemediğim bir yer beni mutlu etmiyor. ne zamanki inekleri görsem, daha önce hiç görmediğim bir ağaçla karşılaşsam, bir çiçek dalında yürüyen böceği görsem heyecanlanıyorum. bu neymiş diye merakımı cezbeden çoğu şey doğada. benim gibi insanları görünce mutlu oluyorum. mount eerie'yi de bu yüzden seviyorum. her şeyi bırakıp bir yıl boyunca norveç'in bir köyünde tek başına yaşamaya giden bu adamla, pek çok insanla olduğundan daha fazla ortak noktam var gibi geliyor. yaban hayatının izini sürmek, doğada anlam aramak gibi konular üzerine kafa yorduğum son bir-iki ayda, mount eerie bana bu modern zamanlarda hala yalnız olmadığımı hatırlattı. iki sene önce de kendisiyle benzer çemberler çiziyorduk, iki sene sonra bugün de hala aynı yerlerde dolanıyoruz. aklıma gelen şeyleri ilk kez benim düşünmediğimden eminim. adını koyamadığım bazı hisleri, anlamlandıramadığım eksiklikleri duyan başka insanlar olduğunu tahmin ediyorum. ama kim olduğunu bilmediğim bütün bu insanlardan birinin phil elverium olduğunu biliyorum. bu yüzden de onun ürettiği şeyleri dinlemek istiyorum. dinlediğim en iyi müzik değil ama kalbime yakın. uyum sağlayamadığımı düşündüğüm bu medeniyet çağından, bu yeşilden yoksun saçma şehirlerden, insanlığın imaj yüzyılından kaçmak istiyorum.

sauna'da su sesi, rüzgar sesi, hava durumu, yağmur, ürkütücü orman atmosferi var. "kasım ayının ortasında/ kayaların üstünde parçalanmış/ parlak bir şey gözüme ilişti/ yarım bir balkabağı" diye başlayan pumpkin parçasında, "yapacak bir şey yoktu/ ben de şehre yürüyüp geri geldim" dediği kısımlarda uzun saatler boyunca yaptığım yürüyüşlerimi düşünüyorum. sporu ve fiziksel aktiviteyi daha zayıf, selülitsiz ya da daha güzel olmak için değil; insanın tabiatı hareket etmek üzerine kurulu olduğu için yapıyorum. kitapçılara giriyorum. konserlere gidiyorum. dostlarıma mail yazıyorum, sahilde amaçsızca dolanıyorum. bütün bunlar dört duvar arasında kalmamak için diye düşünüyorum. beton bize uygun değil, yüksek katlı binalar bize uygun değil. eskiden de doğaya kaçmak en cezbedici fikir gelirdi fakat şimdilerde farklı bir düzlemde bu fikirle ilgileniyorum. şimdilerde düşündüğüm, bugünkü anlamıyla şehir yaşamının insan tabiatına ugun olmadığı yönünde. medeniyet bizi betonun içine hapsetti, topraktan ayrı düştük. topraktan gelen bilgiyi küçümsedik. kim bir çiftçinin, bir denizcinin gerçek bilgiye haiz olmadığını söyleyebilir? gökyüzüne bakınca ertesi gün havanın nasıl olacağını tahmin etmenin, denizin hareketinden akıntının yönünü belirlemenin, toprağı okuyarak bir sonraki hasat mevsimine dair yorumda bulunmanın gerçek bilgi olmadığını kim diyebilir?

