12 Aralık 2010 Pazar

sıkı can iyidir kolay çıkmaz

bazen hiç eve gelmek istemiyorum, bazen de evden dışarı çıkmak istemiyorum. sanırım bir süredir kısır bir döngünün içine girdim, kendimi oradan çıkarmam gerektiğini biliyorum ve bunu yapmak için çaba sarf etmeyişimin vicdan azabını çekiyorum. sürekli bir şey yetiştirme halinden sıkıldım, en bariz hissettiğim şey şu an için sıkılma hali. bu işi layıkıyla yerine getiriyorum. ya az uyuyorum ya çok uyuyorum, bir türlü ortasını tutturamadım. dikkatim dağınık sayılır ama saçma sapan şeylere dikkat etmekten de kendimi alıkoyamıyorum. bunun literatürde bir ismi var mı acaba? nihilist tarafım son zamanlarda tavan yaptı, bunu bir türlü dengeleyemiyorum. kendimi frenlemek için yapabildiğim tek şey, eğer böyle giderse kısa vadede/orta vadede/uzun vadede neler olabilir, bunu tahayyül etmek. sonra beni korku basıyor. işte o zaman toparlanıp, işimin başına dönüyorum. verim aldığım söylenemez. verim alamadıkça uzaklaşıyorum, uzaklaştıkça verim alamıyorum. böyle bir kısır döngü işte. banyo yapınca, temizlenince her şeyin baştan başlayabileceğine olan inancım tam. banyo yaptıktan sonraki o anlık rahatlama hissini çok çabuk kaybetmesem, mesela bir kahve koyup masamın başına otursam gerisi gelecek. zaten hep öyle demezler mi, bir başlasan gerisi gelir. yaptıklarım-yapacaklarım konusunda kendimi sorgulamayı bırakalı uzun zaman oluyor. ara sıra aklımda beliren şeytanları kovmayı iyi beceriyorum. aksi takdirde halim nice olur, düşünmek dahi istemiyorum. bir şey yapacak olduğumda ne anlamı var ki? falan diyorum. an geliyor, kendimi yaşlı bir kadın gibi hissediyorum. geçen gün kırk yıllık arkadaşımla konuşurken, onun ağzından bu cümlenin aynısını duydum: yaşlı bir kadın gibi hissetmek. ben de! ben de! diye atladım lafa. yalnız olmadığımı bilmek güzeldi ama bu durum biraz sorunluydu. neden böyle hissediyoruz diye konuştuk, durum analizi yapmaya çalıştık ve kendimizce bir takım noktalara vardık. bunu daha önce kimseyle paylaşmamıştım biliyor musun dedim ona. çünkü bu hissin, başkaları üzerinde yarattığım "ben" algısının bir parçası olmasını istemiyordum. ama kırk yıllık arkadaşımla paylaşabilirdim bunu. bir başkası beni yaşlı kadın gibi görmemeli, ben kendimi görsem bile. öyle gördüklerini sanmıyorum ama bunu dillendirmek de istemiyorum. "içindeki çocuğu kaybetmemek" diye bir laf var ya, o ne boktan bir laf öyle, anlamına eremedim. benim içimde çocuk mocuk yok, yaşlı bir kadın var ama çocuk yok. kendimi bu hale ben sokmadım, ben öyle düşünüyorum. birileri değil ama bir şeyler böyle olmasına neden oldu. hayat oldu, bizi yaşlı bir kadın gibi hissettiğimiz bir yere koydu işte. geldiğim noktada kendimi küçük hissediyorum. evren kocaman ve genişlemeye devam ediyor, ben de sonsuz uzayda küçük bir noktayım sadece. nihilist tarafımın tavan yaptığını söylemiştim, bunu başka şeylerle dengelemeye çalışsam da eninde sonunda içimden atamıyorum. birine faydam dokununca memnun oluyorum ama o kadar. sonra yine boşa kürek çekme hissi. çok lazımmış gibi six feet under'a başladım tekrardan. aslında yeniden izlememek için kendimi bir hayli tuttum ama dayanamadım. en sonunda nihilizmimi ikiye katlayacağını bile bile tekrardan bulaştım. bunu on beş yaşında izlememe ne gerek varmış diye düşündüm. o yaştaki biri bu diziden niçin zevk alır ki falan dedim. almaması gerektiği sonucuna vardım. insan lise hayatında six feet under izlemek yerine daha eğlenceli işler yapmalıydı. lisede çok eğlendiğim zamanlar oldu, inkar edemeyeceğim. öyleki, şimdiki halimizden daha çok eğlenirdik o zamanlar. ama sonra gelir niye bu diziyi izlerdim, bilmiyorum. bence izlememeliymişim, bunu yürekten söylüyorum.

