ne inception beni o kadar etkiledi ne de black swan’i sevebildim. popüler olandan uzak durma kaygısı değil benimki, sadece sevemedim. benim sinemadan beklentim bana yoğun bir hikaye anlatması; bulmaca çözmek değil. onun da güzel olduğu anlar var elbet ama benim için genel bir tercih olduğu söylenemez. bir de samimiyet unsuru var. bir şey samimi gelmeyince önyargılarıma engel olamıyorum ve –ne yazık ki- işin iyiliğini göz ardı ettiğim olabiliyor. bu kısmı da darren aronofsky için diyorum. kendisinde bana samimi gelmeyen bir yan var ve sanırım bu saatten sonra onu sevmem olası görünmüyor. black swan’i kendisine dair önyargılarımı bir kenara koyarak izledim, üstelik de ilgiyle izledim ama üstünden birkaç gün geçmeden benim için uçup gitti. onun o her şeyi hesaplayan ve planlayan halini sevemiyorum. çok da açıklamama gerek olduğunu düşünmüyorum. ben bunu söyleyince filmlerinden rahatsız olduğumu ve bunun da onun iyi bir yönetmen olduğunun kanıtı olduğunu söyleyen birkaç kişi oldu. ben onu trier kadar rahatsız edici bulmuyorum mesela. trier bin kat daha rahatsız edici ama seviyorum. aronofsky’i ise iyi bir yönetmen ama sevdiğim bir yönetmen değil. ne bileyim, inarritu’nun biutiful filmi beni çok daha fazla rahatsız etti ve günlerce aklımdan çıkmadı örneğin. üzerinden günler geçtikçe ne kadar iyi bir film olduğuna daha çok kani oldum.
vermek istediğim başka bir örnek de, büyük bir fenomen olacak gibi sunulan, sağda solda her yerde resimleri, fragmanı paylaşılan ve insanı etkileyici olduğu izlenimine kaptıran blue valentine filmi. çok çok zayıf bir film çıktığını söylersem yine tepki mi alırım bilmiyorum. üstelik oyuncuları taa dawson’s creek zamanlarından gönlümde yer eden michelle williams ve övgüye ihtiyacı bile olmayan ryan gosling olmasına rağmen. ne yapalım, bazen olmayınca olmuyor.
bunlar uzun bir süredir ifade etmek istediğim şeylerdi. insanların yere göğe koyamadıkları bu filmleri sevemeyince bayağı bir düşündüm. gerçekten. üstelik ne kadar önyargısız baktğımı anlatamam bile. ama yine de elimden fazlası gelmedi. en son bu kadar garip hissettiğim sinema filmi, coen’lerin a serious man’iydi. ben onu bir başyapıt olarak görürken, camiada fazla underrated kalmıştı ve fazlaca kötülenmişti. niye olduğunu halen anlayabilmiş değilim.
4 yorum:
a serious man zaten başyapıttır, bunun aksini söyleyen eleştirmen sayısı da oldukça azdır. coen filmleri arasında fazla "entel" olduğu için tabiki "big lebowski" kitlesi karşı çıktı. ne o kadar komikti, ne de "no country for old men" ya da "fargo" kadar akıcı.
diğer yandan ben bahsi geçen iki filmi, inception ve black swan'ı oldukça beğendim. bu iki filmin bulmacamsı yanı bir yana ikisi de görsel olarak çok çok iyi eserler. aranofsky benim de ısınabildiğim bir yönetmen değil, o nedenle black swan bana şaşırtıcı geldi. çünkü aksine ondan beklemeyeceğim bir samimiyet ve yoğunluk içeriyordu. nolan inception ile elindeki tüm numaraları oynuyordu katılıyorum ama black swan resmen aranosky'nin elinde kamerasıyla bir bale oyununun ortasında koşturduğu şahane ve hesaptan uzak, bir nevi unique sahneler içeriyor. bir kere daha çekmeye kalksa bu kadar iyi olmazdı muhtemelen. ama onu black swan ile hesapçı ilan edeceksek, polanski nin apartman üçlemesini tarihin en büyük numarası olarak görmemiz gerekir. aksine en basitinden black swan psikotik bir kızı değil, sanatı anlatıyor birkaç katmanda. bir karakteri oynamak için kendini ne kadar adaman gerektiğinin çok hoş bir örneği ve bence amacı kesinlikle rahatsız etmek değil. sadece nina'nın karakterindeki (hepimizin içindeki) karanlık yöne doğru yolculuğu.
