<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868</id><updated>2012-02-19T14:23:21.006+02:00</updated><category term='the magnetic fields'/><category term='the national'/><category term='thomas bernhard'/><category term='kara kitap'/><category term='*recent bedroom'/><category term='devrim arabaları'/><category term='another earth'/><category term='evde yoklar'/><category term='buket uzuner'/><category term='how to disappear completely'/><category term='Ethan Coen ve Joel Coen'/><category term='Midlake'/><category term='a silver mt. zion'/><category term='holden caulfield'/><category term='high fidelity'/><category term='survivor (gösteri peygamberi)'/><category term='herman hesse'/><category term='he would have laughed'/><category term='carson mccullers'/><category term='the cinematic orchestra'/><category term='said sadly'/><category term='tracy chapman'/><category term='sharon van etten'/><category term='california girls'/><category term='pes'/><category term='siyah beyaz'/><category term='4 track demos'/><category term='james iha'/><category term='reha erdem'/><category term='little miss sunshine'/><category term='beş vakit'/><category term='birhan keskin'/><category term='in the aeroplane over the sea'/><category term='the beach boys'/><category term='elliott smith'/><category term='Ný batterí'/><category term='arşimet baba'/><category term='the cure'/><category term='six feet under'/><category term='radiohead'/><category term='barzin'/><category term='fast car'/><category term='wolfsheim'/><category term='edge of the deep green sea'/><category term='*ve ipek ve aşk ve alev'/><category term='metin altıok'/><category term='ajda pekkan'/><category term='noi albinoi'/><category term='üç maymun'/><category term='sims'/><category term='the church'/><category term='nick cave'/><category term='bowerbirds'/><category term='matt berninger'/><category term='northern lights'/><category term='sailing'/><category term='sun kil moon bermuda şeytan üçgeni'/><category term='chuck palahniuk'/><category term='blonde redhead-messenger'/><category term='transylvania'/><category term='paralel evrenlerde küçük yakıştırmalar'/><category term='Sigur Rós'/><category term='Lay Down Your Arms'/><category term='sun kil moon'/><category term='zeki demirkubuz'/><category term='Flowers From The Man Who Shot Your Cousin'/><category term='cem adrian'/><category term='Ágestis byrjun'/><category term='ladies and gentlemen we are floating in space'/><category term='pj harvey'/><category term='cocorosie'/><category term='veruca salt'/><category term='bana özel'/><category term='hopelandish'/><category term='dry'/><category term='iki yeşil susamuru'/><category term='A Serious Man'/><category term='deerhunter'/><category term='nuri bilge ceylan'/><category term='Nick Hornby'/><category term='under the milky way'/><category term='good friday'/><category term='sorrow'/><category term='neutral milk hotel'/><category term='spiritualized'/><category term='kurt vile'/><category term='neverland'/><category term='i don&apos;t want to get over you'/><category term='the heart is a lonely hunter'/><category term='türk televizyonlarından enstantaneler'/><category term='carry me ohio'/><category term='orhan pamuk'/><category term='Roscoe'/><category term='atlas sound'/><category term='Billy Corgan'/><category term='Jules Verne'/><category term='steppenwolf'/><title type='text'>kuzey kutup noktası</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>242</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-6036992216090842202</id><published>2012-02-18T05:16:00.004+02:00</published><updated>2012-02-18T06:13:56.810+02:00</updated><title type='text'>ólafur ile nils, arkadaşım ile ben</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span&gt;birkaç gün önce bir şey oldu. birkaç arkadaş genişçe bir masada oturmuş, sıkıcı işlerle uğraşıyorduk. herkesin bir noktadan sonra dikkati dağıldı ve yaptığımız işten uzaklaştık. başka şeylerin muhabbetini yaptık, oyalandık. beraber iş yaptığım arkadaşlar samimi olduğum insanlar değillerdi, kimse kimseyle samimi değildi. o yüzden vakit kaybettirici konuşmalarımızda bile belli bir ölçü ve kontrol vardı. masadakilerin çoğunun kahve/sigara/hava bahanesiyle masayı boşalttıkları bir zaman diliminde, yanımda oturan arkadaş masaya başını koydu ve çok uykusu olduğunu söyledi. yorgun olduğunu görebiliyordum. birkaç dakika öylece kaldı. sonra başını kaldırmadan canının çok sıkkın olduğunu ama neden sıkıldığını bilmediğini söyledi. olur öyle dedim, bu aralar benim de canım sıkkın diye ekledim. sonra o gözlerini ovuşturdu, bir ara başını masadan kaldırdı ama sonra yeniden koydu. bu sefer başı masada, bana bakarak konuşuyordu. eskiden bu uğraştığımız şeyi yaparken çok zevk alırdım dedi, şimdi ayaklarım geri geri gidiyor gelirken. niye dedim, bilmiyorum dedi, sanırım biraz sıkıldım. bir şey demedim bir süre, düşündüm. benim de öyle galiba dedim. aman bunu bizimkilere söylemeyelim dediğimde güldü. bir süre önce bu işi yaparken öyle mutlu oluyordum ki anlatamam; birkaç ayda bu hale gelmeme şaşırıyorum dedi. bütün bunları söylerken başı halen masadaydı. o bütün bunları anlatırken benim içimden onun başını okşamak geçti. çok güçlü bir şekilde yanımdaki çocuğun başını okşama isteği duydum. saçlarına dokunmak, boşver ya sıkma canını demek, hem zaten hangimizin canı sıkılmıyor ki demek istedim. bu dokunma isteğinin kaynağı, karşıdakine o anda duyulan fiziksel/kimyasal çekim değildi; ancak içimden gelene engel olmasam, muhtemelen öyle anlaşılacaktı. bunu bildiğimden hiçbir şey yapmadan durmaya devam ettim. canının ne kadar sıkkın olduğunu anlatan ve uyuma ile uykuya karşı direnme halinde olan çocuğun başını okşamamak için kendimi zor tuttum. son zamanlarda canı en az benim kadar sıkılan bu kişiye dokunarak, aslında ondan ziyade kendimi rahatlatmak niyetinde olabileceğimi düşündüm. bazen akıp giden hayatı hissedebilmek için bir başkasına dokunmam gerekiyor. bunun illa sevdiğin insan olması gerekmiyor. bir dostumun sırtını sıvazladığımda, biri bana sarıldığında o gürül gürül akan kaynağa yaklaşıyorum. unuttuğum bir şeyi hatırlıyorum. manen tatmin olmak için kimi zaman fiziksel olarak da hissetmek gerekiyor. bir başkasının güçsüz anında ona destek olmak isterken, aslında kendime dayanak sağlamak istiyorum. o şimdi kendinden bahsediyor ama ben de tam şu an sırtımı sıvazlayan bir el olsa diye aklımdan geçiriyorum. sonra kolum karşımdaki çocuğa uzanmak istiyor ama olmuyor işte. bazen her istediğimizi yapamıyoruz. bu geçen birkaç günde hem bunu düşünüyorum hem de bir erkeğe kaç yaşından sonra çocuk demeyi bırakmam gerektiğini.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span&gt;bu durumun ardından dün bu videoya denk geldim.&lt;b&gt; ólafur arnalds&lt;/b&gt; ile &lt;b&gt;nils frahm&lt;/b&gt;'ın emprovize olarak icra ettikleri bir parça. berlin'de bir ólafur arnalds konseri. hatta dinleyiciler arasında peter broderick de var. ólafur, "bugün dostum nils de burada ve şimdi onu sahneye çağırıyorum." diyor. nasıl utangaç, konuşurken nasıl utanıyor anlatamam. daha önce hiç prova yapmadık derken elini kolunu nereye koyacağını bilemiyor. ilk birkaç dakika "hay allah napalım ki? öyle mi yapsak böyle mi yapsak?" deyip duruyor ólafur. böyle mahçup bir ev sahibi havası var ve üç-dört dakika boyunca birbirlerini yakalamaya çalışıyorlar. kolları birbirine çarpıyor çalarken. altıncı dakikada bir an geliyor, ólafur arnalds neredeyse nils frahm'ın sırtına başını koyar gibi, onun çaldığı müziği dinliyor. bir yandan kendi çalıyor ama nils frahm'a göre parçayı şekillendiriyor. birkaç saniye nils'in sırtına kulağını yaslayarak dinliyor. sonra onu yakalıyor ve kendi parçalarını yaratıyorlar. parça muazzam bir uyum içinde alıp başını gidiyor. videonun sonunda ólafur arnalds yanlış bir nota basıyor ve nils frahm "oh my god! ne yaptın?" diyor, bizim ólafur yine utanıyor ve nils frahm ólafur'un başını göğsüne yaslayarak onu seviyor. gördüğüm en güzel şeylerden biri olarak bu anı zihnime kaydediyorum. hatta başa alıp bir daha izliyorum. içinde olmadığım bir konserdeki bu anı, bilgisayarımın ekranından izlerken bile bu iki müzisyen arasındaki sevgiyi hissedebiliyorum. bir insan dostunu böyle sever. başını okşar ve kulağını onun sırtına verip, çaldığı şeyi dinler. benim çaldığı şeyi dinleyeceğim dostum yoktur ama kocaman olarak kucakladığım insanlar vardır. başını göğsüme koyan iki-üç dostum, çekinmeden ve utanmadan sırtını sıvazladığım insanlar, anlatsam derdimi anlayacak arkadaşlarım vardır. bütün bunlardan sonra ben daha ne isterim ki diye düşünürüm. sağlığımız sıhhatimiz yerinde olsun, sevdiğimiz insanlar çevremizde olsun, ben daha ne isterim ki derim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;font-family: Georgia, serif; font-size: 100%; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; line-height: normal; "&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe width="560" height="315" src="http://www.youtube.com/embed/itErRn4T2no" frameborder="0" allowfullscreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-6036992216090842202?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/6036992216090842202/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=6036992216090842202' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6036992216090842202'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6036992216090842202'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2012/02/olafur-ile-nils-arkadasm-ile-ben_18.html' title='ólafur ile nils, arkadaşım ile ben'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/itErRn4T2no/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-6710597961164827654</id><published>2012-02-17T02:19:00.004+02:00</published><updated>2012-02-17T04:30:08.490+02:00</updated><title type='text'>buz fırtınası</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify; "&gt;&lt;span style="font-size: 100%; "&gt;bu geçirdiğimiz kışı bir şeye benzetiyordum ama neye benzettiğimi bulamıyordum. bir iki gün önce sonunda buldum, bu kış bana ang lee'nin &lt;i&gt;&lt;b&gt;the ice storm&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; filmindeki atmosferi çağrıştırıyor. her yer buz. hiç erimeyen bir buz tabakası üzerinde ilerliyoruz. küçük ve temkinli adımlar atarak yürümeye çalışıyoruz. kendimi ne kadar korumaya çalışsam da yere kapaklanmaktan kurtulamıyorum. bu sabah erkenden evden çıktığımda, yürüyeli beş dakika olmamıştı ki kendimi soğuk zeminde yatarken buldum. nasıl oldu anlamadım, birden tek hissettiğim yerin buz gibi soğuğu oldu. iki üç saniye yerden kalkamadım, kalktığımda tek bildiğim bacağımdaki ve belimdeki ağrıydı. halen ağrıyor ama pek umursadığım söylenemez. akşam eve geldiğimde bacağımdaki morluğu gördüm ve bir şeyin kefaretini ödediğimi düşündüm. acıdan memnuniyet duymak değil bu, sadece vicdanen bir rahatlama yaşadım. benim de canım yandı ve evrenle ödeştik gibi düşündüm. buz fırtınasından ben de nasibimi aldım, ağaç dallarında biten sarkıtları gördüm, soğuğu fiziksel bir acı olarak hissettim ve sıramı savdım gibi geldi. bu kış artık bana başka bir şey yapmazdı. şimdi tek yapmam gereken buz fırtınasının dinmesini beklemekti. evden dışarıyı seyredebilirdim. annemle beraber camdan bakardık mesela. ben artık kahveyi sütlü içmeye başladım çünkü midem  yanıyor, anneme ise hoşuna gider diye sıcak çikolata aldım, nitekim sevdi de. onu mutlu eden bir şey buldum diye sevindim. bir süredir sağlığı biraz kötü ama her şeyin iyi olacağına inanıyorum. ben zaten bütün umutlu şeylere varım. bir şeyin içinde umut dolu bir ihtimal olsun, o bana yeter. sadece bon iver ve marissa nadler dinlediğim uzun kışın ardından, bütün albümleri ve bütün insanları sıkıcı buldum. bütün şarkılar mı sıkıcıydı, maalesef öyleydi. ayıp olmasın diye telefonu da kapayamıyordum ki, telefonunu bütün gün kapalı tutanlara demediklerini bırakmıyorlar. ne kötü, insan ağız tadıyla bir kafa bile dinleyemiyor. telefonla konuşmayı sevmiyorum. hayatta en hayret ettiğim insanlar, toplu taşımada olanca rahatlığıyla telefonda konuşan insanlar olmuştur hep. ben iki cümle kurmaya utanıyorum da inince ararım diyorum karşımdakine. oysaki arkamda oturan öyle bir anlatıyor ki, kocasına-kızına-iş arkadaşına dair ne varsa öğreniyorum. gün içinde ne kadar gereksiz bilgiye maruz kaldığımızı düşünüyorum. bazen kafamın aşırı ısındığını fark ediyorum. o zaman soğutucuları devreye sokmam gerek diyorum. bazı sabahlar alarmı beş dakika ileri attığım süre içerisinde kafamda birinin konuştuğunu duyuyorum. öyle şeyler söylüyor ki, onun söylediklerini hiç kaçırmadan bir yerlere not etmek istiyorum. sanki çözmem gereken gizli anlamlar içeren cümleler kuruyor ve bütün bunları birleştirsem önemli bir metin elde edecekmişim gibi geliyor. sadece beni ilgilendiren, bana dair bir metin. kafamın içinde konuşan benden deneyimli ve bilgili biri olduğundan, onu önemsemekten çekinmiyorum; o başka biri. o, hayattaki en önemli şeyin sağlık olduğunu biliyor. yaşlı insanların durmadan yaptığı hava durumu sohbetlerini anlıyor ve hatta onlara katılıyor. "orada hava nasıl?" diye soruyor ve "burada hava şöyle böyle" diye uzun uzun betimliyor. okuduğu romandaki elli yaşındaki kadınla kendini özdeşleştirdiği anlar oluyor ve yeni doğan bebeğe niçin allah analı babalı büyütsün dendiğini şimdi anlıyor. dünyayı dinin kurtarmayacağını bildiği gibi bilimin de kurtarmayacağını biliyor. daha çok öğrendikçe pozitif bilimin kibrine öfkeleniyor. en sonunda hayattaki yegane amacının mutlu olmak olduğuna karar veriyor. bütün bunları, yerden kalkmayan bir buz tabakasının hüküm sürdüğü bir kış mevsiminde düşünüyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-6710597961164827654?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/6710597961164827654/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=6710597961164827654' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6710597961164827654'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6710597961164827654'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2012/02/buz-frtnas.html' title='buz fırtınası'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-6866303780766189680</id><published>2012-01-28T22:26:00.006+02:00</published><updated>2012-01-28T23:38:39.625+02:00</updated><title type='text'>yarım saat uzayda kaldım ve hemen eve dönmek istedim</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-dHJMCqEOWuY/TyRl_3rDVdI/AAAAAAAAAk4/xeIgMEkZ7xc/s1600/voyage-dans-la-lune-1902-06-g.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 234px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-dHJMCqEOWuY/TyRl_3rDVdI/AAAAAAAAAk4/xeIgMEkZ7xc/s320/voyage-dans-la-lune-1902-06-g.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5702795176108578258" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;ay'a gitmek için sportif olmak lazım. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;kral tv'ye alternatif olarak mtv'yi yeni keşfettiğim zamanlar. ilkokulun sonları olmalı; çünkü britney spears'ın&lt;i&gt; hit me baby one more time&lt;/i&gt; şarkısı çıksın diye televizyonun başında beklediğimi hatırlıyorum. bir gün tesadüfen çok güzel bir klibe rastgeliyorum. öyle böyle değil, çok çok güzel bir klip. &lt;b&gt;smashing pumpkins&lt;/b&gt;'in &lt;i&gt;tonight tonight&lt;/i&gt;'ı olduğunu öğreniyorum. uzaya giden insanlar, hanımlar ve beyefendiler. şık giyimlerinden anlaşıldığı üzere yüksek zümredenler. uzay yolculuğuna çıkıyorlar ve olabilecek en tatlı uzay yolculuğunu gerçekleştiriyorlar. bütün bunların bir filmden esinlenerek çekildiğini çok sonra öğreniyorum. ama bir kere aklımda o klip kalıyor işte, uzay yolculuğu denince aklıma ilk gelen film ne space odyssey oluyor ne solaris ne de başka bir şey. hep bu şirin klip canlanıyor gözümde. uzay yolculuğu böyle olsa gerek diye düşünüyorum. uzaya giderken en şık kıyafetlerimizi giyeriz, saçımızı fönleriz, rujumuzu süreriz ve ayakkabılarımızı parlatırız. uzay seyahati dediğin böyle olmalı. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;dünyanın dışında bir yaşamın hayalini kurmuyorum, gidip de dönememek var; ben korkarım. zaten üstüne para verseler de gitmem uzaya ama orada başka hayatlar olabilme ihtimalini son derece olası görürüm. uzay yolculuklarından korkarım ama uzay şarkılarını severim. &lt;b&gt;spiritualized&lt;/b&gt;'ın &lt;i&gt;ladies and gentlemen we are floating in space şarkısı&lt;/i&gt; var bir kere. başka ne var yahu? aklıma &lt;i&gt;space travel is boring&lt;/i&gt;'ten başka bir şarkı gelmedi. işte bildiğim diğer güzel uzay şarkısı da &lt;b&gt;mark kozelek&lt;/b&gt;'in seslendirdiği &lt;i&gt;space travel is boring&lt;/i&gt;'tir. aslen bir modest mouse şarkısı olduğunu sonradan öğrendim. orjinalini dinlediğimde ise sevemedim, modest mouse bilgim pek olmadığından olsa gerek. mark kozelek bu şarkıyı öyle güzel söylemiş ki, spiritualized şarkısının içinde nasıl boşlukta süzülüyorsam, bunda da öyle kaybolup gidesim geliyor. bir şeyin içinde eriyor gibi, uyuyor gibi, sonra huzur buluyor gibi. uzay şarkılarının böyle olduğunu bilmezdim.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span&gt;"ay'a bir bilet kazandı/ ikinci sınıf ama kimin umrunda ki?/ penceresinden dışarıya bakarken havayı veya zamanı göremediğini farz etti/bu berbat yerdeki tek roketçiydi/ ona bir ayna verdiler ki biriyle konuşabilsin/ hala çok yalnız fakat bu sadece bir zaman meselesi/ haziran'da sesler duymaya başladığında/ aklını kaçıracağını biliyordu fakat bu kadar da çabuk ummuyordu"&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;neyse, bütün bunların ardından, adam gerçek hayata dönmek istiyor. "&lt;i&gt;yarım saat uzayda kaldım ve hemen eve dönmek istedim.&lt;/i&gt;" diyor. ben de aynını hissetmiştim. uzayda yarım saat kalmak yetiyor inan ki. hiçbir şey yok, çok sıkıcı. hem zaten dünya denen gezegende de hep dümdüz yürürsen başladığın yere varmıyor musun? onu yap daha iyi, spor olur.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;iframe width="420" height="315" src="http://www.youtube.com/embed/ldTYRg8Yr28" frameborder="0" allowfullscreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-6866303780766189680?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/6866303780766189680/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=6866303780766189680' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6866303780766189680'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6866303780766189680'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2012/01/yarm-saat-uzayda-kaldm-ve-hemen-eve.html' title='yarım saat uzayda kaldım ve hemen eve dönmek istedim'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-dHJMCqEOWuY/TyRl_3rDVdI/AAAAAAAAAk4/xeIgMEkZ7xc/s72-c/voyage-dans-la-lune-1902-06-g.