şimdi gözümde dağ gibi büyüyen bir derse çalışmak zorundayım, neresinden tutsam elimde kalıyor. kütüphaneden de sıkıldım, evden de. dersten ve ödevden de. ne kar iyi hissettiriyor, ne çay ne kahve. ankara'dan hiç bu kadar bunalmamıştım. fisher'lara beşinci üye, ikinci kız evlat olarak kaydımı aldıracağım galiba.

5 yorum:

Can dedi ki...

15 yaşında six feet under izlemiş bir akranımın olması mutlu etti beni :)ama iyidir six feet under. nedense bende depresyon alıcı etki yaratıyor.

yaratıcı ol ulen! diyormuş gibi. tadı damağında kalacak tek hayat şu anda yaşadığın dermiş gibi.

daha 2 hafta önce bitirdim bende tekrardan. sevgilime izletme bahanesiyle. hoş oldu. çok da güzel oldu.

kukuletalı dedi ki...

insanın o yaşta six feet under'dan zevk alması konuus beni düşündürdü. izleyecek daha eğlenceli şeyler olabilirdi sanki. çok dramatize etmek istemiyorum -sanki öyle oluyor- ama birazcık hüzünlü geldi bu durum.

six feet under konu itibariyle son derece depresif olabilecek bir şeyi aslında gayet mizahi bir dille anlatıyor. gülerek izlediğim çok yeri var, o "yaratıcı ol ulen!" mesajını ben de alıyorum. eninde sonunda hayatın kıymetini bilmek ve onu keyifli geçirmeye çalışmak gerek. bu hissi bana yirmi dakikalık sitcom'lar vermiyor, doğru.

ben de arkadaşım başladı diye başladım. şimdi eş zamanlı olarak izliyoruz ve sonra da üzerine konuşuyoruz falan. pek zevkli :)

Can dedi ki...

evet öyle eğlenceli.

ben david yüzünden izliyodum aslında. annemle birlikte izliyorduk. ruth'la david arasındaki diyalogları annemle izlediğimde, böyle diyalog bittikten sonra devam eden bir suskunluk oluyodu. annemin bana baktığını yakalayabiliyordum, ya da o beni yakalıyordu.

sanırım bundan izliyodum ben 15 yaşındayken.

bu da bir eğlence türü sonuçta bence :)

kukuletalı dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
kukuletalı dedi ki...

annenle beraber six feet under izlemek süpermiş, hatta vay anasını dedim. ben kendi annemle bu diziyi izleyebileceğimi hiç düşünemiyorum :)david çok derinlikli olarak çizilmiş bir karakter bence. dizideki tüm karakterler öyle aslında ama david'i benzer "etiketlere" sahip diğer dizilerdeki karakterlerden kesinlikle ayırabiliriz.
ben de claire ile ruth arasındaki ilişkiye fazlaca odaklanıyorum. çok gerçekçi bir anne-kız çatışması var. ruth da aslına uygun bir anne portresi çiziyor, mutsuz ve yıllarını biraz boşa harcamış.