yakın zamanda henry david thoreau'nun civil disobedience ve walden gölü kitaplarını okudum. sanki aramızda 172 yıl yok gibiydi, şaşkınlığımı gizleyemedim. devlet kavramını yorumlayışını, demokrasinin pratikte tiyatrodan ibaret olduğu düşüncesini, oy vermenin bir çeşit oyun olduğunu ve devletin vergileriyle bizi soyduğunu söylediğini gördüm. thoreau ile bugün benimle aynı zaman diliminde yaşayan, benimle aynı iletişim araçlarına sahip kendi jenerasyonuma göre daha fazla ortak yönüm var. kendini walden gölüne kapayan thoreau'yu anlıyorum; çünkü ben de kendimi iki hafta boyunca kaz dağlarında kuş uçmaz kervan geçmez bir yere kapattım. hayatımda en tam hissettiğim zaman dilimi de o günlerdi. inekleri, keçileri, çoban köpeklerini gördüm. yolda yürüyen kaplumbağaya yol verdim, salyangozu ezmemeye çalıştım. haftada iki kere köy pazarına gidip, plastik çarıklı teyzelerden adını bilmediğim otlar ve çift sarılı köy yumurtası aldım. ben daha önce hayatımda bırak çift sarılı yumurta yemeyi, bunun adını bile duymamıştım. iki hafta boyunca üç beş şeyi yıkadım giydim. saçımı taramadım. koruk ezip suyunu çıkardım. ellerimin yanı karardı ama geçirmek için uğraşmadım. hiç umrumda değildi. dönerken ağladım. engin kaz dağlarından ayrıldığım gün, yurdumdan ayrılmak nedir anladım. ne ankara ne istanbul o ev olamazdı.

filmler izledim. john curron'un filmi tracks ve jean marc vallée'nin filmi wild'ı. ilki, dört deve ve bir köpekle avustralya'da 3200 km'lik çölü altı ayda geçmeye çalışan bir kadının hikayesiydi. diğeri de 1780 km'lik pasific crest trail'i tek başına yürüyerek tamamlamaya çalışan bir kadının. ikisi de yaşanmış hikayelerdi ve mantıklı olup olmadığı sorgulanabilirdi. ben ikisini de normal karşıladım. anladım ve sevdim, doğadan ilham alarak tuhaf sesler çıkaran mount eerie'yi sevdiğim gibi. insanoğlunun fiziki gücünün sınırlarını zorlayan ve kendine doğaya sığınma üzerine hedefler koyan bu kişileri ilham verici buldum. akıllı telefonsuz bir gün bile geçirememek mi mantıklıydı? her anını sosyal medyada yayınlamak mı mantıklıydı? bütün dünyanın 11 inç bir ekrana sığması mı mantıklıydı? otuz katlı binalarda çalışmak mı mantıklıydı?

içimde tatmin olmayan o şey her neyse, onun doğada sonlanacağını düşünüyorum. mount eerie bana pastoral hayaller kurdurmakta. sevdiğim ağaç, sevdiğim börtü böcek. pek az insanı bunları sevdiğim kadar seviyor, pek az insana tahammül edebiliyorum. hümanist olup olmadığımı sorguluyorum. thoreau okuyor, doğaya kaçış filmleri izliyor, mount eerie'nin albümünü dinliyorum. albümün  son parçası youth yakalayabildiğim kadarıyla doğru anlıyorsam şöyle diyor: "evden uzakta halen deniyorum/ bırakayım da bahar belirsin diye, bilinmeyen ve engin her düşüncenin altından/ ay yok diye düşündü genç zihnim/ gökyüzünde sipsiyah bir gecede/ ama bir ay var."

26 Mart 2017 Pazar

mount eerie ve ölümlülük üzerine

şu meşhur yirmi yedi yaş krizini bir sene farkla, yirmi sekizimde mi yaşıyorum acaba diye düşünüyorum. yaşımın farkına ilk kez varıyorum. fiziksel olarak yorgun günler geçiriyorum. yememe içmeme dikkat ettiğimi düşünmeme rağmen neden böyle olduğunu bilemiyorum. b12 vitamini mi eksik, kansız mıyım, yoksa yaşım mı ilerledi? çok geç yatamıyorum. geç yatsam ertesi sabah performansım düşüyor, zihnim yavaş çalışıyor. halbuki böyle olmazdı. yakın zamanda halam ve eniştemi görmeye kaz dağlarına gittiğimde gözüme çok yaşlanmış göründüler. altı ay farkla onları iyice yaşlanmış gördüm. bebekleri de altı ay arayla gördüğünde çok büyümüş gelmezler mi? işte o hesap. ailemde herkes altmış yaşını geçmiş, yetmişlere merdiven dayamışken ben ölümü düşünmeye başladım. kendi ölümümü değil, sevdiklerimin ölümünü. ölümlülüğün farkına varıyorum ve içime bir korku çörekleniyor. hasta olsalar yetişebilecek miyim? tek çocuk olarak hepsine bakabilecek miyim? benden başka kimseleri yokken ben onlardan nasıl bu kadar da uzaktayım? bütün bunlar aklımı meşgul ediyor. bütün bunları düşünürken okuduğum, izlediğim ve dinlediğim bazı şeyler beni ölüm üzerine düşünmeye daha da çok itiyor. 