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-3406274084396665927</id><published>2012-01-27T00:38:00.005+02:00</published><updated>2012-01-27T02:27:28.832+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sharon van etten'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='transylvania'/><title type='text'>biri için yollara düşmek</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-hcfpj62gs5I/TyHmSjpS1qI/AAAAAAAAAjw/FVy51N9JK3k/s1600/resim.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 149px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-hcfpj62gs5I/TyHmSjpS1qI/AAAAAAAAAjw/FVy51N9JK3k/s320/resim.png" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5702091809708234402" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span&gt;filmdeki lambanın akıbeti aynen böyle oluyordu&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bu sabah aklıma bir film geldi, &lt;i&gt;&lt;b&gt;transylvania&lt;/b&gt;. &lt;/i&gt;bu filmi o kadar uzun zaman önce izlemiştim ki ne zaman izlediğimi hatırlamıyorum. çok çok eskiden. aklımda yer ettiğini ve içinden bazı sahneleri bugün anımsadığımı görmek beni şaşırttı; çünkü bu filmi izlediğimde öyle çok da etkilendiğimi, sevdiğimi düşünmemiştim. hatta bana bu filmi veren arkadaşımla sohbetimiz sırasında, onun neden bu filmi çok sevdiğini anlamadığımı söylemiştim. arkadaşım bu filmi çok sevmişti ve benim, &lt;i&gt;transylvania&lt;/i&gt;'y&lt;i&gt;ı &lt;/i&gt;onun beklediği gibi kucaklayamamamdan ötürü hayalkırıklığına uğramıştı. peki bugün ne oldu da bu filmi hatırlayıverdim dediğimde, belirli bir şey olmadığını gördüm. sadece birkaç gündür aşk için yollara düşmek kavramının nasıl bir şey olduğunu düşündüğümden bu filmin aklıma geldiği sonucuna vardım. bana, biri için yollara düşme kavramını inceleten de dinlediğim bir albümdü, &lt;i&gt;tramp&lt;/i&gt;. &lt;b&gt;sharon van etten&lt;/b&gt;'in bu albümündeki bir şarkıda "bu şehre taşınma sebebim sensin/ bu şehirden taşınma sebebim sen olacaksın" diye bir laf geçiyor. biri için şehir değiştirmek, düzenini dağıtmak ve sonra yeniden kurmak... bunlar çok büyük şeyler ama seven bir insanın yapamayacağı şeyler değil. karşındakine güvendiğin için değil de; kendine güvendiğin için, hissettiğin şeyin gücünü bildiğin için kalkıp gidiyorsun. herkes için yapmıyorsun bunu, yapmak içinden gelmiyor. sadece bazısı için böyle büyük bir taşın altına elini sokuyorsun. öyle güçlüsün ki dünyanı değiştiriyorsun, hatta verseler dünyayı da değiştirebilirsin. biri için yollara düşmek ne ki, düşersin elbet. uzak yolları aşarsın, yorulmazsın, seyahat edersin. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;"senin için geldim, senin için bu caddelerde yürüyorum"&lt;/i&gt; diye şarkılar söyleyen bir kızla; &lt;i&gt;transylvania'da&lt;/i&gt; bir adam için kıtalar aşan, bilmediği ülkelerde dolaşan bir kadını özdeşleştirdim. delirme sınırına yaklaşan, yollarda kendini yıpratan bu kadını daha önce hiç anlamadığımı düşündüm. zamanında izlediğimde empati kurduğum karakter, filmdeki bir diğer adamdı, birol ünel'in oynadığı karakter. filmden aklımda kalan en net sahne, dediğim adamın kadın karaktere bir eskiciden kristal taşlı, ışıl ışıl bir lamba alışıydı. o adam o lambayla kalbimi fethetmişti ama ben kadını anlamayı bir türlü becerememiştim. şimdi çok çok uzun zamanların ardından, anladığım ve sevdiğim o kadın oluyor. meğersem yollara düşen o kadını anca şimdi anlayabilirmişim, o yüzden de o filmi o zaman izlediğimde değil; şimdi hatırladığımda sevebilirmişim.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bir kadının şarkısından, başka bir kadının yolculuğuna bağ kurup; yine bütün bunları bir lambada bitirmeyi başardım. yukarıdaki resim, hayatında en az bir kez sevdiği kimse için şehir değiştiren tüm gönül dostlarına armağan olsun.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-3406274084396665927?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/3406274084396665927/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=3406274084396665927' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3406274084396665927'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3406274084396665927'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2012/01/biri-icin-yollara-dusmek.html' title='biri için yollara düşmek'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-hcfpj62gs5I/TyHmSjpS1qI/AAAAAAAAAjw/FVy51N9JK3k/s72-c/resim.png' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-13553387841457239</id><published>2012-01-26T00:33:00.008+02:00</published><updated>2012-01-27T16:11:34.210+02:00</updated><title type='text'>#4</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;iki ayın ardından bugün gözlüğümün sapını yaptırdım. rastgele bir gözlükçüye girdim ve gözlüğümü gösterdim. "oo kötü olmuş" dedi gözlükçü. sonra gözlüğümü aldı ve içeri gitti. iki dakika sonra geldi ve "tüh, kırıldı." dedi. şaka yaptığı belliydi ve yüzüne takındığı zoraki ciddiyete cevaben gülümsedim. sonra gözlüğümün camını sildi. beğenmedi bir daha sildi. al tak bakalım dedi. taktım, şıp diye yüzüme oturdu. sıktı mı dedi, hayır dedim. borcum ne kadar diye sordum, ne borcu olur mu dedi. çok teşekkür ederim dedim ve çıktım. ben zaten böyle olacağını bir ay önceden &lt;a href="http://kukuletali.blogspot.com/2011/12/son-derece-luzumsuz-bilgi.html"&gt;bilmiştim&lt;/a&gt;.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bir gözlük hikayesi de böylece noktalandı. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;yanım, koltukaltımdan belime kadar olan yer ağrıyor. neden bilmiyorum. laptop'un tuşlarına basarken bile kollarım, omuzlarım ağrıyor. birkaç gündür dünyanın yükünü üstümde taşıyormuşum gibi hissediyorum ve bunun beni yıpratmaması için aklımı başka şeylerle meşgul ediyorum. sonunda &lt;i&gt;ölmeye yatmak&lt;/i&gt;'a başladım. uyandığımda masamın üstünde duran bu kitabı görüyorum ve büyük harflerle yazılmış ismini kitabın sırtında okuyorum. hemen kapıldım gittim kitaba, isminin üstüme çökmesinden korkmuyor değilim. dün yolda yürürken bu geldi aklıma. akşam saat on civarıydı, kar bastırmıştı, eve dönüyordum. otobüs şoförü ineceğim yere iki durak kala otobüsü kenara çekti ve "çok özür dilerim arkadaşlar, bundan ötesine gidemeceyeceğim, yollar kapanmış." dedi. insanlar indiler otobüsten, ben de indim, eve doğru yürümeye koyuldum. hava soğuktu ama o kadar da değildi. kulağımda birkaç gündür dinlediğim albüm, elim cebimde yürümeye başladım. üzerime yağan karı bir çarpışma anı olarak tahayyül ettim. ben ve karın çarpışması. romantize ederek değil; yumuşak bir şiddeti kastederek düşündüm bunu. öfkemi, kızgınlığımı ve amaçsızlığımı bir şeye yöneltmek istedim. karla çarpıştığımı, onu yendiğimi, kafamı kara gömdüğümü, hatta kartopunu boğazımdan içeri yuvarladığımı hayal ettim. yolda kimseler yoktu. kartopu yaptım ve yola fırlattım. üstelik çok güçlü fırlattım. içimdeki şiddet dürtüsü başkaldırdı ve bir şeyi yıkarcasına attım kartopunu. dinlediğim şarkıda "dudaklarımı ısırıyorum" diyordu, orasına sesli bir şekilde eşlik ettim. nasılsa kimse yoktu. hem olsa da umrumda değildi zaten. şarkıya sesli olarak eşlik etmeyi sürdürdüm. dudaklarım yanıyordu. kullandığım dudak kremi bitmişti ve günlerdir neredeyse patlamış, ısırılmaktan şişmiş dudaklarla dolanıyordum. canım öyle yanıyordu ki anlatamam. başka kremler sürüyordum ama hiçbiri benim kremim gibi iyileştirmiyordu. üstelik hala toplum içinde krem sürme çekingenliğini üstümden atabilmiş değilim. kaç yaşına geldim, hala insanlar çevremdeyken çıkarıp da dudak kremi süremiyorum. neyse, bu başka bir konu. dudak kemirmek de tırnak yemek gibi bir şey. ikisi de hoş değil, kabul ediyorum; ancak dudaklarımı kemirme alışkanlığından kurtulamıyorum. ne zaman canım bir şeye sıkılsa, kendimi gergin ve stresli hissetsem, gayriihtiyari olarak dudaklarıma saldırıyorum. sonra akabinde gelen iyileşme sürecini gözlemliyorum. bir şeye birkaç gün boyunca bel bağlayıp, zamanla eski haline döndüğünü görmek iyi geliyor. olağan bir döngünün içerisinde geçiyor günler. dudak artık acımıyor, krem biraz azalıyor ve sonra ben bunu bir şarkıda duyuyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;yakın zamanda bir film izledim. filmdeki kadın kendini karların üzerine çırılçıplak bir şekilde bırakıyordu ve donana kadar öylece kalıyordu. bazen gördüklerime inanmak ve onlardan medet ummak gibi bir huyum var. bir sürü güzel film biliyorum, karakterler kafa sağlığını yüzerek korumaya çalışıyordu. ben de öyle yaptım uzun bir süre, sırf onlar yapıyor diye. sırf bu kadar insan yapıyorsa bir bildikleri vardır diye. şimdi de eldivenimi çıkarıp, elimi karların üstüne koydum. sonra karın içine daldırdım. ilk saniyede o kadar da soğuk değilmiş diye geçti içimden. birkaç saniye sonra ise elimin donduğunu hissettim ve hemen çektim. toplamda on saniye kadar öylece durdum kara dokunarak. asıl soğuk elimi kardan çektiğimde çarptı. yine de o hisle baş etmek, yorgunlukla baş etmekten daha zor değil gibi geldi. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bugün en sevdiğim çikolatayı yerken, onun artık o kadar da hoşuma gitmediğini fark ettim, yemedim. sonra birçok şeyden o anda vazgeçebileceğimi hissettim. birden bire gelen bir histi ve hiç korkmadım. öyle sıkıldım, öyle sıkıldım ki gittim saçımı kestirdim. pek az şeyin önemi varmış gibi hissettim ve bunların arasında ne saçın ne estetik kaygıların yeri vardı benim için. en azından şimdilik, bir süre.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-13553387841457239?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/13553387841457239/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=13553387841457239' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/13553387841457239'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/13553387841457239'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2012/01/4.html' title='#4'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-5708177873948612197</id><published>2012-01-11T01:05:00.005+02:00</published><updated>2012-01-11T01:48:59.007+02:00</updated><title type='text'>ölmeye yatmak mı yoksa döşeğimde ölürken mi?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;on altıncı yaş günümde sevinç bana &lt;b&gt;adalet ağaoğlu&lt;/b&gt;'nun &lt;i&gt;ölmeye yatmak&lt;/i&gt; kitabını hediye etmişti. sevdiğimiz edebiyat hocamıza sormuş, benim sevdiğim kitapları hocaya söylemiş ve ondan tavsiye istemiş. bu kitaplara benzer bir kitap söyleyin hocam demiş. bunu bana hediyeyi verdikten sonra anlattı. o zaman ne o biliyormuş adalet ağaoğlu'nu ne de ben. hatta kitabı ilk elime aldığımda direk arkasını okumaya koyulduğumu ve sevinç'in bana hararetle bu kitabın ne kadar önemli bir kitap olduğunu anlatmaya koyulduğunu hatırlıyorum. birtanecik sıra arkadaşımın benim için bu kadar özenmesinden çok etkilenmiştim. o zamanlar beni en iyi anlayanlardan biri olduğunu düşündüğüm arkadaşımın ince düşüncesinin eseri olan bu kitap, aldığım en güzel hediyelerden biri olarak kişisel tarihimde yer etmekte. bütün bunlara rağmen, utanarak o kitabı okumadığımı söylüyorum. hatta aradan bir-iki sene geçtikten sonra sevinç laf arasında son derece zarif bir şekilde &lt;i&gt;ölmeye yatmak&lt;/i&gt;'ı hala okumadığım için bana gönül koyduğunu belirtmişti. sanırım ben de o zaman "her şeyin bir zamanı var, bir türlü okuyamadım ama söz veriyorum okuyacağım." gibi bir şeyler söyledim. böyle diye diye üstünden yedi yıl geçmiş. yedi koca yıl. ben bir kez olsun elime alıp da okumaya teşebbüs etmeden yılları devirmişim. ne ayıp. neden böyle yaptığımı bilmiyorum. sanırım o kitabı hep biraz depresif buldum ve bir türlü elim gitmedi.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;geçen gün dolabın kapağını açtığımda, altlı üstlü raflarda duran &lt;i&gt;ölmeye yatmak&lt;/i&gt; ile &lt;b&gt;william faulkner&lt;/b&gt;'ın &lt;i&gt;döşeğimde ölürken&lt;/i&gt; romanları gözüme ilişti. o an ensemden bir ürperti geçer gibi oldu. üst rafta yabancı yazarların kitapları dururken, alt rafta yerli eserler durmaktaydı. ne tesadüftür ki dolabın kapağını açar açmaz ölmeye yatmak ile döşeğimde ölürken aynı anda gözüme çarptı. bir sürü kitabın arasında resmen ikisi yanıp söndü. mevsimin kış oluşu, iki kitabın da karanlık adlara sahip oluşu ve son zamanlarda baş gösteren can sıkıntım beni tedirgin etti. o zamana kadar ne adalet ağaoğlu'nu ne de william faulkner'ı aklımın ucundan dahi geçirmemiştim. iki kitap da yıllardır o raflarda durmaktaydı ve ben her gün o dolabın kapağını açmaktaydım. sanırım &lt;b&gt;algıda seçicilik&lt;/b&gt; bu olsa gerekti; her gün baktığın yerde duran şeyi o gün görmek ve çok şaşırmak. neden o iki kitabı aynı anda ve o gün görmüştüm? aklımdan neler geçiyor olabilirdi ki diye düşündüm. bilinçaltı, ah bilinçaltım. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;döşeğimde ölürken&lt;/i&gt; defalarca başlayıp da bir arpa boyu yol katedemediğim william faulkner romanı. incecik olmasına rağmen okuyamadığım ve demek ki benim için henüz zamanı gelmemiş diye düşündüğüm bir roman. carson mccullers kitaplarının ardından aylar önce bir kere daha denediğim  ama yine devam edemediğim bu kitabı, umarım gelecekte bir gün okurum. fakat ondan önce sevinç'e olan sözümü yerine getirmeliyim. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bir haftadır  kafamda bu benzetme dolanıp duruyor. bu iki kitabın ismen birbirini ne kadar andırdığını kesinlikle önceden fark eden vardır; ama ben kendi başıma fark ettiğim için önemsiyorum. konsept olarak ne kadar benzerler bilmiyorum; ancak ikisi de son derece karanlık isimlere sahipler ve son bir haftadır kafamda gezmekteler. bunun üstüne bir de adalet ağaoğlu'na geçen akşam televizyonda rastlayınca, bu farkındalık halini kafamdan atmam gerektiğini düşündüm, yazarak tüketmeyi umdum.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-5708177873948612197?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/5708177873948612197/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=5708177873948612197' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5708177873948612197'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5708177873948612197'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2012/01/olmeye-yatmak-m-yoksa-dosegimde-olurken.html' title='ölmeye yatmak mı yoksa döşeğimde ölürken mi?'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-8083080020278835874</id><published>2012-01-08T18:18:00.001+02:00</published><updated>2012-01-08T18:18:52.369+02:00</updated><title type='text'>#3</title><content type='html'>aslında ben çalışsam yaparım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-8083080020278835874?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/8083080020278835874/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=8083080020278835874' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8083080020278835874'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8083080020278835874'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2012/01/3.html' title='#3'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-488871846919713279</id><published>2012-01-05T21:44:00.004+02:00</published><updated>2012-01-05T22:00:28.568+02:00</updated><title type='text'>#2</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;hayatımın ikinci sigarasını birkaç gün önce m. ile birlikte içtim. m. benim liseden arkadaşım. onun kırk yılda bir sigara içtiğini bilmiyordum, zaten yeni başlamış. bölüm ortamındaki muhabbetlerden geri kalmamak için arada bir katılıyorum bizimkilere diye açıkladı. şimdi bir sigara olsa içerim dedi bana. ben de dedim ki, ben de sana katılırdım. birden gözleri açıldı ve sahiden mi dedi. tabii dedim. sonra kendimizi dışarıda bulduk. açık bir büfeden sigara aldık. "ben hiç anlamıyorum bu işlerden ama arkadaşım camel'in mavisinin kız sigarası olduğunu söylemişti, ondan alalım bari" dedi. ben de iyi peki dedim. zaten ben de içince kız sigarası içiyorum dedi gülerek. sonra bir mermerin üzerine çöktük. daha doğrusu o çöktü, ben ayakta kaldım. çünkü o oturunca boylarımız anca eşitleniyor. birden kendimizi "ne umuyorduk ne bulduk" temalı bir sohbetin içinde bulduk. bana ileriye dair yapmak istediklerinden bahsetti. sonra dedi ki, ben senin hep farklı şeyler yapacağını düşünürdüm. ne gibi dedim, yani ne bileyim, şimdikinden farklı dedi. sanırım ben de öyle düşünürdüm dedim. sonra ben ona on beş yaşından beri aynı kızla birlikte olmanın nasıl bir şey olduğunu sordum. çok güzel dedi.  yani bana çok tuhaf geliyor dedim. iyi ya da kötü anlamda değil. insanın henüz on beş yaşındayken yıllarını birilkte geçireceğini düşündüğü insanı bulmasıydı beni şaşırtan. bu durumu nasıl adlandırırdım bilmiyorum (iyi/kötü/şans/kader vs.); ancak değişik geldiğini söyleyebilirdim. bu düşüncelerimi onunla da paylaştım. beni anladığını, bazen hayatta böyle şeyler olduğunu söyledi. uğraştığı şeyde, okuduğu yerde tatmin olmadığını anlattı. hangimiz memnunuz ki diye bir karşılık verdiğimi hatırlıyorum. yani daha farklı bir şeyler yapmak istiyorum dedi, bir şeyleri değiştirenlerden biri olmak istediğini söyledi. bir şeyin parçası olmak, yeni bir şey yaratmak, önemli bir insan olmak istediğini söyledi. önemli derken büyük biri olmak ya da meşhur olmak gibi değil, ürettiği şeyden dolayı insanlığa bir katkısı olsun ve bu yüzden önemli biri olsun, bundan bahsetti. tıpkı senin istediğin gibi dedi. birden şaşırdım ve bu sefer benim gözlerim açıldı. "nerden biliyorsun böyle bir şeyi istediğimi?" dedim. ben seni biliyorum dedi. vay anasını dedim. cidden çok şaşırdım. sahi nerden biliyorsun böyle şeylerin kafamdan geçtiğini diye üsteledim. "seninle belki eskisi kadar vakit geçiremiyoruz, hayatındaki şeylere eskisi kadar ortak olamıyorum; ama en azından bir araya geldiğimizde o yakınlığı yeniden kuruyoruz. seni tanıyorum. sen hep öyleydin, şimdi de öylesin. memnuniyetsizliğinin altında biraz da bu yatıyor." dedi. ne diyeceğimi bilemedim. oldukça şaşırdım. çokça dilim tutuldu. bahçelideki öğretmenevi manzarasına bakarak ettiğimiz sohbetler gözümün önünden geçti. şu anda bunları konuşurken elimizde bir sigara olması oldukça komikti. "belki birkaç yıldır vakit geçirdiğin insanlar seni benim kadar tanımıyorlardır." dedi. bütün bu lafları düşündüm. her gün vakit geçirdiğim, günleri beraber sona erdirdiğim insanlar neden &lt;i&gt;asıl ben'&lt;/i&gt;i tanımıyorlardı acaba diye düşündüm. m. ile ara sıra hayatlarımızı böyle güncelleyerek, onun beni şu anda yanımdakilerden daha çok tanımasını sağlıyordum. arkadaşlıklar, dostluklar biraz da böyle değil mi dedim. sürekli birarada olmaya gerek yoktu. mühim olan uzun aralıklarla da olsa kafanı açman, kalbini açman ve &lt;i&gt;asıl sen&lt;/i&gt;'i paylaşmandı. sigaranın üstüne bir tane daha yaktık. böylece teoride üçüncü sigaramı içmiş oldum. sonra bir baktık yağmur yağıyor. hadi hasta olmayalım dedik ve içeri girdik. böylece iki sigara içme mühletince birbirimizin hayatını yakalamış olduk. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-488871846919713279?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/488871846919713279/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=488871846919713279' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/488871846919713279'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/488871846919713279'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2012/01/2.html' title='#2'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-3403666380238677391</id><published>2012-01-01T20:15:00.002+02:00</published><updated>2012-01-01T20:37:36.464+02:00</updated><title type='text'>annesinin bir tanesi olan bon iver</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;yine sadece bon iver dinlediğim günler geldi. iki-üç senedir geçirdiğim böyle bir mevsim var. justin vernon'un müziğinde ne gereksiz bir neşe hali ne de hüzün mevcut. bana verdiği gerçeklik hissinden dolayı onun müziğini dinlerken gerçek hayatla da bağımı koparmıyormuşum gibi geliyor. kurduğum şeylerin içinde yaşamıyor ya da olmayan hikayeleri, kahramanları düşünmüyormuşum gibi. müziği kapattığımda yine aynı yerdeyim, kaldığım yerdeyim, şarkılar akarken zaman durmamış. beni sıkan şeyler onu dinlerken sıkmaya devam ediyor. bir an olsun kaçış yok. ama bir yandan da ne kadar güzel bir müzik diyebiliyorum. güzel bir şarkı karşısında heyecanlanıyorum. sonra aklıma gelen şeyler beni uykuya zorluyor. gözümü açıyorum, her şey olduğu gibi. istemediğim ama hayır diyemediğim buluşmalara gidiyor, sevdiğimi bildiğim ama sevgimi hissedemediğim insanlarla sıkıcı saatler geçiriyorum. bütün bu zaman zarfında eve gitsem de bon iver dinlesem diyorum. en güzel anların bile bir an önce geçmesini diliyorum. geçsin ki duyduğum tek ses bu adamın sesi olsun. takıntılı bir haldeyim. iki albümü arka arkaya sayısız kere çeviriyorum. bir gün konserde dinleyebilme ihtimalini düşünüp heyecanlanıyorum. beni heyecanlandırabilen şeyler olduğunu görünce o kadar da kötü durumda değilim diyorum. bir şey izlemek içimden gelmiyor, onun yerine bu adamı dinlemeyi tercih ediyorum. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;ekmek almaya gittiğim bu öğleden sonrada, karın üstüne basarak yürürken en yavaş adımlarımı attım, o an daha hızlısını beceremediğim için, başka türlüsünü canım istemediği için. kulağımda &lt;i&gt;for emma, forever ago&lt;/i&gt; albümü vardı ve tek düşündüğüm, neden artık sadece annemin birtanesi olmanın bana yetmediği bir zaman diliminde yaşadığımdı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe width="560" height="315" src="http://www.youtube.com/embed/PiAgs49WJgg" frameborder="0" allowfullscreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-3403666380238677391?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/3403666380238677391/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=3403666380238677391' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3403666380238677391'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3403666380238677391'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2012/01/annesinin-bir-tanesi-olan-bon-iver.html' title='annesinin bir tanesi olan bon iver'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/PiAgs49WJgg/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-4341295501765985892</id><published>2012-01-01T19:50:00.006+02:00</published><updated>2012-01-01T20:37:51.444+02:00</updated><title type='text'>#1</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;on gün önce yazdığım yazı şimdi anlamsız geliyor. beş gün önce mutlu bir şey yazıp, ardından gelen hafta her şeye kan kusmak oldukça komik. bir öyle bir böyle gidip geliyorsun ve hayat böyle geçiyor. benimki karamsarlık değil ama insanların "her şey çok süper olacak" sözlerine biraz gülüyorum, gülmediğim kısmımla da bu fikrin üzerine kusuyorum. kötü düşünelim ya da hayata küselim demiyorum ama &lt;i&gt;her şey süper olacak&lt;/i&gt; naifliğinde olmayı gereksiz görüyorum. bence olmamak gerekiyor ki gerçekleri tahlil edebilelim. sürekli iyimser bir hal, "bir sonraki adımda artık daha kötü bir şey olmaz belki" dileğinden başka bir şeye yol açmıyor. nasılsa iyimseriz ve iyi düşünürsek demiri bile bükeriz. o yüzden şimdi başımıza, başka insanların başına pek hoş olmayan şeyler (kötü değil, hoş olmayan) gelmiş olsa bile pozitif düşünerek bunlardan kendimizi koruyabiliriz. modern zamanda insanların bir kısmı böyle düşünmeye inandırılıyor ve bu en büyük kandırmacaların başında geliyor. işte bu nedenle insanlar sürekli bir kabullenme, kötü şeylere karşı geliştirilen direnç, şaşırmama gibi haller içinde. evrene mesaj yollayarak iyilikleri çekebileceğine inanan insanlar on yaşında bir çocuk olarak hayatlarına devam etmekteler. bunun haricinde bir de sadece kendisinin ve çevresinin mutlu olmasını isteyen benciller var. mutlu olmak denen şeyin bir başına ya da sadece belli bir grupla elde edilemeyeceğinin henüz farkında değiller. herkesin mutsuz olduğu insanlar arasında mutlu olmak istemiyorum. şımarık bir mutsuzluktan bahsetmiyorum. başlarına bir sürü şey geldiği için mutsuz olan bir sürü insan var ve bunları görüp de "her şey süper olacak" diyemiyorum. kendi yazdıklarım bana anlamsız geliyor, yazdıklarım birbiriyle çelişiyor ve eleştirdiğim şeyleri düzeltmek için harekete geçecek gücü şimdi kendimde görmüyorum. gördüğüm zamanlar oldu ama o zaman bu zaman değil.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-4341295501765985892?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/4341295501765985892/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=4341295501765985892' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4341295501765985892'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4341295501765985892'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2012/01/1.html' title='#1'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-4841949192409164994</id><published>2011-12-31T13:00:00.002+02:00</published><updated>2011-12-31T13:28:56.867+02:00</updated><title type='text'>.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;uludere olayından sonra insan nasıl hiçbir şey olmamış gibi hayatına  devam eder? bu yaşanan kanımı donduruyor. travmatik bir gerçek ve çok  ağır. ülkem topraklarında oluyor ve hemen akabinde gülerek, umudunu  koruyarak, zevkten dolup taşarak yaşam devam eder mi benim için? bunu sindirmeye  ihtiyacım var, tıpkı üzerimde aynı travmatik etkiyi bırakan diğer  olaylar gibi biraz zaman geçmesi gerek. tepkimi koydum, vicdanımı  rahatlattım ve artık hayatıma kaldığım yerden devam edebilirim hissi  değil, bilakis etmemem gerektiğinin bilinciyle kabullenme ve sindirme  dönemine giriyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-4841949192409164994?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/4841949192409164994/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=4841949192409164994' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4841949192409164994'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4841949192409164994'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/12/blog-post.html' title='.'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-2039019459061957888</id><published>2011-12-28T00:44:00.006+02:00</published><updated>2011-12-28T01:00:15.774+02:00</updated><title type='text'>başlıksız</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;raymond carver'ın bir öyküsünde -öykünün ismini hatırlıyorum ancak çok uzun, yazmak istemiyorum- "her şey bir zaman gelir ve anıdan ibaret olur." gibi bir laf vardı. that's all memory. everything is memoir gibi bir şey, tam hatırlamıyorum. bunu fark eden yalnız raymond carver olmasa gerek. ancak ben onun öyküsünde okuduğumda hakikaten de öyle diye düşündüm. dünyanın en mühim tespiti gibi değil, bilakis hiç de mühim olmayan bir tespiti gibi okudum ve geçtim. sonra kendisinin bir resmine rastladım internette. elinde sigara var ve eliyle yüzünün yarısını örtmüş. neden her yazarın buna benzer bir resmi var acaba diye düşündüm.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;yarın yine sabah olacak. bir sabah daha ve ardından gelen bir gece daha. günler elimden akıp gidiyor gibi.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;o&lt;span class="st"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;lafur arnalds, peter broderick ya da onlar gibi birkaç isim daha. neredeyse benim yaşımdalar ve bu kadar hüzünlü müzik yapmaları karşısında ürperiyorum. insan bu yaşlarda bu kadar yalnızlık hissiyle dolup taşmamalı. onlar yalnız mı hissediyor bilemiyorum; ancak müzikleri bana yalnızlık veriyor ve hemen ardından şu soru geliyor, hangimiz yalnız hissetmiyoruz ki.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;birine yılbaşı kartı atsam onu değil kendimi mutlu ederdim. hiçbir arkadaşımın posta adresi yok, hepsinin e-posta adresi var.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;bu kış hiç bitmeyecek gibi.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;havalar soğuk, iki kat çorap giymeye devam.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;kate bush acaba yakın zamanda aşk acısı mı çekmiş? beyaz tenli, uzun boyunlu bir adam sanki. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;your long white neck&lt;/span&gt; diyor. insan elli yaşından sonra da böyle şeyler hisseder mi?&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;thom yorke ile yıldız tilbe'nin dansı aynı samimiyette, aynı sahicilikte.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;henüz milli piyango almadım. nasılsa bana çıkmaz.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;başlıksız; çünkü hiçbiri önemli değil. gerçi hangisi önemliydi ki diye düşünmüyor değilim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-2039019459061957888?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/2039019459061957888/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=2039019459061957888' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2039019459061957888'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2039019459061957888'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/12/baslksz.html' title='başlıksız'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-3618273289916306916</id><published>2011-12-21T01:19:00.007+02:00</published><updated>2011-12-21T01:38:19.526+02:00</updated><title type='text'>pete &amp; pete</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-r1xydOI7pwY/TvEYMr8gjvI/AAAAAAAAAjM/n45xJEvvm_Y/s1600/Pete01.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 213px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-r1xydOI7pwY/TvEYMr8gjvI/AAAAAAAAAjM/n45xJEvvm_Y/s320/Pete01.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5688354410579660530" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;90'ların başı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-TFP-oE9Zx0M/TvEYTGTc9cI/AAAAAAAAAjY/ZEBPy9nBwkI/s1600/pete02a.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 214px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-TFP-oE9Zx0M/TvEYTGTc9cI/AAAAAAAAAjY/ZEBPy9nBwkI/s320/pete02a.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5688354520734430658" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;kasım 2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;duygulanmadım dersem yalan olur.&lt;br /&gt;bir &lt;span style="font-style: italic;"&gt;pete&amp;amp;pete&lt;/span&gt;, bir de &lt;span style="font-style: italic;"&gt;süper baba&lt;/span&gt;'nın gönlümde yeri ayrı. &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=WY_3uxzkoV4&amp;amp;feature=related"&gt;hep böyle şeyler&lt;/a&gt; izleseydim çok akıllı biri olabilirdim.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://blogs.laweekly.com/stylecouncil/2011/11/pete_and_pete_reunion_ciniefam.php"&gt;kaynak&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-3618273289916306916?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/3618273289916306916/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=3618273289916306916' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3618273289916306916'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3618273289916306916'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/12/pete-pete.html' title='pete &amp; pete'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-r1xydOI7pwY/TvEYMr8gjvI/AAAAAAAAAjM/n45xJEvvm_Y/s72-c/Pete01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-2381800568010403002</id><published>2011-12-19T21:13:00.006+02:00</published><updated>2011-12-21T01:37:37.992+02:00</updated><title type='text'>son derece lüzumsuz bilgi</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;birkaç ay önce lens kullanmaya başladım ancak eve gelince yine gözlüğüme dönüyorum. zaten lens de tamamen estetik kaygılardan kullanmaya başladığım bir şey. gözlüğü bir türlü kendime yakıştıramıyorum, o yüzden. gözlük çerçevemin sol sapı yaklaşık bir ay önce kırıldı. yerinde ama düştü düşecek gibi, öyle gevşek ki yüzümü azıcık aşağıya doğru eğsem yere düşüveriyor. bir ay önce yaptığım tren yolculuğu esnasında kırıldı. uyurken gözlüğümü fark etmeden taç takar gibi kafama takmışım, sonra birden çat diye bir ses duydum. bir baktım kafam tren camına çarpmış ve gözlüğüm kırılmış. o gece bir konser izleyecektim ve kırık gözlükle izledim. nasılsa dönünce yaptırırım dedim. üstünden yaklaşık bir ay geçti, hala kırık gözlüğümü kullanıyorum. çünkü gözlüğümün sol sapının kırılması şu an için hiç umrumda değil. bir aydır değil. neden bilmiyorum, işimi görüyor oluşu şimdilik bana yetiyor. herhangi bir gözlükçüye girip, şu sapı sıkıştırabilir misiniz desem, hayır diyen biri çıkmaz. sonra gözlüğüm hallolur ve borcum ne kadar dediğimde muhtemelen ne borcu derler. ben de o an mahçup olurum ve utanırım diye tahmin ediyorum. gözlüğümü aldığım yer ise yolumun üzerinde değil, gitmeye üşeniyorum. diğer gözlükçüler de fazla iyi niyetli, şu anda mahçup olduğum bir sahnenin içine kendimi koyamıyorum. kafam o kadar dolu ki, bütün bunların arasında gözlüğümü hiç ama hiç umursamıyorum. öyle umrumda değil ki anlatamam.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-2381800568010403002?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/2381800568010403002/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=2381800568010403002' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2381800568010403002'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2381800568010403002'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/12/son-derece-luzumsuz-bilgi.html' title='son derece lüzumsuz bilgi'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-2583633567344873239</id><published>2011-12-19T16:01:00.005+02:00</published><updated>2011-12-19T16:08:38.983+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='paralel evrenlerde küçük yakıştırmalar'/><title type='text'>sevdiğim üçlü</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-XKyQjBwX8hg/Tu9D1sDG0jI/AAAAAAAAAjA/uAFLL1pK6pE/s1600/kucukhan%25C4%25B1mefendi.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 259px; height: 194px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-XKyQjBwX8hg/Tu9D1sDG0jI/AAAAAAAAAjA/uAFLL1pK6pE/s320/kucukhan%25C4%25B1mefendi.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687839444028543538" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;sanki &lt;span style="font-style: italic;"&gt;jules et jim&lt;/span&gt;'den bir sahne.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-2583633567344873239?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/2583633567344873239/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=2583633567344873239' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2583633567344873239'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2583633567344873239'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/12/sevdigim-uclu.html' title='sevdiğim üçlü'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-XKyQjBwX8hg/Tu9D1sDG0jI/AAAAAAAAAjA/uAFLL1pK6pE/s72-c/kucukhan%25C4%25B1mefendi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-5048923137150062382</id><published>2011-12-19T15:55:00.010+02:00</published><updated>2011-12-19T16:07:51.704+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='paralel evrenlerde küçük yakıştırmalar'/><title type='text'>üç küçük oğlan çocuğu</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-YnkFqYBlTx4/Tu9Cq9ez2CI/AAAAAAAAAi0/OjWDYaf-jnI/s1600/400_Blows_01.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 179px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-YnkFqYBlTx4/Tu9Cq9ez2CI/AAAAAAAAAi0/OjWDYaf-jnI/s320/400_Blows_01.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687838160217954338" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-DssCbprTAcQ/Tu9Ck2smBAI/AAAAAAAAAio/xv5tvg30Jg8/s1600/KES.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 214px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-DssCbprTAcQ/Tu9Ck2smBAI/AAAAAAAAAio/xv5tvg30Jg8/s320/KES.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687838055317505026" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-yLZAeDtj_Cg/Tu9CgLY-gbI/AAAAAAAAAic/1-qLovvQvlw/s1600/the-kid-with-a-bike.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 219px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-yLZAeDtj_Cg/Tu9CgLY-gbI/AAAAAAAAAic/1-qLovvQvlw/s320/the-kid-with-a-bike.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687837974973022642" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;üçü de uzaktan akrabaymış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;the 400 blows &lt;/span&gt;/ &lt;span style="font-style: italic;"&gt;kes &lt;/span&gt;&lt;span&gt;/&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;a kid with a bike&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-5048923137150062382?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/5048923137150062382/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=5048923137150062382' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5048923137150062382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5048923137150062382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/12/uc-kucuk-oglan-cocugu.html' title='üç küçük oğlan çocuğu'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-YnkFqYBlTx4/Tu9Cq9ez2CI/AAAAAAAAAi0/OjWDYaf-jnI/s72-c/400_Blows_01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-8042356112944762049</id><published>2011-12-18T20:39:00.008+02:00</published><updated>2011-12-18T20:52:03.818+02:00</updated><title type='text'>ophelia vs. melancholia</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-Rn53iNBEPDg/Tu40IZEVWaI/AAAAAAAAAiQ/yjc_PGd5Jbc/s1600/798px-John_Everett_Millais_-_Ophelia_-_WGA15685.