bence sorun biraz beklentilerde gibi görünüyor :)
black swan ve inception'ın içerdiği görsel zenginlik konusunda sana katılıyorum. ikisi de izleyeni kendi dünyasına çeken güçlü filmler. inception'ın bulmacavari yapısıyla sinemaya yeni bir şey sunduğunu gözardı edecek değilim ama sanırım bana hitap etmedi. yoksa nolan'ın hakkını yemek istemem. ancak aronofsky için pek aynı hisleri besleyemiyorum; nedeni de kendisiyle bir türlü buluşamamam. black swan'ı önyargılarımdan arınarak izledim ama yeterince tarafsız olamadım demek ki. ben senden farklı olarak aronofsky'i nolan'dan daha hesapçı buluyorum. hesapçı demek doğru mu bilmiyorum da -nasıl diyeyim- daha sinsi. black swan'i ilgiyle izlediğimi saklayamam, bir an olsun sıkılmadım ama sonunda hissettiğim şey şuydu: görsellik>içerik. bence kilit nokta anlattığı şey değil de anlatış tarzıydı. bir kadının dönüşümüne dair anlattıklarının zayıf olduğunu düşünüyorum. hani bu filmi "iyiden-kötüye, iyi kızdan-tutkulu kadına dönüş filmi" diye anlatıyorlar ya ben buna pek katılamıyorum. yüzeysel olacak belki ama bu film bana balenin ne kadar meşakkatli bir sanat olduğunu anlattı desem daha doğru olur. öyle dışarıdan göründüğü gibi hanım hanımcık bir olay değilmiş, bunu anladım. hani aronofsky aynaları kullanması, "git kendini keşfet" gibi açılımlarıyla işi kuralına uygun yapıyor (bu noktada kendisinin hesapçılığıyla polanski'ninkini pek karşılaştıramayacağım çünkü apartman üçlemesinden sadece rosemary's baby'i izledim). tabi benim bu dediklerimin altında hep aronofsky'e karşı biriktirdiklerim var:) yoksa bu kadar muhalif olmak istemem. bir de son olarak söylemek isterim ki aronofsky'nin sinemaya duyduğu sevgi ve heyecanı görmezden gelmek olmaz, bunu ben bile hissettim.
ben en güzelini sona bırakmayı tercih ettim: a serious man. ben daha çok izleyici yorumları okumuştum ve ya nefret edilen ya da çok yüceltilen bir film olarak algılandığını gördüm. ben hayran kalan taraftanım ve neden böyle hissettiğimi de pek ifade edemiyorum. bir filmi sevmek için her şeyiyle anlamak gerektiğini düşünmüyorum ve bu film de anlamaktan ziyade hissettiğim bir film oldu. izleyici tarafından bakarsak da, kamuoyuyla en son bu denli çeliştiğim film kendisiydi -ta ki black swan gelene dek:)
o zaman sana pek muktedir ve yazar bir dostumun black swan ile ilgili yazısını gönderiyorum, fikirlerini değiştirmek için değil de, görsellik>içerik olmadığını düşündüğüm için. bir bakarsan pişman olmazsın bence.
http://cekmekaset.blogspot.com/2010/12/black-swan-siyah-beyaz-olum-yasam.html
biraz önyargılı yaklaştığımı kabul ediyorum. beni düşünmeye sevk eden bir inceleme yazısı oldu. sanırım aronofsky'nin nesnel bir şekilde değerlendirebildiğim tek filmi "pi".
Yorum Gönder