a crow looked at me-mount eerie
phil elverum'un mount eerie ismi altında yaptığı müzik tuhaf bir şekilde beni içine çekmeye devam ediyor. bu adamın yaptığı müziği seviyorum diyemem ancak her defasında kulak vermekten kendimi alamıyorum. elverum bu albümünde pankreas kanseri sebebiyle kaybettiği karısını anlatıyor. henüz bir buçuk yaşında bir kızlarının olması ve eşinin sadece otuz beş yaşında olması bu kaybı daha da travmatik yapıyor. bu adamın müziğini dinlemek bir şekilde benim için sıkıntılarımdan arınma anlamına geliyor. hani şunun gibi bir şey, seni üzen şeyi artık seni üzmeyecek raddeye gelinceye kadar kaşımak kaşımak ve sonra tüketmek gibi. çünkü daha önceki iki albümünü dinlerken böyle yapmıştım. clear moon ve sauna albümleri için yazdıklarım burada. bu iki albümünde de ben kendi dünyamda bir şeylerle uğraşıyordum. sağlıkla ilgili şeyler. şimdi bu albümünde de hastalık, ölüm ve kanser olunca artık daha fazla yapma phil elverum dedim. 

pek çok kültürde ölüm ve uğursuzluk anlamı taşıyan karga albüme ismini vermiş. ölüm karşısında yas tutan ve acısını anlatan bir adamın albümüne dair ne denilebilir ki? kişisel bir şeye ortak olduğumu düşünmekten başka söyleyecek sözüm yok. clear moon albümünü dinlerken ben de bir çeşit kanserimsi (?) şeyle uğraşmaktaydım. o nedenle bu albümün hikayesi beni geçmişe döndürdü. sadece geçmişe döndürse yine iyi, sevdiklerimin ölümlülüğünü idrak ettiğim bu döneme denk gelmesi iyi olmadı. sağlığın en kıymetli şey olduğunu düşünüp kendimi anlamsız yere üzmemem gerektiğini kendime telkin ediyorum. bu yazıyı yazarken albümü dinliyorum. ne hikmetse aklıma the hours filmi geliyor. açıp youtube'dan birkaç sahne izliyorum. the hours-virginia woolf-max richter sıralamasında zihnim bu halkayı arrival filmiyle tamamlıyor. bu albümde hiç ağlamadım ama o filmde ağladım. yine sulugözlülüğüm tuttu. öleceğimizi biliyoruz, vaktimiz oldukça kısıtlı, bir sürü boktan şey olmakta ama sevdiklerimizle geçen süre hepsini bir kenara atmıyor mu? atıyor. 
    
mount eerie beni yaptığı müzikle hiç ağlatmadı. mesela sufjan stevens ağlattı ama o ağlatmadı. benim için mount eerie'yi dinleme daha çok yanan bir ateşin sönüşünü izlemek gibi. üstüne soğuk su içmek gibi. soğuk bir zihinle olanları anlatmak gibi. bu sefer de öyle oldu. soğukkanlılıkla dinledim. ama birkaç kere daha dinleyebileceğimi düşünmüyorum. çünkü geride kalan insandan ziyade, geride kalan ufak kızı ve o kızın büyüdüğünü hiç göremeyecek olan anneyi düşünmek kalbimi kırıyor. bana babamı hatırlatıyor. bu da büyüdüğümü gösteriyor. küçükken neye üzülürdüm, şimdi neye üzülüyorum. babamın henüz kırk yaşındayken ölmesi bence onun için daha kötü, benim için değil. bir insanın çocuğunun büyüyüşünü, okula başlayışını, mezun oluşunu görememesi çok daha üzücü değil mi? sözün özü, benim büyümem değil, ailemin yaşlanması beni korkutuyor. antrenin lambası yanarken, ben yatağa henüz girmişken, bana su getiren bir kadın gölgesi görmeyi istiyorum. sonsuza kadar.

geneviéve'nin toprağı bol olsun.