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 241px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-Rn53iNBEPDg/Tu40IZEVWaI/AAAAAAAAAiQ/yjc_PGd5Jbc/s320/798px-John_Everett_Millais_-_Ophelia_-_WGA15685.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687540698188175778" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-xT54bR6s9mI/Tu40E9X3arI/AAAAAAAAAiE/TTwQSxNoQjE/s1600/MCKD31.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-xT54bR6s9mI/Tu40E9X3arI/AAAAAAAAAiE/TTwQSxNoQjE/s320/MCKD31.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687540639214299826" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;1850'lerde yapılan bir tablonun, bugün çekilen bir film karesine ilham olması etkileyici. o tablonun da hamlet'in ophelia'sından ilham alınarak yapılması daha da ilginç. shakespeare-&amp;gt;everett millais-&amp;gt; lars von trier.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ama yine de hiçbir kadın böyle hüzünlü olmamalı, estetik dursa bile.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-8042356112944762049?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/8042356112944762049/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=8042356112944762049' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8042356112944762049'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8042356112944762049'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/12/ophelia-vs-melancholia.html' title='ophelia vs. melancholia'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-Rn53iNBEPDg/Tu40IZEVWaI/AAAAAAAAAiQ/yjc_PGd5Jbc/s72-c/798px-John_Everett_Millais_-_Ophelia_-_WGA15685.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-2391106290296933681</id><published>2011-12-18T17:26:00.011+02:00</published><updated>2011-12-18T19:17:52.576+02:00</updated><title type='text'>"hayvanım her şeye benim için ve herkes için katlandı."</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-pKY4CCorAGo/Tu4Xn4zSQ9I/AAAAAAAAAhI/WuYPw_Gofvw/s1600/Bill_Callahan_03.tif_fpo.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 214px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-pKY4CCorAGo/Tu4Xn4zSQ9I/AAAAAAAAAhI/WuYPw_Gofvw/s320/Bill_Callahan_03.tif_fpo.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687509353445344210" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;bill callahan&lt;/span&gt;'ın altı şarkılık &lt;span style="font-style: italic;"&gt;apocalypse&lt;/span&gt; albümü tam olarak ne zaman  çıktı -ya da internete düştü- hatırlamıyorum ancak haziran ayında hep bu  albümü dinlediğimi biliyorum. o zaman izmir'e yaptığım yolculuk  sırasında bu albümü dinlemiş, bitki örtüsünün değişimini izlerken  bill callahan'ın yolculuğuma ne denli uygun düştüğünü düşünmüştüm.  albümün bütünü çok güzeldi ancak ben &lt;span style="font-style: italic;"&gt;drover&lt;/span&gt; şarkısına biraz daha fazla takıldım. albüm bu şarkıyla görkemli bir şekilde açılıyor. apocalypse albümünün ne anlattığını, derdinin  ne olduğunu anlamak için bunu dinlemek yeterli. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"bu acı ve hüsran benim değil"&lt;/span&gt; diyor drover'da, bu lafı modern insan söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;object height="81" width="100%"&gt; &lt;param name="movie" value="https://player.soundcloud.com/player.swf?url=http%3A%2F%2Fapi.soundcloud.com%2Ftracks%2F13166459"&gt; &lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt; &lt;embed allowscriptaccess="always" src="https://player.soundcloud.com/player.swf?url=http%3A%2F%2Fapi.soundcloud.com%2Ftracks%2F13166459" type="application/x-shockwave-flash" height="81" width="100%"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;/object&gt;  &lt;span&gt;&lt;a href="http://soundcloud.com/marginalissimus/bill-callahan-drover"&gt;Bill Callahan - Drover&lt;/a&gt; by &lt;a href="http://soundcloud.com/marginalissimus"&gt;marginalissimus&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;drover&lt;/span&gt;  demek küçükbaş-büyükbaş hayvan ticareti yapan insan demekmiş. türkçe'de  &lt;span style="font-style: italic;"&gt;celep&lt;/span&gt; deniyormuş ve ben bunu yeni öğrendim. bill callahan'in  hayvan ticareti yapan bir adamı anlattığı bu şarkısı benim kafamı bir  hayli meşgul etti. altı aydır belli aralıklarla albümü dinledim ve  her seferinde de şarkıyla ilgili bir sürü şey söylemek istedim. beş  dakikalık bir şarkı bana beş yüz sayfalık bir roman okumuşum hissi  yaşattı. belki saatlerce bu şarkı hakkında konuşmak istedim ama biriyle  değil. benim kafamda ayrı bir yere denk düştü, içinde bulunduğumuz  döneme dair hissettiklerimle örtüştü. 2000'lerin başında &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;blur&lt;/span&gt;'un &lt;span style="font-style: italic;"&gt;out of  time&lt;/span&gt; şarkısı hakkında böyle düşünmüştüm. ardından &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;pj harvey&lt;/span&gt;'in &lt;span style="font-style: italic;"&gt;on  battleship hill&lt;/span&gt; şarkısının da 2000'lerin ikinci on yıllık dönemindeki  havayı yansıttığını düşündüm. sanırım şimdi bir de bu şarkı var aynı yere koyduğum. büyük laflar etme kaygısı gütmeden hayata dair büyük laflar eden drover.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"gerçek insanlar gittiler/ ama bir gün daha iyi bir dünya bulacağım/ kendimi ve rüyalarımı terk edeceğim/ sadece hayvanım ve rezonatörüm."&lt;/span&gt; diye başlıyor şarkı. etinden, sütünden yararlandığı hayvanını yüceltiyor ve onu önemsiyor. hintlilerin inekleri kutsallaştırması gibi bir nevi. ineği, keçiyi, sığırı mübarek olarak nitelendirmeyip de ne yapacağız? bu hayvanlar olmadan, ağaçlar olmadan insanoğlunun hayatını sürdürmesi mümkün değil. insan efendi değil sadece olayın bir parçası. bir sığırın dünya için önemi neyse insanın da o. ne daha az ne daha fazla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ardından &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"kendimi ilkel düşüncelerle avuttum/ saatimi şehrin saatine ters kurdum"&lt;/span&gt; diye devam ediyor. insanın ilkel düşüncelere dönmesi kimi zaman o kadar da kötü değil. her şeye basit bakmak bazen ana resmi görmek açısından önemli. beş-on tane daha benzin kuyusu açılıyor çünkü benzin yetmiyor. ne de olsa henüz keşfedilmemiş ama varlığı tahmin edilen rezervler var. mis gibi, el değmemiş. herkesin arabası var ve bu beni sinir ediyor. kimi zaman trafikte bir otobüsün içinde sıkışıp kaldığımda bütün arabaları elimle hallaç pamuğu gibi attığımı hayal ediyorum. arabaların içindeki insanları sağa sola salladığımı ve onların korku dolu gözlerle bana baktığını. "hepiniz direksiyonun başında, arabanın içinde tek kişisiniz." diye öfkemi kusmak istiyorum. arka arkaya yüzlerce araba ve hepsinde de  bir kişi. "safları sıklaştırın beyler!" demek istiyorum. hepsi ayrı ayrı zehirli gaz salıyor ve havamı kirletiyor. arabaya bu kadar da mecbur değiliz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"bu vahşi ülkeyle ilgili bir gerçek/ güçlü bir zihin istiyor/ ve güçlü bir zihni harap ediyor."&lt;/span&gt; şarkının burasında bahsettiği sadece amerika olamaz diye düşünüyorum. kendi ülkem de bu cümleye yakışıyor. bahsettiği kapitalist sistem de olabilir, bilmiyorum. ben sadece bana çağrıştırdıklarını anlatıyorum. uzayan çalışma saatleri, sömürülen insan emeği ve bunların hepsini sanayileşen toplum adına yapan kodaman amcalar. apocalypse albümünün geneline bakınca bu düşünce çok da yanlış değil. amerika'nın sanayileşme hikayesi, tüccarlar, toprak sahipleri vs. bunların hepsi bu albümde, gel vatandaş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu şarkıyla ilgili internette bir yorum okudum, yazan kişi şarkının &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;paul thomas anderson&lt;/span&gt;'un &lt;span style="font-style: italic;"&gt;there will be blood&lt;/span&gt; filmiyle örtüştüğünden bahsediyordu. bunun mükemmel bir yakıştırma olduğunu düşündüm. şarkının o havası var ve şikayet edilen insanlar filmdeki adam gibiler: "daha çok para kazanalım, toprağın canına okuyalım. nasılsa buralar benim değil mi?" şarkının benim aklıma getirdiği atmosfer de amerika'nın ücra çiftlikleri, sarı-hardal topraklar, kurak iklim, hasat zamanı verimli topraklar, doğu'da hayvancılıkla geçimini sağlayan ve sütünü pastörize süt üreten büyük şirketlere satan çiftçiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-Bnsxe09OVJo/Tu4V1GEJbaI/AAAAAAAAAgw/c1Gm6tDLxIA/s1600/there-will-be-blood.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 150px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-Bnsxe09OVJo/Tu4V1GEJbaI/AAAAAAAAAgw/c1Gm6tDLxIA/s320/there-will-be-blood.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687507381320773026" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;benim aklımda bu şarkıdan kalan ve kendime sürekli hatırlattığım şu cümle var:&lt;span style="font-style: italic;"&gt; "daha azı, bundan daha azı vaktimi harcıyormuşum gibi hissettiriyor."&lt;/span&gt; yapmak istediği bir sürü şey olan ama yapamayan bir adamın hikayesi. belki de sığırdan, inekten daha zavallı bir halde. ne de olsa hizmet etmemiz gereken bir sanayi var ve iş beklemez! hayallerini erteleyebilirsin. durmak yok, yola devam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte yine geldik &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"bu acı ve hüsran benim değil"&lt;/span&gt; kısmına. ben bunu bu şarkıyı dinleyene kadar fark etmemiştim ancak aynı hissiyatı meğersem ben de paylaşıyormuşum. meğersem bana ait olmayan bir meselenin parçasıymışım, fabrika bacaları tütsün diyeymiş her şey, ben de bu çarkı döndürme üzerine ömrümü adayacağım falan. dışarıdan kendime baktığımda çok güldüğüm zamanlar var. ama şunu da biliyorum, insanlığa hizmet ettiğini söyleyen ve kutsal adledilen işleri yapan insanların da benden çok bir farkı yok. bundan çok eminim. sadece benimki biraz daha fazla göze batıyor ve onlar "kutsallık" maskesi ardına saklanıyorlar. beni kandırmasınlar, yaptıkları işte ünvan-prestij-para cazip değil demesinler. sosyal statü edindikçe üstel olarak artan kibir ve kendini beğenmişlikle, bir sığırı onlara tercih etmekle ne doğru iş yaptığımı bir kere daha anlıyorum. hadi şimdi onlar dünyayı ve insanlığı kurtarmaya devam etsinler. ahaha.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-U3zkX26sJKY/Tu4XIYNLkkI/AAAAAAAAAg8/wZrHFxOdJ38/s1600/days%2Bof%2Bheaven.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 180px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-U3zkX26sJKY/Tu4XIYNLkkI/AAAAAAAAAg8/wZrHFxOdJ38/s320/days%2Bof%2Bheaven.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687508812119642690" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;days of heaven&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;şarkının atmosferi benim aklıma da &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;terrence malick&lt;/span&gt;'in &lt;span style="font-style: italic;"&gt;days of heaven&lt;/span&gt;'ını getirdi. şarkının bitişi de bunu destekledi: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"hayvanım her şeye benim için ve herkes için katlandı."&lt;/span&gt; o yüzden bu mübarek hayvanlar varken kimse kendini dünya için vazgeçilmez görmesin.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-2391106290296933681?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/2391106290296933681/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=2391106290296933681' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2391106290296933681'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2391106290296933681'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/12/hayvanm-her-seye-benim-icin-ve-herkes.html' title='&quot;hayvanım her şeye benim için ve herkes için katlandı.&quot;'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-pKY4CCorAGo/Tu4Xn4zSQ9I/AAAAAAAAAhI/WuYPw_Gofvw/s72-c/Bill_Callahan_03.tif_fpo.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-832959524859100257</id><published>2011-12-03T23:49:00.004+02:00</published><updated>2011-12-04T00:26:57.841+02:00</updated><title type='text'>elektrik faturası çok gelecek</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;"lüzumsuzsa söndür" insanı olmasam  karanlık çökünce dünya üzerindeki bütün lambaları yakardım. sonra sıcaktan bayılırdık, uzaydan bakanlar dünyadan dumanlar yükseldiğini görürdü. mangal mı yapıyor bunlar diye sorarlardı. çevreci arkadaşlarım beni ayıplardı, diyecek bir söz bulamazdım; çünkü haklı olurlardı. yine de bütün bunları bir kenara koyup, bir hayalimden bahsetmek isterim. hayalim ışıl ışıl sokaklardır.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;lambaların beni mutlu ettiğini istiklal'de dolaşırken tekrar hatırladım. bunu öyle uzun bir süredir unutmuşum ki ışıklı bir caddede yürürken içim aydınladı. gözüm onlarca renk gördü,  lambaların kıymetini anladım. halbuki ben lambaları ne kadar severdim, onlara &lt;a href="http://kukuletali.blogspot.com/2009/11/sevgili-lava-lambas-sana-anlatmak.html"&gt;mektup&lt;/a&gt; yazardım ve &lt;a href="http://kukuletali.blogspot.com/2009/08/favori-esyam-olan-srt-cantamn-icine.html"&gt;resimlerini&lt;/a&gt; yapardım; çünkü sevmediğim şeylerin başında karanlık gelir. bu yüzden lambalar ve fenerler gözüme güzel görünür. lava lambasına ve japon fenerlerine ayrı ihtimam gösteririm. istiklal deyince de gözümde böyle bir yer canlanır. resmen parlak bir ışık gözümün önünde patlar. geçen hafta istiklal parlak bir ışık gibi gözümün önünde patlayınca, lambalara dönmem gerektiğini fark ettim. insanın içi kararmamalıydı, mümkün olsa iç organlarımı elektriğe bağlar, sürekli aydınlatırdım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;***&lt;br /&gt;bu bağlamda beş yıllık kalkınma planım içerisinde şöyle bir insan olmak var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-kat9hsluiws/Ttqev1ro8JI/AAAAAAAAAgk/XJUpV2TjDmo/s1600/Clap%252BYour%252BHands%252BSay%252BYeah%252BPNG.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-kat9hsluiws/Ttqev1ro8JI/AAAAAAAAAgk/XJUpV2TjDmo/s320/Clap%252BYour%252BHands%252BSay%252BYeah%252BPNG.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5682028424582459538" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-832959524859100257?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/832959524859100257/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=832959524859100257' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/832959524859100257'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/832959524859100257'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/12/elektrik-faturas-cok-gelecek.html' title='elektrik faturası çok gelecek'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-kat9hsluiws/Ttqev1ro8JI/AAAAAAAAAgk/XJUpV2TjDmo/s72-c/Clap%252BYour%252BHands%252BSay%252BYeah%252BPNG.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-88022035710495443</id><published>2011-11-30T23:56:00.008+02:00</published><updated>2011-12-01T00:34:13.254+02:00</updated><title type='text'>sözüm sana kate</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-WniYiXuY9_Q/TtanKsjQLnI/AAAAAAAAAgY/e2v0s2JPZss/s1600/snow-man.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-WniYiXuY9_Q/TtanKsjQLnI/AAAAAAAAAgY/e2v0s2JPZss/s320/snow-man.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680911782174010994" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kardan adam dediğinin boynu bükük olmamalı. ama &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;kate bush&lt;/span&gt; ne yapmış öyle, kadın ile kardan adamı ayırmış. oldu mu şimdi? 2011'den giderayak bu albüm geldi. halbuki üzülmek kitabımızda yoktu. hay allah.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-88022035710495443?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/88022035710495443/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=88022035710495443' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/88022035710495443'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/88022035710495443'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/11/sozum-sana-kate.html' title='sözüm sana kate'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-WniYiXuY9_Q/TtanKsjQLnI/AAAAAAAAAgY/e2v0s2JPZss/s72-c/snow-man.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-5395316360241270557</id><published>2011-11-30T22:51:00.010+02:00</published><updated>2011-12-01T00:34:50.013+02:00</updated><title type='text'>kimi gezegenlerin gelenekleri pek güzel</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-YjIoJdgClSA/TtagoVHwZII/AAAAAAAAAgM/4OdzcXtxljw/s1600/geleneklere%2Buyar%25C4%25B1m.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 149px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-YjIoJdgClSA/TtagoVHwZII/AAAAAAAAAgM/4OdzcXtxljw/s320/geleneklere%2Buyar%25C4%25B1m.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680904594699347074" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;annemlerin selamını getirdim&lt;br /&gt;"uzay hatırası: anne-baba-çocuk e.t ve ben"&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;bu sefer de uzayın kuş uçmaz kervan geçmez bir yerine çıkmış tayinimiz. ne yapalım, başa gelen çekilir deyip yola çıktık. yola çıktık diyorsam, yola çıktım demek istediğimden. kimi zaman çoğul konuşmak dil alışkanlığından, yoksa son derece tekil eylemlerden bahsediyorum. neyse, ne diyordum, bu sefer de uzayın derinliklerinde bir yere düştü yolumuz. bavulumu hazırladım, halamın ördüğü kazakları ve bulabildiğim en kalın hırkaları bavula doldurdum. kahvemi, çayımı, efendime söyleyim bitki çaylarımı yanıma aldım. ne olur ne olmaz, gittiğim yerde ne içtiklerini bilmiyorum, çay bulamazsam güne başlayamam. güne başlayamazsam çalışamam ve faydalı bir insan olamam. hep buradakilere faydalı olduk, biraz da oradaki kardeşlerimize yardımımız dokunsun. yardım etmekten bahsediyorum ama asıl onların yardımına ihtiyaç duyan benim, kimsenin haberi yok. insanlar çok sıkıcı, biraz da e.t kardeşlerimle takılmak istiyorum. hem e.t'yi evimde en son &lt;a href="http://kukuletali.blogspot.com/2009/12/basmn-ustunde-yerin-var_06.html"&gt;misafir edişimin&lt;/a&gt; üzerinden bir hayli uzun zaman geçti, iade-i ziyaret bizim kültürümüzde var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kendime çay aldım ama onlara eli boş mu gideceğim? elbette ki hayır. yeşil fasulye, bamya, kereviz ve bulabildiğim diğer yeşil sebzelerden aldım. yeşil renkli ne varsa pek seviyorlar. erik de götürmek isterdim ancak mevsimi değil, onu da annem yollar artık. patlıcan da olsa iyi olurdu ama onun da mevsimi değil. ben ne yapacağım patlıcansız diye düşününce biraz canım sıkıldı fakat orada yeni tatlar deneyeceğimi düşünerek memnun olmaya çalıştım. ne de olsa misafirperver olduklarını biliyorum, beni rahat ettirirler. zahmet etmeyin dememe rağmen e.t ve ailesi beni karşılamaya roket istasyonuna kadar gelmişler. burası ilk indiğim an çok soğuk geldi ama şimdi alıştım. ankara'dan da soğuk olacak hali yok ya. neyse, inince maaile beni selamladılar. onlarda bir gelenek varmış, uzaktan gelen misafirin kafasını elleriyle okşuyorlar. zaten e.t'nin anne ve babasının boyu çok uzun, benimki de kısa olunca kafamı okşamaları pek kolay oldu. e.t de benden kısa olunca ben de onun kafasını okşadım. sonra yanağından öptüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şu anda sıcak sütümü içiyorum, tadı biraz değişik ama dünya'dakine hiç benzemiyor da değil. şimdilik bu kadar. çok yorgunum, uyuyacağım. burada günler yirmi dört saat değil, alışmak biraz zor olacak ama henüz bir şikayetim yok.