18 Aralık 2011 Pazar

"hayvanım her şeye benim için ve herkes için katlandı."


bill callahan'ın altı şarkılık apocalypse albümü tam olarak ne zaman çıktı -ya da internete düştü- hatırlamıyorum ancak haziran ayında hep bu albümü dinlediğimi biliyorum. o zaman izmir'e yaptığım yolculuk sırasında bu albümü dinlemiş, bitki örtüsünün değişimini izlerken bill callahan'ın yolculuğuma ne denli uygun düştüğünü düşünmüştüm. albümün bütünü çok güzeldi ancak ben drover şarkısına biraz daha fazla takıldım. albüm bu şarkıyla görkemli bir şekilde açılıyor. apocalypse albümünün ne anlattığını, derdinin ne olduğunu anlamak için bunu dinlemek yeterli. "bu acı ve hüsran benim değil" diyor drover'da, bu lafı modern insan söylüyor.

Bill Callahan - Drover by marginalissimus

drover demek küçükbaş-büyükbaş hayvan ticareti yapan insan demekmiş. türkçe'de celep deniyormuş ve ben bunu yeni öğrendim. bill callahan'in hayvan ticareti yapan bir adamı anlattığı bu şarkısı benim kafamı bir hayli meşgul etti. altı aydır belli aralıklarla albümü dinledim ve her seferinde de şarkıyla ilgili bir sürü şey söylemek istedim. beş dakikalık bir şarkı bana beş yüz sayfalık bir roman okumuşum hissi yaşattı. belki saatlerce bu şarkı hakkında konuşmak istedim ama biriyle değil. benim kafamda ayrı bir yere denk düştü, içinde bulunduğumuz döneme dair hissettiklerimle örtüştü. 2000'lerin başında blur'un out of time şarkısı hakkında böyle düşünmüştüm. ardından pj harvey'in on battleship hill şarkısının da 2000'lerin ikinci on yıllık dönemindeki havayı yansıttığını düşündüm. sanırım şimdi bir de bu şarkı var aynı yere koyduğum. büyük laflar etme kaygısı gütmeden hayata dair büyük laflar eden drover.

"gerçek insanlar gittiler/ ama bir gün daha iyi bir dünya bulacağım/ kendimi ve rüyalarımı terk edeceğim/ sadece hayvanım ve rezonatörüm." diye başlıyor şarkı. etinden, sütünden yararlandığı hayvanını yüceltiyor ve onu önemsiyor. hintlilerin inekleri kutsallaştırması gibi bir nevi. ineği, keçiyi, sığırı mübarek olarak nitelendirmeyip de ne yapacağız? bu hayvanlar olmadan, ağaçlar olmadan insanoğlunun hayatını sürdürmesi mümkün değil. insan efendi değil sadece olayın bir parçası. bir sığırın dünya için önemi neyse insanın da o. ne daha az ne daha fazla.

ardından "kendimi ilkel düşüncelerle avuttum/ saatimi şehrin saatine ters kurdum" diye devam ediyor. insanın ilkel düşüncelere dönmesi kimi zaman o kadar da kötü değil. her şeye basit bakmak bazen ana resmi görmek açısından önemli. beş-on tane daha benzin kuyusu açılıyor çünkü benzin yetmiyor. ne de olsa henüz keşfedilmemiş ama varlığı tahmin edilen rezervler var. mis gibi, el değmemiş. herkesin arabası var ve bu beni sinir ediyor. kimi zaman trafikte bir otobüsün içinde sıkışıp kaldığımda bütün arabaları elimle hallaç pamuğu gibi attığımı hayal ediyorum. arabaların içindeki insanları sağa sola salladığımı ve onların korku dolu gözlerle bana baktığını. "hepiniz direksiyonun başında, arabanın içinde tek kişisiniz." diye öfkemi kusmak istiyorum. arka arkaya yüzlerce araba ve hepsinde de bir kişi. "safları sıklaştırın beyler!" demek istiyorum. hepsi ayrı ayrı zehirli gaz salıyor ve havamı kirletiyor. arabaya bu kadar da mecbur değiliz.