25 Ocak 2013 Cuma

tabiata övgü

mount eerie'nin clear moon albümünü ancak yeni dinleyebildim. kitaplarla, albümlerle ve filmlerle bir buluşma zamanın oluyor. kişisel tarihini ve güncel yaşantını, bir albümle/kitapla/filmle denk düşerebildiğin zaman  ancak o şeyi algılayabiliyorsun. en azından bende hep böyle oluyor. sevmeyip de kapattığım birçok albümü/filmi/kitabı, hayatın başka bir evresinde yeniden açıp, derin bağ kurarak sonuna getirdiğim çok olmuştur. mount eerie'nin clear moon albümü de benim için böyle oldu. ancak şimdi dinledim, anlamaya çalıştım. içinden geçtiğim döneme denk düşen bir albüm olduğunu düşündüm. meşgul kafamı dağıttı, hayatımda ne olursa olsun, yatağımda müzik dinleyerek uyumanın kendi kişisel alanım olduğunu bana hatırlattı. bu albümü sevdim mi bilemiyorum. sevdim diyemem ama tuhaf bir şekilde beni içine çekti. tabiata, yeşilliğe, kış mevsimine, kara, ormana yapılan bu güzelleme karşısında kayıtsız kalamadım. hayatımın en zor, en yıpratıcı döneminden geçmeme rağmen kayıtsız kalamadım. en baştan beri hayata asılacağıma söz vermeme rağmen direncimin kırıldığı günler oldu ama asla dış dünyayla ilişkimi kesmedim. biliyordum ki beni iyi eden dış dünya. arkadaşlarımı görmesem halim ne olurdu, bilmiyorum. bir ağacı gördüğümde güzelliğini halen takdir edebiliyorsam, berrak bir kış sabahında nefes alabildiğim için şanslı olduğumu düşünüyorsam, yapılan bir espriye gülebilme yetim halen varsa bütün bunlar hayata asılma isteğimden kaynaklanıyor. clear moon albümünün ilk şarkısı olan through the trees pt.2 şarkısı ise benim şu anda hissettiklerimi anlatıyor. tabiata, yaşamın özüne karşı son zamanlarda duyduğum en güzel şeyler. şarkının bir yerinde şöyle diyor: "bütün şarkılarım ormanın bir resmi değil/ sadece kendime hatırlatmak için/ kısaca yaşadığımı." bazen hayata küsmek istiyorum ama yapamıyorum. yapamıyorum çünkü hep beni  şaşırtacak bir şey çıkıyor. bir şey aklımı çeliyor, beni gülümsetiyor ve bunlara kapımı kapatamıyorum. şarkı "başka bir dünya yok ve hiç de olmadı" diyor. işte kafamdan hiç silmemem gereken bir şey. 

çağrışım denen şey böyle bir şey olsa gerek

clear moon'u dinlerken, bu derece melankolikken yine aynı yoğunlukta tabiata methiyeler düzen bir insan olarak aklıma pavese geliyor. bundan birkaç sene önce ay ve şenlik ateşleri'ni okuduğum zaman aklımdan geçenleri çağırıyorum. o kitap için de aynı şeyi düşünmüştüm. bir başyapıt değil ama çok güzel. okuduğum en iyi kitaplardan biri demem ama benim için güzel olmasının nedeni, son derece depresif olabilecekken tam tersi bir romana dönüşmesiydi. şu anda tam olarak ne anlatıyordu, konu neydi hatırlamıyorum ancak kırsal yaşama, pastoral dünyaya güzellemelerle doluydu. kendimce yaptığım bu çağrışımı, albüm kapağı ve kitap kapağını yan yana koyarak da destekliyorum. 

hayata dair hiçbir şeyden emin değilim. ben de değişiyorum, fikirlerim de. toplasan hayata dair en fazla on şeye dair kesin yargılarla konuşurum. bunlardan biri de tabiatın insanı iyi ettiğini düşünmem. ağaçlar, denizler, gökyüzü, çiçekler, hayvanlar vs. bunların insanı iyileştirici etkisi var. ne zamanki bunlar bir insanı sakinleştiremez olur, işte o zaman alarm çalmaya başlar. neyseki o vakte kadar through the trees pt.2 çalmasını tercih ediyorum.