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-5395316360241270557?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/5395316360241270557/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=5395316360241270557' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5395316360241270557'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5395316360241270557'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/11/kimi-gezegenlerin-gelenekleri-pek-guzel.html' title='kimi gezegenlerin gelenekleri pek güzel'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-YjIoJdgClSA/TtagoVHwZII/AAAAAAAAAgM/4OdzcXtxljw/s72-c/geleneklere%2Buyar%25C4%25B1m.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-1084277843838830895</id><published>2011-11-21T23:41:00.003+02:00</published><updated>2011-11-21T23:44:17.652+02:00</updated><title type='text'>gelse de gitsek</title><content type='html'>&lt;iframe src="http://www.youtube.com/embed/V0DD22XDGjo" allowfullscreen="" frameborder="0" height="315" width="560"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;şöyle bir konser istiyorum. avuç içim acıyana kadar el çırpmak, bu şarkıya tempo tutmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-1084277843838830895?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/1084277843838830895/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=1084277843838830895' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1084277843838830895'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1084277843838830895'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/11/gelse-de-gitsek.html' title='gelse de gitsek'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/V0DD22XDGjo/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-972190326754017660</id><published>2011-11-19T22:34:00.010+02:00</published><updated>2011-11-19T23:46:37.910+02:00</updated><title type='text'>hayatımdaki cool insanlar</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;m.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;arkadaşım m.'nin hayata karşı takındığı &lt;span style="font-style: italic;"&gt;cool&lt;/span&gt; tutum, bana bazı insanların gerçekten de övgüyü, takdiri ya da birileri tarafından onay görmeyi çok da takmadıklarını gösteriyor. böyle bir şeyi yakın çevremde bizzat gözlemliyorum. evet diyorum, böyle bir insan var, takdir görmek umrunda değil, ne yapıyorsa sadece iyi yapmak için yapıyor. m. hep bölüm birincisi oluyor ama hiçbir ödül törenine gitmiyor. rektörlük yüksek ortalamalı öğrencilere yemek düzenliyor, o katılmıyor. birkaç yarışmadan derece alıyor ama ödül törenine yine gitmiyor. yazılı başarı belgesi dağıtılıyor, belli bir ortalamanın üstündeki insanlar koşarak almaya gidiyor ama m. bunca yıldır bir kere bile almadığından, onunkiler anca sekreterliğin rafında sararıyor. "oğlum niye gitmiyorsun?" diye soran hocaya, "yok hocam, bana göre değil pek" diyor. bütün bunları havalı durmak için yapmıyor, zaten öyle olsaydı bir kere yapardı, iki kere yapardı; dört sene boyunca da yapılmaz ki. insanlar üniversite başarı belgelerini -olanlar tabii, benim yok mesela- özenle saklarken, m.'nin almaya bile tenezzül etmemesi sanırım benim için hayata karşı takınılan &lt;span style="font-style: italic;"&gt;cool&lt;/span&gt; tavrın yansımalarından biri. onu liseden beri tanımasam, bu kadar yıldır arkadaşım olmasa belki de bunların gerçek olduğunu düşünmezdim. ama öyle, bunların hiçbirini önemsemediğini biliyorum. başkalarının övgüsüne, takdirine bu kadar önem verilen bir dünyada onun böyle şeyleri umursamaması hoşuma gidiyor. sanırım kendisi bu tutumunu mezun olurken kürsüye çıkmayarak, efendime söyleyeyim dekanın elinden diplomasını almayarak taçlandıracak. yani bilmiyorum, öyle yaparsa hiç şaşırmam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;e.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;e. bana yapmak istediklerini anlatırken onun duyduğu heyecanı, isteği ve tutkuyu fark edebiliyorum. resmen gözleri parlıyor. bir amacı var ve yapmaya çalıştıklarına uzaktan tanık oluyorum. adım adım ilerliyor ve başkaları saçma işler yaptığını düşünse de o vazgeçmiyor. "nasıl istiyorsan öyle yap" diyen nadir insanlardan olduğumu söylüyor ve bu yüzden yaptıklarını benle paylaşıyor. kendisi son senesinde tus'a hazırlanmak yerine başka bir sınava hazırlanıyor. başka bir yere gitmek için uğraşıyor. eğer geçimini sağlayacak parası olsa yeryüzü doktorlarına ya da sınır tanımayanlara falan katılacağını biliyorum. onu tanımasam bundan emin olmazdım ama tanıdığım için biliyorum. sadece gezmek istiyor, birbirimize gezi hayallerimizden bahsediyoruz. hocaları "salak mısın kızım?" gibisinden şeyler söylüyormuş. bense neden olmasın diyorum, anlattığı bana yabancı bir disiplin ama ben yine de neden olmasın diyorum. bence bu ne hayal ne de saçmalık. evet, onun yolunun birçok insanın güvenli gelecek planı arasında olmadığı kesin. ama o da güvenli olanı istemiyor ki zaten, bunun farkındayım. "okuldakiler bana hayalperestsin diyorlar" diye anlatıyor. ben de diyorum ki "ben okuldaki arkadaşlarından biri değilim, bilmiyor olabilirim ama seni anlıyorum." bazen insanın tek ihtiyacı olanın yorum yapmadan onu dinleyecek biri olduğunu biliyorum. ben e.'yi hem dinliyorum hem de onu anlıyorum. akşam karanlığında kızılay'da yürürken gitmek istediğimiz memleketlere dair sohbetler ediyoruz. içine sıkıştığı tek yollu gelecek planının, onun hayattan beklediği şey olmadığını biliyorum. bir benzerini farklı bir alanda da olsa ben de yaşıyorum ve onun bu radikal kararını cesurca buluyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-972190326754017660?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/972190326754017660/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=972190326754017660' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/972190326754017660'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/972190326754017660'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/11/hayatmdaki-cool-insanlar.html' title='hayatımdaki cool insanlar'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-2139186215437232139</id><published>2011-11-19T00:17:00.008+02:00</published><updated>2011-11-19T01:46:40.886+02:00</updated><title type='text'>en incesinden şiş, sayısını bilmediğim kadar çok da yumak alacaktım</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-qBwTfM7gD-4/TsbfiT22Z4I/AAAAAAAAAgA/V04x0MvVK3s/s1600/Joseph%2BRodefer%2BDeCamp%2B%25281858%2B%25E2%2580%2593%2B1923%2529%2BSewing%2BJ.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 234px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-qBwTfM7gD-4/TsbfiT22Z4I/AAAAAAAAAgA/V04x0MvVK3s/s320/Joseph%2BRodefer%2BDeCamp%2B%25281858%2B%25E2%2580%2593%2B1923%2529%2BSewing%2BJ.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5676470160885966722" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Joseph Rodefer DeCamp (1858 – 1923)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;bu resmi &lt;span style="font-style: italic;"&gt;bright star&lt;/span&gt; filminden bir kareye benzettim. ne kadar da onu andırıyor. kendimi de içine koydum, ne de çok bana benziyor. devam etmek bazen zor geliyor ama devam etmem gerektiğini biliyorum. yorgunluğumu mevsime, erken kararan havaya, çokça da soğuğa yoruyorum. kendime "hadi" diyorum, öyle hissetmiyorum ama diyorum. çünkü öyle olması gerektiğine inanıyorum. sanki bir problem çözüyorum, sonucun ne olduğunu önceden bilmeme rağmen bir türlü o sonuca ulaşamıyorum; ama yine de cevap olarak onu yazıyorum. umarım hoca gidiş yoluna puan verir falan diyorum. tıpkı bunun gibi hissediyorum. ilgimi ve sevgimi odaklayacak bir nokta bulamayınca bütün bunlar zarar verici bir hale dönüşüyor. emek edecek şeyin ne olduğunu halen kestirebilmiş değilim. hissetmem gereken şeyin güven mi yoksa başka bir şey mi olduğunu da bilmiyorum. güven duyduğum şeyleri/kimseleri sorgulamayıp, onlara dair hissettiğim güveni sınırsız bir krediyle sürdürdüğümü fark ettiğim an, artık onlara güvenemediğimi fark ettiğim ana denk geliyor. bir gerçeğin farkına varıyorum, duvar gibi yüzüme çarpıyor: hangi şekilde olursa olsun birini/bir şeyi köklü ve derin bir şekilde sevmek zorlaşıyor. zaman geçtikçe zorlaşıyor. işte bu nedenle eskilere sarılıyorum ve onları halen sevdiğim önkabulünü yapıyorum. ama gördüğüm şu ki, artık birçoğuna olan sevgim azalmış. öyle azalmış ki kendime şaşıyorum. halbuki içimde kocaman bir kaynak var, akıp duruyor ama birilerine/bir şeylere yönlenmiyor. kavram olarak, konsept olarak sevebilmek güzel. güzel ama teoride. sevdiğimi düşündüğüm insanlara olan hislerim, geçirdiğimiz uzun zaman zarfında -ki bu yıllara tekabül ediyor- değişikliğe uğramış. bunu bir fonksiyon olarak kabul edersek, bir sürü değişkene bağlı bir hal almış. halbuki başlangıçta hiçbir değişken yoktu. ben onları sorgusuz sualsiz kabul etmiştim, sevmiştim. severken düşünmüyorsun ki. yılların ardından fonksiyona bir sürü başka şeyin girdiğini gördüm: kimi zaman sevginin kökleştiğini kimi zamansa eskidiğini, değiştiğini. bütün bunlar artık hayatıma yeni birilerini alırken onları hep yüzeyde tuttuğumu fark ettirdi. belki de yaş almak böyle bir şey, bilemiyorum. elimdeki hayatla ne yapacağımı bilememek bir yana, bazen kenarda köşede  kaldığımı hissetmek de beni üzüyor. kendimi unutulmuş gibi hissediyorum ama kimin unuttuğunu bilmiyorum. bazen ücra bir yerde olduğum hissine kapılıyorum, sanki kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeymişim gibi bir his beliriyor içimde. bir süredir kendimi yerleştirdiğim resmi gördüğümde hemen tanımamın nedeni de bu işte. kendimi örgü ören bir kadına benzetiyorum. sonuçta ne çıkacak bilmiyorum ama işleyen/diken/ören kadını bu aralar kendime yakın hissediyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-2139186215437232139?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/2139186215437232139/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=2139186215437232139' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2139186215437232139'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2139186215437232139'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/11/en-incesinden-sis-saysn-bilmedigim.html' title='en incesinden şiş, sayısını bilmediğim kadar çok da yumak alacaktım'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-qBwTfM7gD-4/TsbfiT22Z4I/AAAAAAAAAgA/V04x0MvVK3s/s72-c/Joseph%2BRodefer%2BDeCamp%2B%25281858%2B%25E2%2580%2593%2B1923%2529%2BSewing%2BJ.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-6075586985814713530</id><published>2011-11-16T23:42:00.007+02:00</published><updated>2011-11-17T00:39:39.935+02:00</updated><title type='text'>buttercup ya da düğün çiçeği</title><content type='html'>&lt;iframe src="http://www.youtube.com/embed/x9RRiEiyVq0" allowfullscreen="" frameborder="0" height="315" width="560"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;marissa nadler'in bu kaydı ekim ayında finlandiya'da verdiği bir konserden. bu şarkısı da benim onu tanıdığım şarkısı, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;thinking of you&lt;/span&gt;. orjinal halinden daha kırgın bir versiyon olmuş. hani &lt;span style="font-style: italic;"&gt;gönül koymak&lt;/span&gt; denir ya -ki ne kadar ince bir deyimdir, ne kadar güzeldir- işte öyle gönül koyan bir kadın olarak söylemiş bu şarkıyı. hani darılırsın da konuşmak istemezsin ya da artık bir önemi kalmaz ya, sanki öyle söylemiş. gitarın tellerine biraz sertçe dokunuyor, r'leri bastırarak söylüyor. "şimdi kimlerle geziyorsun?" diyor ama bir yandan da &lt;span style="font-style: italic;"&gt;buttercup&lt;/span&gt; diyerek şefkatlice sevmeye devam ediyor. buttercup'un sevgi ifadesi olduğunu bilirdim de, bir çiçek olduğunu bilmezdim. meğersem düğün çiçeği demekmiş.&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Ranunculus"&gt; şöyle bir çiçek&lt;/a&gt;. bir kadının bir adama buttercup deyişi üzerine düşündüm. bu kadını böyle şeyler dediği için sevdiğimi anladım. anlattığı son derece ilham verici bir şeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şarkının sonunda elleriyle yüzünü siliyor. sanırım benim de bir mendile ihtiyacım var.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-6075586985814713530?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/6075586985814713530/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=6075586985814713530' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6075586985814713530'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6075586985814713530'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/11/buttercup-ya-da-dugun-cicegi.html' title='buttercup ya da düğün çiçeği'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/x9RRiEiyVq0/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-3056035907405109868</id><published>2011-11-16T22:24:00.017+02:00</published><updated>2011-11-17T01:55:16.156+02:00</updated><title type='text'>müzik dinleyerek günleri birbirine ekledim</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-WJkfnUNOlKQ/TsQuERC2_mI/AAAAAAAAAf0/Y08d4lwjQRo/s1600/kafamdaki%2Ba%25C4%259Fa%25C3%25A7.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 149px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-WJkfnUNOlKQ/TsQuERC2_mI/AAAAAAAAAf0/Y08d4lwjQRo/s320/kafamdaki%2Ba%25C4%259Fa%25C3%25A7.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5675712081223417442" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;kafamdaki ağaca da kış gelmiş&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;günleri şarkılara, yeni çıkan albümlere bağlamışken, farklı şeylere duyduğum ilgiden ve sevgiden değişmeden kalan tek şeyin müziğin içinde kaybolmak olduğunu görüyorum. eskiden kaçmak mı acaba derdim, şimdi destek kuvvetleri diyorum. herkes benzer bir hisle başka seslerin varlığına koşarken, ben de onlar gibi başka bir sesin varlığına ihtiyaç duyuyorum. zaman geçiyor, ben değişiyorum, çevremdeki insanlar değişiyor ama bu hep aynı; müzikten hep bir destek alma ihtiyacı, hep bir beraber uyuma gerekliliği, hep içine girilecek bir başka gerçeklik. on beş yaşındayken de böyleydi, şimdi de. bu kimi zaman beni korkutuyor ve gelecek günlerden endişe duyuyorum. bazen on beş sene sonra da aynı şekilde uyuyacağımı düşünerek korkuyorum. başka bir gerçekliğe olan özlem geçmeyecek mi diye düşünüyorum. on beş yaşında da kulaklıklarımı takar, şarkıyı söyleyen adamın/kadının sesindeki duygu hali değişimlerini yakalamaya çalışırdım, şimdi de aynısını yapıyorum. benim yapacak daha iyi işlerim yok mu? daha önemli işlerim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"neden böyle kadınları ve adamları dinliyorsun?" diye sorana verecek havalı bir cevabım yok. çünkü seviyorum. sevdiğimi seviyorum, sevmediğim üstüne kafa yormuyorum. artık kafamı yormak istemiyorum; çünkü yaptığım işe konsantre olamamak beni yıpratıyor. verimli geçen iki saatin ardından, "vay anasını başka hiçbir şey düşünmeden çok güzel iki saat çalıştım" dedikten sonra, o düşünmediğim şeyleri hatırlamaya başlıyorum. sanki eski zaman kadınlarındanmışım ve yapacak tek işim dikişimi dikerek uzun öğleden sonralarının geçmesini beklemekmiş gibi kafamdan geçenleri uzun uzun irdeliyorum. dikiş dikmiyorum, onun yerine beynimdeki türlü şeyi birbirine bağlayan dallar arasında gidip geliyorum. sanki bir şey işliyorum, alakasız şeyler hakkında bağ kuruyorum ve bir ağacın dallarında gezinir gibi oradan oraya, bundan ona atlıyorum. dalların sonu yok, hep daha yükseğe uzanıyor ve inanılmaz biçimde her şey birbiriyle bağlanıyor. bir bakıyorum akşamı etmişiz, koca bir öğleden sonrayı yiyip bitirmişiz. kendi başına şarkısını söyleyen bir adamı/kadını dinlerken de onların beyninin içine girmişim gibi hissediyorum. onun mahremi benimkiyle birleşiyor falan. beş sene önce dinlediğim bazı grupların şimdi benim için pek bir anlam ifade etmediklerini görünce düşünüyorum, bu dinlediğim de beş sene sonra bir şey ifade etmeyecek mi acaba diye. bunu gerçekten merak ediyorum. hiçbir şey olmamış gibi, geceleri onlarla uyumamışım gibi unutup gidecek miyim hepsini, öylesine geçip gidecekler mi? hayatta birçok şeyin öylesine geçip gittiğini fark edince bunun beni şaşırtmaması gerektiğinde karar kılıyorum. sabah yüzüme soğuk rüzgar çarptığında, oksijenden burnum yandığında yüzüme çarpanın aslında hayatın kendisi olduğunu görüyorum. hayat, yalın ve net bir şekilde her sabah varlığını belli ediyor ve yaşamak bunun gibi bir şey dedirtiyor. ben orta anadolu soğuğunu iliklerimde hissederken, "bir şey için sabah sabah yollara düşmüşüz" diyorum. o şey okumak olur, çalışmak olur, hayatta kalmak için bir mücadele olur, artık adına ne dersen. hep bir şeylerin peşinde geçen günler topluluğu... günlerin birbirine eklenmesi, senin "o şey" her neyse onun peşinde koşarken araya sıkıştırdığın şeyler... sabahın yedi buçuğunda aklıma bunlar geliyor, o vakit kafam ancak bu kadar çalışıyor. atkımı iyice boynuma çekiyorum, beremi kafama geçiriyorum ve yola koyuluyorum. güneşli yerler düşünüyorum, içim biraz buruluyor, bana 12 derecenin soğuk olduğunu söyleyenler aklıma geliyor. içimden gülüyorum, ankara'nın insanın içine işleyen ayazıyla ülkenin en soğuk yerlerinden biri olduğunu bir ben, bir de diğer ankaralılar biliyor; ama iş başkasına anlatmaya gelince üşeniyorum. "12 derece soğuk mu?!" diye haykırasım geliyor. ben 10 dereceyi görünce "oh aman bugün iyiymiş" diyorum. baktım, orada bugün hava 18 dereceymiş. "18 mi?!" diyorum. ben 18 derecede tişört giyerim diye geçiyor aklımdan. orada olsam tişört giyerdim ama orada değilim, olacağımı da zannetmiyorum diyorum. benim burada çok önemli işlerim var. şarkılardaki duygu değişimlerini inceliyorum demiştim ya, hah işte o.