"bu vahşi ülkeyle ilgili bir gerçek/ güçlü bir zihin istiyor/ ve güçlü bir zihni harap ediyor." şarkının burasında bahsettiği sadece amerika olamaz diye düşünüyorum. kendi ülkem de bu cümleye yakışıyor. bahsettiği kapitalist sistem de olabilir, bilmiyorum. ben sadece bana çağrıştırdıklarını anlatıyorum. uzayan çalışma saatleri, sömürülen insan emeği ve bunların hepsini sanayileşen toplum adına yapan kodaman amcalar. apocalypse albümünün geneline bakınca bu düşünce çok da yanlış değil. amerika'nın sanayileşme hikayesi, tüccarlar, toprak sahipleri vs. bunların hepsi bu albümde, gel vatandaş.

bu şarkıyla ilgili internette bir yorum okudum, yazan kişi şarkının paul thomas anderson'un there will be blood filmiyle örtüştüğünden bahsediyordu. bunun mükemmel bir yakıştırma olduğunu düşündüm. şarkının o havası var ve şikayet edilen insanlar filmdeki adam gibiler: "daha çok para kazanalım, toprağın canına okuyalım. nasılsa buralar benim değil mi?" şarkının benim aklıma getirdiği atmosfer de amerika'nın ücra çiftlikleri, sarı-hardal topraklar, kurak iklim, hasat zamanı verimli topraklar, doğu'da hayvancılıkla geçimini sağlayan ve sütünü pastörize süt üreten büyük şirketlere satan çiftçiler.


benim aklımda bu şarkıdan kalan ve kendime sürekli hatırlattığım şu cümle var: "daha azı, bundan daha azı vaktimi harcıyormuşum gibi hissettiriyor." yapmak istediği bir sürü şey olan ama yapamayan bir adamın hikayesi. belki de sığırdan, inekten daha zavallı bir halde. ne de olsa hizmet etmemiz gereken bir sanayi var ve iş beklemez! hayallerini erteleyebilirsin. durmak yok, yola devam.

işte yine geldik "bu acı ve hüsran benim değil" kısmına. ben bunu bu şarkıyı dinleyene kadar fark etmemiştim ancak aynı hissiyatı meğersem ben de paylaşıyormuşum. meğersem bana ait olmayan bir meselenin parçasıymışım, fabrika bacaları tütsün diyeymiş her şey, ben de bu çarkı döndürme üzerine ömrümü adayacağım falan. dışarıdan kendime baktığımda çok güldüğüm zamanlar var. ama şunu da biliyorum, insanlığa hizmet ettiğini söyleyen ve kutsal adledilen işleri yapan insanların da benden çok bir farkı yok. bundan çok eminim. sadece benimki biraz daha fazla göze batıyor ve onlar "kutsallık" maskesi ardına saklanıyorlar. beni kandırmasınlar, yaptıkları işte ünvan-prestij-para cazip değil demesinler. sosyal statü edindikçe üstel olarak artan kibir ve kendini beğenmişlikle, bir sığırı onlara tercih etmekle ne doğru iş yaptığımı bir kere daha anlıyorum. hadi şimdi onlar dünyayı ve insanlığı kurtarmaya devam etsinler. ahaha.

days of heaven

şarkının atmosferi benim aklıma da terrence malick'in days of heaven'ını getirdi. şarkının bitişi de bunu destekledi: "hayvanım her şeye benim için ve herkes için katlandı." o yüzden bu mübarek hayvanlar varken kimse kendini dünya için vazgeçilmez görmesin.

2 yorum:

Can dedi ki...

bide bu yazıyı minimum 12 saat çalışacağını bildiğin işe gitmeden önce, kahveni içerken oku, fonda da şarkı çalsın, o zaman hem yazı hem şarkı ayaklarına kaç ton tuğla bağlıyormuş gör :)

not: bu kadar uzun aralarla yazma, insan "bu da mı yazmayı bıraktı?" diye sorup, korkuyo. :)

kukuletalı dedi ki...

bana diyorsun ama sen de yazmıyorsun. senin o iş saatlerinden çekip çıkardığın hikayeleri ve muhalif düşünceleri okumak istiyorum. sonra eve döndüğünde seni bekleyen kimseden bahsediyorsun ve bu beni gülümsetiyor, güzel şeyler var diye düşünüyorum.