1 Kasım 2013 Cuma

tsu!: kalbim tarlalarla nasıl doldu?

bu kış müzik beni ne güzel koruyup kolladı. ev, okul ve sokaklar haricinde başka mekanlarda, aklıma gelmeyecek yerlerde bana tanıdık gelen tek şey müzik oldu. geçmeyen hastane gecelerinde, arkadaş evlerinde, sırf hayatın aktığını görebilmek için gittiğim kafelerde kulağımda hep müzik vardı. geriye dönüp bakınca gördüğüm; benim bir müziğe, bir de üç-beş dosta ömür boyu ödenmeyecek gönül borcum var. o dostlardan p. ile bu kış tsu!'yu ne dinledik. ben kaç gece sabaha karşı saatleri tsu! dinleyerek karşıladım.

tsu!, kendisini  bant'tan ve radyo programlarından tanıdığımız james hakan dedeoğlu'nun solo projesi. bant deyince bir şeyler demeden geçmek istemiyorum. yirmilerinin ilk yarısını bitirmeye yakın bir insan olarak diyebileceğim şu ki lise çağında müzik zevkimi şekillendiren roll ve bant yazarları olmuştur; temelimi onlar attılar. o yüzden kendilerine saygı duyarım. james hakan dedeoğlu da ismini o zamandan bildiğim biriydi. yaptığı müziği ilk  kez dinlememse yedi-sekiz ay öncesine tekabül ediyor.

dedeoğlu,  tsu! albümünde tek bir gitarla karşımıza çıkıyor. olabilecek en sade ve minimal şekilde dinleyiciye sinemasal bir atmosfer yaratıyor. ben ne gitar tekniğiyle ilgili bir şey diyebilirim ne de notalarla ilgili bir şey. sadece bu müziğin bana hissettirdiklerini anlatabilirim. tsu!'nun değişik coğrafyalara dağılmış şarkı isimleri üzerine düşünür, kendimce bir şeyler hayal ederim. bu müzik işte tam da buna uygun düşer, hayal kurmaya ve serbest çağrışımlara. acaba derim, bilinçakışı tekniğiyle yazan edebiyatçılar da müzikten ilham almışlar mıdır? mesela 1900'lerin başlarına böyle müzikler ne güzel gidermiş diye düşünürüm. adeta kalbimi dolduran bir zenginlikle bana yazma ilhamı veren bu müziğin, benim bir şeyler üretebilmem için yakıt görevi görmesini isterim.

nasıl oluyor bilmiyorum ama albümün ilk şarkısı sonora'yı kafamın içinden çalabiliyorum. şarkıyı ilk kez dinlediğimde dağlara, ormanların içine kaçmak istemiştim; çünkü kalbim oralarda atıyordu. bu müzikte benim için deniz, rüzgar ve dalgalar vardı. kar, kum fırtınası, sahil ve güneş vardı. aklıma gelen her şey doğaya ait, her fikir kaçmakla ilgiliydi. kaçıp da inzivaya çekilmek. kırsal bir yerde kendini dinleyip, doğadan aldığın ilhamla bir şeyler üretebilmek. üretilen şey bir resim de olabilirdi, bir domates de. bu müziği yaz mevsiminde tarlaların ve ineklerin olduğu yabancı bir memlekete yanımda taşıdım. o vakit her şey yerine oturdu. benim için bu albüm koca şehirde içine girdiğim bir kovukken, tarlaların yanından geçerken doğaya kaçma isteğimi kamçılayan bir ses oldu. şehrin gürültüsünden, korna sesinden, reklam panolarından, haberlerden uzaklaşıp zihnimi arındırma sürecine girme hayalinin çıkış noktası oldu. ben tsu!'yu mount eerie'nin clear moon'u ve james blackshaw'la eşzamanlı olarak dinledim, o yüzden kafamda yakın yerlerde duruyorlar. bu albüme dair zihnimde çok keskin bir resim oluştu: doğaya sığınan insan. istediğim hangisiydi bilmiyorum, kırsal bir yere gidip doğanın kollarına kendimi atmak mı yoksa dilini bilmediğim, iklimine yabancı olduğum bir yere göçmek mi?  

tsu! tek bir gitarıyla beni doğa, hafıza, hayaller hakkında işte bu kadar çok konuşturabildi. beni korudu, kolladı. gönül borcumu ödemem mümkün değil.