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-3056035907405109868?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/3056035907405109868/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=3056035907405109868' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3056035907405109868'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3056035907405109868'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/11/muzik-dinleyerek-gunleri-birbirine.html' title='müzik dinleyerek günleri birbirine ekledim'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-WJkfnUNOlKQ/TsQuERC2_mI/AAAAAAAAAf0/Y08d4lwjQRo/s72-c/kafamdaki%2Ba%25C4%259Fa%25C3%25A7.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-7548882330379229636</id><published>2011-11-08T23:42:00.003+02:00</published><updated>2011-11-08T23:44:54.423+02:00</updated><title type='text'>alman babalar</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bir süredir kafamı alman babalar meşgul ediyor. thomas bernhard'ı da  bunların arasına katarsam ayıp olmaz heralde. nasılsa kendisi millete ve  vatana inanan bir insan değil. onu nereli yaparsam yapayım takacağını  düşünmüyorum. avusturyalı arkadaşların kızacağını bilmek pahasına  kendisini de alman babalara dahil ediyorum. ne de olsa aynı kültürün  çocukları, o kadar da hassas olmasınlar canım (bu da sadece aynı dili  konuştukları için bütün latin amerika ülkelerini bir görmek, efendime  söyleyim sırf müslümanlar diye araplarla türkleri bir görmek gibi oldu  farkındayım, hatalıyım).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;önce thomas bernhard, sonra werner  herzog, ardından da rainer werner fassbinder üçlemesi arasına sıkıştığım  bir dönemden geçiyorum ve üçünün de alman olması tamamen bir  tesadüf. tek diyebildiğim beni hayatımın ilginç bir dönemine soktukları.  ya da şöyle diyeyim, ben zaten biraz karışık bir dönemdeydim, onlar da  üstüne geldi. fassbinder sinemasıyla kısa zaman önce tanışmama rağmen  birden birçok şeyin önüne geçmesi beni şaşırttı. ya da werner herzog'un  nasıl bir kafaya sahip olduğuna takılıp kaldım. hatta bu yüzden de  werner herzog ile thomas bernhard'ı birbirine benzettim. ikisi de deli  adam, muhalif ve hiçbir şeyi sevmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;komik hallere  düşmemek için daha fazla şey söylemek istemiyorum ancak bu alman  babaların bende derin etki bıraktığını belirtmeden de geçmek istemedim.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-7548882330379229636?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/7548882330379229636/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=7548882330379229636' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/7548882330379229636'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/7548882330379229636'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/11/alman-babalar.html' title='alman babalar'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-2710943033301515576</id><published>2011-11-08T23:24:00.006+02:00</published><updated>2011-11-09T01:18:32.955+02:00</updated><title type='text'>thomas bernhard ile imtihanım</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-6fwmTTTQ5Eo/Trmeli19QvI/AAAAAAAAAfY/1cSEw2ycjzU/s1600/bernhard-mirror.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 243px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-6fwmTTTQ5Eo/Trmeli19QvI/AAAAAAAAAfY/1cSEw2ycjzU/s320/bernhard-mirror.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5672739573495317234" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;thomas bernhard'ın &lt;span style="font-style: italic;"&gt;eski ustalar&lt;/span&gt; kitabını okuyalı epey oluyor. aradan yaklaşık iki ay geçmesine rağmen hala kafamın bir köşesinde duruyor olması beni ne kadar etkilediğini fark etmemi sağladı. daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemeyen bu roman, bana thomas bernhard'ı tanıttı. önümde yeni bir alan açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;avusturyalı yazarlarla ilgili şeyler okumuştum. genel olarak hepsini yaşamı/düzeni/devleti sorgulayan, eleştirel, gerçekçi, biraz da karanlık yazarlar olarak tanımlarsak çok da yanlış olmaz gibime geliyor. bu gruba sokulanlar genelde ikinci dünya savaşı sonrası zamanda büyüyen, gençliklerini bu dönemlerde geçiren insanlar ve savaş sonrası düzenin karamsarlığından bir hayli etkilenmişler. ben tek bir kitabını okumama rağmen thomas bernhard ile &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ingeborg bachmann&lt;/span&gt; arasında bir yakınlık kurdum. bunun birincil nedeni ikisinin de avusturyalı olması elbette, ancak sadece bu değil. tıpkı bachmann'ın &lt;span style="font-style: italic;"&gt;malina&lt;/span&gt;'sında olduğu gibi thomas bernhard'ın dilinin de zor olduğunu söyleyebilirim. en azından bana zor geldi. takip etmesi biraz çaba istiyor, dikkat dağınık olunca okuduğun şeyleri başa dönüp bir daha okuyabiliyorsun. ama bu demek değil ki okurken sıkıntılar basıyor. ben thomas bernhard'ı okurken tahmin etmediğim kadar zevk aldım. sadece iyi bir yazarla değil, aynı zamanda da müthiş bir beyinle, çok zeki bir adamla karşılaştım. öyle bir zeka ki insan okurken kimi zaman altında eziliyor. bunu yapabilen çok yazar olduğunu düşünmüyorum. bir yazar dile hakim ve müthiş bir anlatı gücüne sahip olabilir. ancak bu çok zeki olduğu anlamına gelmez. thomas bernhard'da ise yazarlığının yanı sıra sahip olduğu bir "âkil adam" yanı var ki, beni de yazarlığından ziyade bu etkiledi. gerçi kendisi bunu asla kabul etmezdi. mütevazılığından falan değil; bana ne, herkes kendi yolunu bulsun derdi ya, neyse. yaptığı tespitleri, değindiği şeyleri vay anasını diyerek okudum diyeceğim ama kendisi "hayranlık" mefhumundan da hazzetmeyeceği, hatta kelimenin tam manasıyla iğreneceği için demeyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;thomas bernhard'ı okurken beni en çok şaşırtan şey, kendi ülkesini yerden yere vurması, resmen çamura batırıp çıkartması oldu. yaptığı eleştirilerle resmen kendi milletini dünyanın en aşağılık milleti yapıyor ve bunu da kendince kanıtlarıyla uzun uzadıya anlatıyor. &lt;a href="http://kukuletali.blogspot.com/2011/09/eski-ustalar.html"&gt;şurada&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://kukuletali.blogspot.com/2011/09/eski-ustar-2-80lerin-basnda-avusturya.html"&gt;şurada&lt;/a&gt;. anlattığı şeylerin hiçbiri bana yabancı gelmedi. herhangi bir milletten insanın kendi ülkesinde yaşadığı şeylerden bahsediyor aslında. hatta ben avusturyalılara bu kadar yüklenmesini çok bile buldum. hepimiz öyleyiz aslında dedim. sonra "avusturya'da 301. madde yok muymuş ya?" diye düşündüm. kitapta anlatılan milletle aramızdaki tek fark anca şu olabilir; bizde biri böyle bir kitap yazsa, yazarını hayatta sağ bırakmazlar. biri çıkar vurur ya da yazar şaibeli bir kazaya kurban gider. acı ama gerçek olan bu. o yüzden thomas bernhard gibi bir yazarı yok etmedikleri için -hem de avusturya gibi avrupa'nın en milliyetçi ülkesinde olmasına rağmen- bu millete saygı duydum. gerçi şu an bile avusturya'da kendisinden nefret edeni çokmuş. burada olsa kitap yasaklanırdı yahu.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;bütün bunların haricinde kitabı çeviren sezer duru'nun adını anmadan geçmek olmaz. böylesi zor bir metni olabilecek en güzel şekilde çevirdiği için bir okuyucu olarak kendisine teşekkür ederim.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;kitabın biçimiyle ilgili en çarpıcı şey ise şu: kitap 160 sayfa ve sadece tek bir paragraftan oluşuyor. bir tek paragraf. çok ilginç.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-2710943033301515576?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/2710943033301515576/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=2710943033301515576' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2710943033301515576'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2710943033301515576'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/11/thomas-bernhard-ile-imtihanm.html' title='thomas bernhard ile imtihanım'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-6fwmTTTQ5Eo/Trmeli19QvI/AAAAAAAAAfY/1cSEw2ycjzU/s72-c/bernhard-mirror.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-4018546271542792964</id><published>2011-11-08T22:37:00.005+02:00</published><updated>2011-11-08T23:23:44.149+02:00</updated><title type='text'>tiyatro ile imtihanım</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;hep kaçındığım bir şey var: olmadığım bir insan gibi görünmek. bir sürü şey olabilirim; aptal, salak ya da başka şeyler. ama olmadığım bir insan gibi olmaya çalışmadığımı biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu noktada kendimi eleştirdiğim ve kendime kızdığım bir husus var, dile getiremediğim için yıllardır üzerime yapışmış bir şey. kendimi bu konuda çok rahatsız hissediyorum, sanırım daha fazla içimde tutamayacağım: tiyatrodan hiç zevk almıyorum. böyle söyleyince sanattan anlamayan bir insan olacağımı bilmeme rağmen bunu artık söylemek istiyorum, tiyatrodan hiç zevk almıyorum. insanlar bilet alıyor, tiyatroya gidiyor. beni de çağırıyorlar, ben de "gelemem çünkü sevmiyorum" diyemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çevremdeki insanlar tiyatroyu sinemanın üstüne koyuyorlar ve tiyatrodan zevk almamayı sanattan anlamamaya bağlıyorlar. ya sanattan anlamadığını kabul edeceksin ya da o tiyatro eserini anlayacak kapasitede olmadığını. ben de neyin saçma inadına girdiysem, arkadaşlara bir türlü bundan bahsedemedim. onlarla beraber yıllardır değişik oyunlara gidip durduk. bir tanesinden bile zevk almadım. hepsini oyundan çıkar çıkmaz unuttum. ne adı kaldı, ne konusu. bir tanesinin üzerine bile uzun uzadıya konuşma isteği duymadım. hiçbiri bana bir şey düşündürtmedi, bir şey sorgulatmadı, önümde yeni bir ufuk açmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;oh be, dünya varmış.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;bernhard'ın müze gezen insanı ile ortak yanım&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;thomas bernhard, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;eski ustalar&lt;/span&gt; kitabında modern insanın müze gezme alışkanlığını yerden yere vuruyordu. daha kültürlü ve elit görünmek için müze gezen insanlardan bahsediyordu. ben de bu kısmı okurken, tiyatroyu sevmediğim halde niye gitmeye devam ettiğimi düşündüm. kendi kendimden utandım nerdeyse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ankaralı-memur-aileler camiasında tiyatronun yeri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;böyle bir ara başlık atarak, ankaralı memur aileleri küçümsüyorum sanılmasın, böyle bir yanlış anlamaya kurban gitmek istemem. ne de olsa ben de memur ailesi çocuğuyum. neyse, girizgâhı yaptıktan sonra şunu demek istiyorum, bence toplumun bu katmanında bir sosyolojik araştırma yapılmalı ve tiyatronun bu insanlar için neden bu kadar önemli olduğu irdelenmeli. bunu neyle açıklamam lazım bilmiyorum ama böyle bir gerçeklik var, memur aileler tiyatroyu sanatla buluşmanın tek ve öncelikli aracı olarak görüyorlar. bunu değişik bağlamlarda, örneğin cumhuriyet-sanat ikilisi, sanat reformu (ülkemizde böyle bir şey olup olmadığını bilmiyorum, benimki sadece bir beyin fırtınası), burjuvazi-sanat vs. gibi değişik yönlerden incelemeliler. ben henüz yeterli veri elde edemedim ama fark ettiğim şu, ankaralı orta sınıf aileler için  haftasonları tiyatroya gitmek, devlet opera-balesine gitmek önemli bir şey. pek çoğu elinden geldiğince bunu yapmaya çalışıyor. annelerinden böyle gören kızlar da üniversite çağına gelince arkadaşlarını toplayıp tiyatroya gidiyorlar. ben de bu hikayede tiyatroya çağrılan arkadaş oluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bundan anneme bahsedince benim adıma üzüldü. "halbuki küçükken seni o kadar da tiyatroya götürdüm" falan dedi. annem için de kızının tiyatro sevmemesi hayalkırıklığıydı. işte kendi tezim bir kere daha haklı çıkmıştı, bir sosyalbilimci ankara memur kesimi-tiyatro ilişkisini incelemeli ve zahmet olmazsa sonuçtan beni haberdar etmeliydi.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;amma doluymuşsun kardeşim&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hazır içimdekileri döküyorken, tepki alacağımı bilerek başka şeyler de itiraf etmek istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-izlediğim godard filmlerinin hepsini sıkıntıdan bayılarak izledim.&lt;br /&gt;(godard'dan zevk alamayınca da sinemadan anlamıyor oluyorsun.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-david lynch'ten nefret ediyorum.&lt;br /&gt;bence elephant man'den sonra bozdu yaee.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-fransız cicili bicili filmlerini izleyince fazla şeker yedikten sonra oluşan o iç baygınlığının benzerini duyuyorum. fransız cicili bicililerindense ingiliz ve alman gerçekçiliğini tercih ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-bak yine godard'a döndüm, hızımı alamadım. bunca zamandır ben mi anlamıyorum diye düşünürdüm, sonra internette bir şeye denk geldim, yalnız olmadığımı anladım. ingmar bergman son derece kibar bir biçimde godard'ı sevmediğini anlatırken, werner herzog godard için ağzına geleni saymış. artık godard'dan zevk almadığım için kendimi kötü hissetmiyorum, çünkü bergman ve herzog da zevk almıyormuş!&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-4018546271542792964?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/4018546271542792964/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=4018546271542792964' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4018546271542792964'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4018546271542792964'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/11/tiyatro-ile-imtihanm.html' title='tiyatro ile imtihanım'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-3962003098953658835</id><published>2011-11-08T22:28:00.007+02:00</published><updated>2011-11-08T23:10:59.873+02:00</updated><title type='text'>günlük yaşamak</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;insan yıllar geçtikçe bu ülkeyle ilgili şu gerçeği fark ediyor: burada her şey taşıma suyla dönüyor. "taşıma suyla değirmen dönmez" demişler ama burada ilginç bir şekilde dönüyor. biri bana burayı anlatmamı istese, aklıma ilk gelen şeylerden biri bu olur. bir süredir bunun farkına varmıştım, deprem de bu tespitimi pekiştiren şey oldu. bu ülkede yaşayıp da bunu fark etmeyen elbette yoktur, benim de bu gerçekliğin farkına varışım şimdi olmuş işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayret uyandırıcı bir biçimde burada işler günlük planlar üzerinden dönüyor. uzun vade dediğin şey en fazla birkaç ay sonrasıdır, o kadar. bir sorun mu var; hadi bugün, yarın, öbür gün yardım edelim, sonrası allah kerim, bakış açısı bu. işin kötüsü, her ne kadar eleştirsem de bunun benim de iliklerime kadar sinmiş olduğunu görüyorum. örneğin, "türk tipi öğrenci modeli" diye bir şey var ve bu öğrenci de taşıma suyla değirmen döndürüyor. sadece sınav için çalışıyor, öğrenip öğrenmemeyi önemsemiyor ve sınavı atlatmaya bakıyor, o kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bunu doğu kültürüyle mi özdeşleştirmeliyiz, yoksa başka bir şeyle mi bilmiyorum. ancak doğu kültüründe her şeyi günlük yapmanın, günü kurtarmaya bakmanın bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. batı ülkelerinde değil belki ama doğu'da taşıma suyla değirmen döndürmenin kültürel, sosyal, toplumun bizzat içinden kaynağını alan bir karşılığı var. ne bileyim, gidip görmedim ama hep denir, örneğin almanlarda böyle bir şey olmasa gerek. ya da japonlarda. hani bu kardeşlerimize uzun vade dersen, cidden uzun vadedir; on yıl, belki yirmi yıl sonrasını anlarlar. bana uzun vade deseler en fazla bir sene sonrasını anlarım, çünkü bizde uzun vade budur. yine de bazı yönlerden düşündüğümde bizdeki bu yaklaşıma kızamıyorum. çünkü öyle bir ülkede yaşıyoruz ki yarına çıkıp çıkmayacağımız belli değil. sokakta giderken çukura düşebilirsin, başına bir inşaattan parça düşer ve ölebilirsin, yayaya yeşil yandığı için karşıdan karşıya geçmeye kalktığında bir araba seni ezebilir falan. bütün bunlar her yerde olabilir ama burada olma olasılığı cidden çok fazla.&lt;br /&gt;bunun bir de siyaset ayağı var. malum, siyasetimiz pek inişli çıkışlı, altı ay önce canciğer olduğumuz komşu ülkeyle bir bakmışsın düşman olmuşuz. sonra sadece bir gün içinde manşet olacak üç-beş farklı siyasi haber olabiliyor, potansiyel sağlam, kaynak cayır cayır. bir ay önce ne olduğunu hatırlamaya imkan yok, çünkü onun üstüne zaten yüz farklı şey daha geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bütün bunların ardından bu ülkede hayatı günlük yaşamak o kadar da yanlış gelmiyor. neyse, biz yaşayalım ama devlet yine de birkaç sene sonrayı düşünse fena olmaz sanki.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-3962003098953658835?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/3962003098953658835/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=3962003098953658835' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3962003098953658835'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3962003098953658835'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/11/gunluk-yasamak.html' title='günlük yaşamak'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-2356934324769625563</id><published>2011-11-08T22:19:00.008+02:00</published><updated>2011-11-09T00:09:59.465+02:00</updated><title type='text'>"potansiyelimizi görmek istedik"</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;beşir atalay'ın başbakan yardımcısı olduğunu yakın zamanda öğrendim. ben onu hala içişleri bakanı sanıyordum. sonra kendisinin hukuk okuduğunu, sosyoloji doçenti olduğunu, hatta kırıkkale üniversitesinin kurucu rektörü olduğunu da yeni öğrendim. bunlara son ettiği laftan sonra bakanımız aslında kimmiş, uzmanlık alanı neymiş diye merak ettim, internetten baktım. alacağım hiçbir sonuç zaten beni şaşırtmazdı, türkiye'de herkes her işi yapabilir, bir alanın eğitimini alan insan o alanda yetersiz kalabilir ya da son derece hayret verici uygulamalara kalkışabilir, bu hepimizin malumu. bakanımızın da hukukçu ve sosyolog olması beni şaşırtmadı, eğitimin herhangi bir şeyin göstergesi olmadığını öğreneli bir hayli zaman oluyor. bu konu üzerine söylenmiş çeşitli atasözlerimiz mevcut, dile getirip dava konusu olmak istemiyorum. aklıma başbakanın yirmi iki yaşındaki blogger'a açtığı dava geliyor. o iş ne oldu bilmiyorum ama bir benzerine kurban gitmek istemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neyse, benim asıl bahsetmek istediğim şey, depremde yabancı ülkelerden gelen yardımları reddedip, üstüne de "kendi potansiyelimizi görmek istedik" diye açıklama yapan bakandı. bu nasıl bir şuur, onu merak etmiştim. o yüzden kim olduğunu öğrenmek istedim. ne bulsam beni  tatmin edecekti bilmiyorum. sanırım hiçbir şey. bu lafı işittiğimden beridir içimde bir öfke duyuyorum. üst düzey bir yetkilinin böyle bir cümle kurmasını bir türlü hazmedemiyorum. başka bir ülkede olsa bu laf söyleyeni koltuğundan ederdi, etmez miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;herhangi bir vatandaş bile bu lafı eden topluluktan daha iyi bir şekilde kriz yönetimi yapabilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. şu laf seviyeyi öyle düşürüyor ki, bu yaşımda ben bile bu krizi daha iyi yönetebilirdim diyorum. "biz notumuzu aldık, ihtiyaç halinde kendilerine döneriz dedik" mantığına ortaokul çocuğu bile güler. deprem olmuş, aradan birkaç saat geçmiş ve sen ihtiyaç belirleme çalışmasından bahsediyorsun. önce ihtiyacın var mıymış yok muymuş, ona bakacakmışsın. halbuki öncelik kurtarma çalışmalarına girişmek olmalı. sense ne kadar kurtarma ekibine ihtiyacın olduğunu bilmiyorsun. zaten mümkünatı yok bilemezsin; çünkü bunun tespiti zaman alır, onun yerine ne kadar ekip gelirse o kadar iyi diye düşünmek gerekir. on bina varsa on ekip, yüz bina varsa yüz ekip gerek. ne kadar çok, o kadar iyi. bir mahalleye bir ekip, diğer mahalleye başka bir ekip, öbürüne başka bir tane vererek bu iş hallolmaz. bir mahalleye verilen bir ekibin önce hangi apartmandan başlayacağına nasıl karar vereceksin ki? yan yana duran iki enkazdan hangisinin daha öncelikli olduğuna nasıl karar verebilirsin? hepsinin altında insan var. önüne van haritasını açıp, "evet, şimdi tek tek ekiplerimizle yola çıkıyoruz, sırayla her yere uğrayacağız" diye mi kriz yönetiyor bu insanlar? bunu aklım hafsalam almıyor. "potansiyelimizi görmek istedik" nasıl bir cümledir, bunu unutabileceğimi sanmıyorum. herhangi bir doğal afetin ardından ilk birkaç saat içinde "ihtiyacınız nedir?" diye soran birilerine, ihtiyacımız sonsuz demen gerekir. sınırlarını bilmiyorsun, o iki-üç saatte bilmenin imkanı yok ve oturup da bunu ölçecek zamanın yok. senin ihtiyacın sonsuz kardeşim, soran olursa sonsuz. limitin falan yok, bunu kafana yaz.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-2356934324769625563?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/2356934324769625563/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=2356934324769625563' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2356934324769625563'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2356934324769625563'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/11/potansiyelimizi-gormek-istedik.html' title='&quot;potansiyelimizi görmek istedik&quot;'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-1001605483483906849</id><published>2011-11-07T00:07:00.005+02:00</published><updated>2011-11-07T00:20:58.719+02:00</updated><title type='text'>-e hali, -de hali, marissa hali</title><content type='html'>&lt;object height="81" width="100%"&gt; &lt;param name="movie" value="http://player.soundcloud.com/player.swf?url=http%3A%2F%2Fapi.soundcloud.com%2Ftracks%2F26823369"&gt; &lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt; &lt;embed allowscriptaccess="always" src="http://player.soundcloud.com/player.swf?url=http%3A%2F%2Fapi.soundcloud.com%2Ftracks%2F26823369" type="application/x-shockwave-flash" height="81" width="100%"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;/object&gt;  &lt;span&gt;&lt;a href="http://soundcloud.com/marissanadler/distortions-featuring-red"&gt;Distortions featuring Red Heroine and Faces On Film&lt;/a&gt; by &lt;a href="http://soundcloud.com/marissanadler"&gt;marissanadler&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;‎bildiğim tek &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;clinic&lt;/span&gt; şarkısı olan "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;distortions&lt;/span&gt;"ın ne kadar güzel bir şarkı olduğunu unutalı o kadar çok zaman olmuş ki, bu şarkıyı en son ne zaman, kaç sene önce dinlediğimi hatırlamıyorum bile. bu şarkı nereden kulağıma çalınmıştı onu da hatırlamıyorum, bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;marissa nadler&lt;/span&gt;'in &lt;span style="font-style: italic;"&gt;covers vol. 2&lt;/span&gt; albümünü dinlerken, bu şarkının clinic'in distortions'ı olduğunu nakaratına gelene kadar algılayamadım. şarkının marissa hali o kadar yumuşak bir melodiyle ilerliyor ki, bunun benim bildiğim distortions olmasına asla ihtimal bile vermedim. sonra nakaratında "free of distortions, free of distortions" diye söylemeye başladığında bir yerlerden tanıdık geldi. birkaç saniye sonra bu şarkının, benim için yıllar öncesinde kalan o şarkı olduğunu hatırladım. marissa nadler bu parçayı kendi tarzıyla öyle bir şekilde yorumlamış ki bilmesem kesinlikle bir başkasının demezdim. bir erkek tarafından yazılmış olmasına rağmen, parçanın marissa ile bir kadına ne kadar da uygun düşebileceğini gördüm. sözlerini hep biraz korkutucu bulurdum, şimdi dinleyince ise korkutucudan ziyade son derece hüzünlü buldum. bir kadın söyleyince hüzünlü, kalp kırıcı. erkek söylediğinde ise korkutucu, beton serinliğinde. sözlerin bana düşündürdüklerini paylaşmak istemiyorum pek, çünkü doğru anlayıp anlamadığımdan emin değilim. bugünlerde dinlerken, umarım benim anladığım gibi değildir diye düşünmekten alamıyorum kendimi. clinic versiyonunu dinlerken böyle hissetmediğimi hatırlıyorum. zaten o zaman daha küçüktüm, sanırım aklımdan şu anda geçenler o zamanlar yaş itibariyle aklıma gelmezdi bile. distortions'ın marissa versiyonundan bu kadar etkilenmemin nedeni de bu olsa gerek. kadın sesinden, kadın bedenine ait olan bir şeyden bahsedildiğinde üzerimdeki etkisi farklı oluverdi. marissa bu şarkıyı niye seçmiş bilmiyorum. ama benim için güzel bir sürpriz oldu. sevdiğim bir müzisyenin, sevdiğim başka bir şarkıyı yeniden yorumlayacak kadar sevmesi beni memnun etti. böyle hususlarda gönül ortaklığı yakalamak kimi memnun etmez ki zaten? &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-1001605483483906849?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/1001605483483906849/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=1001605483483906849' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1001605483483906849'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1001605483483906849'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/11/e-hali-de-hali-marissa-hali.html' title='-e hali, -de hali, marissa hali'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-6445600500115839860</id><published>2011-10-21T23:33:00.010+03:00</published><updated>2011-10-22T03:22:57.987+03:00</updated><title type='text'>alnının teriyle para kazanmak/ baba torpiliyle iş bulmak/ bir yere kapağı atmak.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bugün okuldan eve dönmek üzere otobüse bindim ve başımı cama yasladım. zaten hayatımın hatırı sayılır bir kısmı otobüslerde uyuyarak geçtiği için bu duruma alışkınım. okul-ev arasındaki uzak mesafe beni bitiriyor, her gün ulaşıma harcadığım süreyi düşündükçe hem öfkeleniyorum hem de yapabileceğim bir şey olmadığını biliyorum. bugün de yine eve gitmek için binmem gereken iki vesaitten ilkine bindim ve camdan dışarıyı izlemeye koyuldum. sonra arkamda oturan iki çocuğun konuşmalarına kulak misafiri oldum. toplu taşıma araçlarında böyle şeyler oluyor, hiç tanımadığın insanların konuşmalarına kulak misafiri oluyorsun. kendimi öyle durumlarda kötü hissediyorum, suçluluk duygusuna kapılıyorum. ama yine de kimi zaman kulak misafiri olma haline karşı koyamıyorum. arkamdaki iki çocuğun da konuşmalarını duyunca elimde olmadan dinlemeye başladım. yakaladığım yerinde biri diğerine,  "hayatta bazen seni mutsuz eden işleri yapmak durumunda kalıyorsun" diyordu. sanırım tam da bu kısım ilgimi çekti ve ben de sohbeti dinlemeye başladım. diğeri de "öyle tabi abi ya" diye onayladı. sonra büyük bir firmadan bahsetmeye başladılar. benim de bu yaz staj için başvurduğum ama bana olumsuz olarak bile geri dönmeyen büyük bir kuruluş. bölümde tanıdığım herkes tabir-i caizse oraya "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;kapak atmak&lt;/span&gt;" istiyor. bu çocuklar da oraya kapak atsak ne güzel olur falan diye konuşuyorlar. zaten herkesin kapak atmak istediği üç-beş yer var, birkaç alman firması ve üç-beş türk firması. en büyük fabrikalar bunların, herkes buralara gireyim derdinde. milletteki pragmatik yaklaşımlar beni kimi zaman deli ediyor. sırf alman firmalarına girebilmek için almanca öğreneninden tut da, cv'yi zengin göstermek amaçlı lüzumsuz -bana göre- şeyler yapanına kadar herkes var. bense bunları dile getirince kötü olacağımı bildiğimden dile getirmiyorum. bu konuda kendimi pek iyi ifade edemediği biliyorum, o yüzden aklımdan geçenleri paylaşmıyorum. yanlış anlaşılma ihtimalim çok fazla çünkü. geçen gün bir arkadaşa bunları anlatır gibi oldum, "kariyer yapma konusunda muhalif bir insansın galiba?" diye kendince bana laf çarptı. benim demek istediğim onun anladığı bir muhalefet değildi. ben ömrümüzü &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;getiri/emek&lt;/span&gt; oranı çok çok düşük olarak geçirmemiz muhtemel bir geleceğe karşı çıkıyorum, hepsi bu. getiri derken de bahsettiğim maddi getiri değil, o da var tabii ama asıl manevi getiriyi kastediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geçen hafta &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;enerji bakanı&lt;/span&gt; mesaî saatleri sabah altıya çekilsin dedi. sanmıyorum ama hadi oldu diyelim, sanıyor musun ki o mesaî saati 08:00-17:00 yerine 06:00-15:00 olsun. olacağı nedir söyleyeyim, 06:00-17:00. insan emeğini sömürme üzerine kurulu bu sistem beni beğense ne olur, beğenmese ne olur demek isterdim, keşke diyebilsem ama diyemiyorum çünkü hayatımı idame ettirebilmek için para kazanmak zorundayım. ama sistem bok gibi, bunu da biliyorum. staj yaptığım fabrikadaki mesaî saatleri 07:45-17:30. özel sektör eşek gibi çalıştırıyor adamı. bir de üretimi gece de durmayan bir fabrikaysa -ki çoğunluğu öyle- belli periyotlarda gece vardiyasına kalıyorsun falan. benim gördüğüm şu, şanslı belli bir azınlık haricinde, bu ülkede para kazanmak işçiye de zor öğretmene de memura da mühendise de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;otobüsteki çocuklar bahsettiğim büyük firmaya staj için başvurmuşlar (tıpkı benim gibi), onlara da dönen olmamış. başvurular, "kontenjanlarımız dolmuştur" ibaresiyle açılıyor. kontenjanlar doluyor, çünkü her yer torpille işliyor. bir yerden sonra okul-mokul önemli değil, baba/amca/dayı torpilin olacak. zaten orada staj yapan arkadaşlarımın hepsi de tanıdık vasıtasıyla kabul edildiler. onlara da kızmıyorum ki. ülkede böyle bir düzen var. adamlar &lt;span style="font-style: italic; font-weight: bold;"&gt;approximately 4.0&lt;/span&gt; olan arkadaşımı bile kabul etmedikleri zaman yuh artık dedik, sonra da kabullendik. bunu başkasından duysam inanmam ama bizzat şahit olduğum için tuhaf geliyor. len neredeyse 4.0'lık öğrenciyi almıyorsunuz da kimi alıyorsunuz birader diyesim geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;arkamdaki çocuklar konuşmaya devam ediyor. bir tanesi dağın başındaki bir fabikaya, gebze'ye her gün gidip gelmiş yaz boyunca. sabah 5.30'da kalkıyordum diyor. ben de öyle kalkıyordum. böyle hayat mı geçer diye isyan edesim geliyor ama sonra işçilerin, teknisyenlerin, ülkedeki birçok çalışanın böyle yaşadığı aklıma geliyor ve isyan edecek hakkı kendimde bulamıyorum. işin kötüsü bu işler dünyanın her yerinde böyle işliyor. avrupa'da işçilerin sosyal hakları bizden çok daha iyi olabilir ancak bu çalışma mesaisinin az olduğu anlamına gelmez. gerçi eskiden daha çokmuş, uzun mücadeleler sonucunda şimdiki haline indirmeyi başarmışlar. bu sistemin kendisiyle ilgili sanırım. "sistem" derken neyi kastettiğimi açıkçası ben de pek bilmiyorum ama insanı köle gibi çalışmaya zorlayan, bütün bir gün fiziksel olarak yıprandıktan sonra ancak iki-üç simit, bir de ayran alacak parayı kazandıran şeyden bahsediyorum. gözümle gördüm, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;alnının teriyle para kazanmak&lt;/span&gt; denilen şey mecaz değilmiş, bizzat alın terinin kendisiymiş. çalışanların boynundan şıpır şıpır sular damlarken hayatın ne kadar zor olduğunu düşündüğüm aklıma geliyor. bütün arkadaşlarım aynı şeyi düşünmüş. feminist damarımı bir kenara bırakıp, bu işlerin kadınlara göre olmadığını düşündüm. sonra kendime kızdım, olur mu öyle şey dedim ama sonra tekrar bana göre değil dedim. zaten bana göre olsa kaç yazar, üretim ortamında kadın istemiyorlar ki. başımdaki mühendis bana demişti ki, ben senin yerinde olsam ya akademisyen olmaya kasarım ya da ar-ge'ye kapağı atmaya bakarım. okul başlayınca bir baktım, bütün kızlar aynı şeyin peşinde. vay anasını herkes akademisyen olacak! yahu sanayide kim çalışacak o zaman? kime sorsan üniversitede kalacak. şimdi asıl rekabet bu "piyasada" dönüyor. ben sıramı savdım, akademi ortalama istiyor, o da bende yok hacı. anca "kapak atma" olayına kaldık. bu deyimden de artık midem bulanıyor, iğreniyorum. kapak atmanın içine tüküreyim. öfkeliyim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-6445600500115839860?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/6445600500115839860/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=6445600500115839860' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6445600500115839860'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6445600500115839860'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/10/alnnn-teriyle-para-kazanmak-baba.html' title='alnının teriyle para kazanmak/ baba torpiliyle iş bulmak/ bir yere kapağı atmak.'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-1369206423239281391</id><published>2011-10-02T22:09:00.005+03:00</published><updated>2011-10-02T23:06:50.234+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='another earth'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='the cinematic orchestra'/><title type='text'>bir şeyi bekleme hali</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bir şeyi heyecanla ve merakla bekleme hissini seviyorum. bu hal, insanı yaşama bağlayan şeylerden biri. kötü geçen bir sınavın sonucunu beklemek değil ama umutlu olduğun bir başvurunun sonucunu beklemek, bir arkadaşından mail beklemek, bir kargoyu beklemek, bir filmin vizyona girişini beklemek, bir konseri beklemek ya da önemli olan bir tarihi beklemek vs. beni memnun ediyor. elbette ki mühim olan netice, ancak o sürecin bana verdiği ilerleme gücünü önemsiyorum. devam etmek için bir sebep daha oluyor. bu da az bir şey mi diye soruyorum kendime, asla az değil. her daim beklediğim bir şeyler olsa ne güzel olurdu. beklediğim bir telefon var ve aşağı yukarı kaçta çalacağını biliyorum. vakit yaklaştıkça heyecanlanıyorum, kalbim çarpmaya başlıyor, sonra ben bunun ne güzel bir şey olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;bu aralar beklediğim bir film var, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;another earth&lt;/span&gt;. tesadüfen rastgeldim ve haftada bir açıp trailer'ını izliyorum. iyi mi kötü mi bilmiyorum, belki de izleyince beğenmeyeceğim. bu olasılık gayet mümkün. ama yine de konusunu okuyunca, görüntüleri izleyince heyecanlanmaktan kendimi alamıyorum. başka bir dünyanın daha olduğunu keşfeden insanları anlatan apokaliptik bir film deniyor. fragmanın sonunda bir sahne var, filmin kahramanı yaşadığımız dünyadan diğer dünyaya bakıyor. diğer dünya ay gibi yuvarlak, beyaz bulutumsu, parlıyor. bu sahneyi sadece trailer'da görmek bile beni etkiledi. içimde bir his, bu filmin üzerimde &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;children of men&lt;/span&gt; gibi bir etki bırakacağını söylüyor. bilemiyorum, ben gördüğüm kadarından o karamsar ama aynı zamanda da umut vaad eden havayı aldım. trailer'da da &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;the cinematic orchestra&lt;/span&gt;'dan&lt;span style="font-style: italic;"&gt; to built a home&lt;/span&gt;'u kullanmışlar. sanırım bu filmi seveceğim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://www.youtube.com/embed/N8hEwMMDtFY" allowfullscreen="" frameborder="0" height="315" width="420"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-1369206423239281391?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/1369206423239281391/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=1369206423239281391' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1369206423239281391'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1369206423239281391'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/10/bir-seyi-bekleme-hali.html' title='bir şeyi bekleme hali'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/N8hEwMMDtFY/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-2367274097988060072</id><published>2011-10-02T12:20:00.005+03:00</published><updated>2011-10-02T13:01:42.077+03:00</updated><title type='text'>etkinliklerimize tüm çocuklarımızı bekliyoruz</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;yılın her günü ve her haftası belirli günler ve haftalardan bir seçme. mesela şimdi yeni bir &lt;span style="font-style: italic;"&gt;belirli gün ve hafta&lt;/span&gt; seçmeye kalksalar, bu iş nasıl olacak ki? her gün dolu arkadaşım, hepsi kapılmış. bu kadar çok belirli gün ve hafta mı olur? bizim zamanımızda yerli malı haftası, öğretmenler günü, tiyatrolar günü, diğer resmi bayramlar, efendime söyleyim atatürk'ün ankara'ya gelişi (ankaralı olunca bu çok önemli oluyor ilkokulda), sonracığıma kızılay haftası, yeşilay haftası falan vardı. hepi topu bu kadar. öğretmenimiz "şu günü anlatan yazı hazırlayın, şiir getirin" derdi, getirirdik. tiyatrolar gününde bizi ücretsiz olarak tiyatroya götürürlerdi, yerli malı haftası herkesin malumu, bir şeyler yerdik falan. dün belediye otobüsünün camında gördüğüm üzere, 1-7 ekim tarihleri arası da camiler haftasıymış.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-MHGGXgh0v_U/Togvnq-zmVI/AAAAAAAAAfQ/T1G6eo-SuZY/s1600/01102011_001_.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-MHGGXgh0v_U/Togvnq-zmVI/AAAAAAAAAfQ/T1G6eo-SuZY/s320/01102011_001_.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5658825290390149458" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;hiç fotoğraf çeken bir insan değilimdir ama bu sefer dayanamadım, çektim. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;yaşasın camiye gidiyorum&lt;/span&gt;. sonunda da ünlem var, doğrusu şu: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;yaşasın camiye gidiyorum!&lt;/span&gt; devamında da şöyle diyor: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"camiyi seviyorum&lt;/span&gt;. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;gün boyu sürecek etkinliklerimize tüm çocuklarımızı bekliyoruz."&lt;/span&gt; bir de internet adresi yazılı afişte, &lt;a href="http://www.camiyiseviyorum.com/index.html"&gt;camiyiseviyorum.com&lt;/a&gt;. girince sizi dini bir müzik karşılıyor&lt;span style="font-style: italic;"&gt;: "müslümanın kıblesi / kabe'nin bir şubesi/ huzur sevgi köşesi / camiye gidiyorum"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;bazen düşünürdüm, anneannem iyi ki yaşamıyor diye; kadın şimdiki halimi görüp kahrolurdu. fakat dünden sonra başka bir şey daha düşünmeye başladım, bizim zamanımızda da camiler haftası olsaydı böyle mi olurduk?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neyse, bu vesileyle herkesin camiler haftasını kutluyorum.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-2367274097988060072?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/2367274097988060072/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=2367274097988060072' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2367274097988060072'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2367274097988060072'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/10/etkinliklerimize-tum-cocuklarmz.html' title='etkinliklerimize tüm çocuklarımızı bekliyoruz'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-MHGGXgh0v_U/Togvnq-zmVI/AAAAAAAAAfQ/T1G6eo-SuZY/s72-c/01102011_001_.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-5809108494110876441</id><published>2011-09-28T23:19:00.011+03:00</published><updated>2011-09-29T00:39:52.941+03:00</updated><title type='text'>another one goes by</title><content type='html'>&lt;object height="81" width="100%"&gt; &lt;param name="movie" value="http://player.soundcloud.com/player.swf?url=http%3A%2F%2Fapi.soundcloud.com%2Ftracks%2F10077817"&gt; &lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt; &lt;embed allowscriptaccess="always" src="http://player.soundcloud.com/player.swf?url=http%3A%2F%2Fapi.soundcloud.com%2Ftracks%2F10077817" type="application/x-shockwave-flash" height="81" width="100%"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;/object&gt;  &lt;span&gt;&lt;a href="http://soundcloud.com/hilla-oz-1/the-walkmen-another-one-goes"&gt;The Walkmen - Another One Goes By&lt;/a&gt; by &lt;a href="http://soundcloud.com/hilla-oz-1"&gt;Hilla Oz&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;otobüs beklerken fark ettim, ben bu anı daha önce yaşamıştım. bu yerde, bu zamanda, tam da bu şekilde daha önce de bulunmuştum. bundan emindim. başımı çevirdiğimde karşımda duran ağaç, hemen yanımda otobüs bekleyen insanlar, sırtımdaki çanta, boynumdaki ve belimdeki bu ağrı... hepsi öyle tanıdık ki. sanki bu anı hiç sekteye uğramamış bir zaman dilimi boyunca tekrarlıyorum gibi hissettim. bitince başa sarılıyor, sürekli &lt;span style="font-style: italic;"&gt;repeat&lt;/span&gt;'te. sanki hep bu tişörtü ve pantolonu giymişim, önümde duran kişi daha önce de önümde durmuş, yoldan geçen arabalar başka bir gün aynı saatte yine oradan, aynı sırada geçmiş, bunun gibi şeyler işte. ben kulağımda çalan şarkıya ayağımla ritm tutarken dinlenecek ne kadar güzel şarkılar olduğunu düşünüyorum. dinlemediğim ya da henüz yazılmamış ne de güzel şarkılar vardır kim bilir. hepsini dinlemek isterim. böyle güzel şarkılar varken hayata küsmem imkansız. bazen gerçekten küsmek istiyorum ama ne kadar zorlarsam zorlayım yapamıyorum. tam küser gibi oluyorum, biri çıkıyor bir şey diyor, bir olay oluyor; sonra ben yine yaşamın güzelliğini fark ediyorum. işte biri daha gidiyor, bir fırsat daha kaçıyor diyor şarkıda, ben olsun diyorum, başka bir tanesi çıkar karşına. iyimser miyim, hiç değilim. ama hiç ummadığım anlarda başıma ilginç şeyler gelmesini tecrübe ettiğimden olsa gerek, yaşamın özüne olan inancım tükenmiyor. mutsuz muyum diye düşünüyorum. çok kızdığım şeyler var ama mutsuz değilim diyorum. mutsuz olmamak mutlu olmak demek değil; ama en azından mutsuz olmamak demek diyorum kendime. saatime bakıyorum ve dünyanın çeşitli yerlerinde saatin kaç olduğunu hesaplıyorum. burada hava soğudu, başka bir yerde nasıl olabileceğini hayal ediyorum. güneşli ve sıcak. evet, güneşli ve sıcak yerler biliyorum. ama benim şehrim yine varsayılan havasına döndü. güneşli günlerin hiç bitmeyeceğini sanmıştım. niye bu yaz öyle bir kanıya kapılmışım bilmiyorum ama gerçekten de güneşli günlerin hiç bitmeyeceğini düşünmüşüm. öyle ki hava tekrar griye dönünce ve bulutlar görününce şaşırıp kaldım. bildiğim bir ülke var, kesin orada hava günlük güneşlik. işte şarkıda yine diyor, "biri daha gidiyor." ben böyle sözlere dayanamıyorum, hemen gözlerim doluyor. gerçi bu şarkıda dolmadı çünkü şarkının insana dinginlik veren bir havası var. üzülmedim ama içim özlemle doldu. günler geçtikçe zihnimden seslerin ve kokuların kaybolduğunu fark ediyorum. böyle şarkılar bana bunları düşündürüyor, sonra da her şeyi hatırlayabilmek için gözümü kapıyorum. anıların bir yerden sonra sanki bir başkasınınmış gibi uzak gelmesini &lt;span style="font-style: italic;"&gt;chungking express&lt;/span&gt; filmindeki karakterin söylediği bir şeyle bağdaştırıyorum. sanırım gerçekten de bütün anıların son kullanma tarihi var. bunu kabullenmek özlemimi iyice arttırıyor. zihnim resmen günler tarafından yeniyor, kemiriliyor. geriye kalan karşımdaki ağaç, yolun kenarındaki çöp kutusu, otobüs bekleyen bu insanlar oluyor. şarkıdaki adam diyor ki: "bazen dışarı çıkıyorum ve önümde seni görüyorum/ öyle parlaksın ki." bu lafı söylediğinde gülümsemekten kendimi alamıyorum. öyle parlak ki bakamıyorum, gözüm kamaşıyor diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-5809108494110876441?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/5809108494110876441/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=5809108494110876441' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5809108494110876441'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5809108494110876441'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/09/another-one-goes-by.html' title='another one goes by'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-5804732264720950549</id><published>2011-09-24T14:24:00.006+03:00</published><updated>2011-09-24T18:01:38.774+03:00</updated><title type='text'>eski ustalar - 2: 80'lerin başında avusturya hükümeti</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz, ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnız kötülük ve sahtekarlık ve yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz. biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz ve düşündüğümüz doğru da ve bunu her an söylüyoruz da, dedi reger, ama biz bu alçak, sahtekar ve kötü ve yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz, dedi reger. ama bu diğer ülkeler bizi o kadar da ilgilendirmiyor, dedi reger, yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain ve budala ve sahtekar ve yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz. düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar ve yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz, dedi reger, ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık içinde seyretmek zorunda oluşumuz."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;thomas bernhard. eski ustalar. yky.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-5804732264720950549?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/5804732264720950549/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=5804732264720950549' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5804732264720950549'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5804732264720950549'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/09/eski-ustar-2-80lerin-basnda-avusturya.html' title='eski ustalar - 2: 80&apos;lerin başında avusturya hükümeti'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-2019887625678947227</id><published>2011-09-23T12:08:00.004+03:00</published><updated>2011-09-24T14:46:34.247+03:00</updated><title type='text'>eski ustalar</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-gUl3edpUHr0/TnxNiouJ_eI/AAAAAAAAAfI/mCThvzBEzZs/s1600/eski-ustalar.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 198px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-gUl3edpUHr0/TnxNiouJ_eI/AAAAAAAAAfI/mCThvzBEzZs/s320/eski-ustalar.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5655480489512402402" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"insanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak,  her uyandığımızda midemiz bulanır. her insan gibi ben de uyandığımda  midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. bizdeki öğretmenler insanlara  devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve  devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün  ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;thomas bernhard. eski ustalar. yapı kredi yayınları.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-2019887625678947227?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/2019887625678947227/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=2019887625678947227' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2019887625678947227'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2019887625678947227'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/09/eski-ustalar.html' title='eski ustalar'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-gUl3edpUHr0/TnxNiouJ_eI/AAAAAAAAAfI/mCThvzBEzZs/s72-c/eski-ustalar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-4210218462771473397</id><published>2011-09-20T22:24:00.010+03:00</published><updated>2011-09-21T01:02:01.423+03:00</updated><title type='text'>patlama</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bugün sabahtan beri kendimi çok kötü hissediyorum ve bu hissin birazcık bile olsa geçmesi beni rahatlatacak, biliyorum. yarın sabah uyandığımda kendimi daha iyi hissetmek istiyorum. tek istediğim bu sabaha nasıl uyandıysam, yarına da öyle uyanmak. yazarsam belki biraz rahatlarım diye düşünüyorum. anlatacağım şey bugünkü ankara patlamasıyla ilgili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;böyle şeylerin hep filmlerde olduğunu sanırdım ve başıma geleceğini tahmin etmezdim. "orada olabilirdim" ile başlayan cümleleri kurabileceğimi düşünmemiştim. bazen olur ya öyle şeyler, karşındaki abartıyor ya da amiyane tabirle &lt;span style="font-style: italic;"&gt;yazıyor&lt;/span&gt; diye düşünürsün. ne yalan söyleyeyim, benim de karşımda konuşan kişinin &lt;span style="font-style: italic;"&gt;attığını, yazdığını&lt;/span&gt; aklımdan geçirdiğim sohbetler olmadı değil. ancak benim şimdi anlatacağım şey gerçek. uydurduğum bir hikaye de değil, biraz değiştirip servise sunduğum bir anı da. benim anlatacağım şey, "ben bugünkü patlama yerinde ve saatinde nasıl orada olamadım?"ın hikayesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bugün sabah 11'de, patlamanın olduğu yerin iki sokak paralelindeki sokakta bir randevum vardı. bir süredir ertelediğim ve halletmem gereken bir iş. oraya gitmek için kumrular'a girip, patlamanın olduğu yerden geçip, ondan sonraki ikinci sokaktan dönmem gerekiyor. patlamanın olduğu yerin yakınından falan değil, bizzat o noktadan geçiyorum, benim güzergahım buydu. bugün önce o işimi halledecektim, ardından da yarın teslim etmem gereken staj raporunu bastıracaktım. sabah 9'da kalktım, kahvaltımı yaptım. tam giyinirken bölümden arkadaşım aradı. yarınki raporun telaşındaydı ve bana bir şeyler sordu. sonra da dedi ki, sen raporuna şunları şunları da ekledin mi. ben birden "aa! onlar da mı yazılacaktı?" dedim. arkadaşım herkesin son iki gündür bunu konuştuğunu; bir sürü kişinin bahsedilen şeylerin de rapora eklenmesi gerektiğini söylediğini anlattı. ben bu habere çok bozuldum ve "haydaaa! başımıza bir de bu mu çıktı şimdi?" dedim. oflayarak telefonu kapattım ve bilgisayarı açtım. yarın sabah raporu teslim etmem gerekiyordu ve son aldığım habere bakılırsa benim rapor henüz bitmemişti. bu durum çok moralimi bozdu ve gideceğim yeri arayıp, 11 olan randevu saatini öğleden sonraya kaydırabilir miyiz diye sordum. tamam dediler ve ben de arkadaşın dediği şeyleri yazmak üzere raporun başına oturdum. sonra annem bana bayağı bir söylendi işlerini son dakikaya bırakıyorsun diye. randevuyu niye iptal ettin, her şeyi böyle son dakika yapmak adetin, ben hiç böyle değilim sen kime çekmişsin bilmiyorum vs. vs. anneme raporun teslim tarihinin yarın olduğunu, bu yüzden şimdi oturup bunu tamamlamam gerektiğini anlattım ve o bu izahımı yine kendi lehine kullanmayı bildi. gördün mü bak, son dakikacısın işte diye. ardından arkadaşlarımla bir telefon trafiği başladı. sen şunu ne yaptın, bunu nasıl yapacağız, öyle mi olacak derken annem odamın kapısında kireç gibi beyaz bir yüzle belirdi. kumrular'da patlama olmuş dedi. nasıl yani dedim ve hemen televizyonun başına koştum. bayağı bir süre alevler, dumanlar, itfaiye sirenlerinden başka bir şeyi görmedim, duymadım. kumrular diyor ama bir türlü tam olarak neresinde olduğunu bilemiyorlardı. benim gideceğim yer miydi, o sokak mıydı diye panik yaptım. bir tane spiker kuruyemişçi falan dedi, aradan bir tek kuruyemişçi lafını hatırlıyorum. aman tanrım dedim, benim gideceğim yerin altında da kuruyemişçi var! hemen telefona sarıldım, orayı aradım. telefon sürekli meşgul çalıyordu ve ben kendimce orası, heralde orası diye emin oldum. heralde iki-üç dakika meşgul çaldı telefon ama bana daha uzunmuş gibi geldi. sonra birden alo sesini duydum. derin bir oh çektim. bir şeyiniz var mı dedim. sizin orada mı oldu diye sordum. biz iyiyiz, patlama paralel sokağımızda oldu dediler. patlama olması feci bir şeydi ama en azından tanıdıklarıma bir şey olmaması beni biraz rahatlattı. anneme patlamanın paralel sokakta olduğunu ilettim. bu sefer o telefona sarıldı. orada kuzeni oturuyordu ve hemen onu aradı. kuzeni patlamanın onların sokağında değil, sümer sokak girişinde olduğunu söyledi. patlama feci bir şeydi ama en azından tanıdıklarımıza bir şey olmaması bizi biraz rahatlattı. televizyonun başından ayrılmamamıza rağmen olayın bir türlü nerede olduğunu öğrenemedik. ne patlaması olduğu da belli değildi ve bu beni daha da huzursuz etti. sonra birden annem ağlamaya başladı. sen bugün oraya gidecektin diye diye ağladı. hiçbir şey diyemedim. acayip korkmuştum. annem ağlarken bir yandan da "bir de sana gitmedin diye kızdım" demeye başladı ve ağlaması şiddetlendi. ben ağlayamayacak kadar donmuşum. ne düşüneceğimi, ne diyeceğimi bilemiyordum; çünkü bu sabah oraya gidecektim. tam patlamanın olduğu yerden geçecektim. ama sonra arkadaşım aradı ve ben raporumda eksik olduğunu öğrendim ve randevumu öğleden sonraya erteledim. bir yanda kulağımda annemin son dakikacısın lafları, bir yanda orada olabilme ihtimalim, bir yanda orada olabilecek tanıdıklarım vs. vs. bir arkadaşımdan mesaj geldi, "kızım duydun mu kumrular'da patlama olmuş, yarın oradan geçecektik." diye. o an jeton düştü, evet, yarın ders kaydı yapmak için okula gideceğiz ve orası dolmuşa bindiğimiz yer. biz okula bugün de gidebilirdik, işte bu nedenle de bugün orada olabilirdik diye düşündüm. sadece ben değil, bir sürü arkadaşım, tanımadığım bir sürü öğrenci... patlamanın olduğu yer öyle bir yer ki, her şekilde orada olabilirmişim. bir sürü ankaralının da orada olmak için sebebi olabilirdi. herkes bugün orada olabilirdim diye bir cümle kurmuş olabilir; çünkü gerçekten de olabilirlerdi. ama bunları ancak şu anda ifade edebiliyorum. sabah haberleri dinlerken tek düşündüğüm bugün orada olmaya ne kadar yakın olduğumdu ve gelen bir telefonla orada değil, evde olmayı seçtiğimdi. böyle şeylerin gerçekten de filmlerde olduğunu sanırdım, meğersem değilmiş.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;şimdi yatacağım ve yarın sabah okula gitmek için kumrular'a gidip, dolmuşa bineceğim. benim ve birçok öğrencinin her gün yaptığı gibi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-4210218462771473397?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/4210218462771473397/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=4210218462771473397' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4210218462771473397'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4210218462771473397'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/09/patlama.html' title='patlama'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-2921154612596218503</id><published>2011-09-13T12:01:00.005+03:00</published><updated>2011-09-13T12:11:24.341+03:00</updated><title type='text'>borges'ten beklenen 2011 basımı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-1e_pEDTFc8E/Tm8dP0ImeVI/AAAAAAAAAfA/ihLTD8SeT-8/s1600/alcakligin-evrensel-tarihi-onkapak.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 210px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-1e_pEDTFc8E/Tm8dP0ImeVI/AAAAAAAAAfA/ihLTD8SeT-8/s320/alcakligin-evrensel-tarihi-onkapak.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5651768214903224658" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;iddia ediyorum; eğer borges &lt;span style="font-style: italic;"&gt;alçaklığın evrensel tarihi&lt;/span&gt;'ni bugün yazmış olsaydı, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;deniz feneri derneği&lt;/span&gt; olayını da kesinlikle bir öykü olarak bu kitaba dahil ederdi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-2921154612596218503?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/2921154612596218503/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=2921154612596218503' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2921154612596218503'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2921154612596218503'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/09/borgesten-beklenen-2011-basm.html' title='borges&apos;ten beklenen 2011 basımı'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-1e_pEDTFc8E/Tm8dP0ImeVI/AAAAAAAAAfA/ihLTD8SeT-8/s72-c/alcakligin-evrensel-tarihi-onkapak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-75232956357627750</id><published>2011-09-12T11:19:00.003+03:00</published><updated>2011-09-12T12:00:52.245+03:00</updated><title type='text'>yourcenar'ın doğu öyküleri. ya da hür yumer.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;sevdiğim biri yakın zamanda bana marguerite yourcenar'ı önerdi. o seviyorsa ben de sevebilirim diye düşündüm ve heyecanla doğu öyküleri'ni okumaya başladım. daha önce kendisini duymuştum ancak okumayı hiç düşünmemiştim. sanırım bazen itici bir güç gerekiyor. bana yourcenar'ı öneren kişi yazarı başka bir dilde okumuştu. o dil yazarın dili olan fransızca değildi ve sonuçta o da kitabı çevirisinden okumak durumunda kalmıştı. kitabın dilini bana öyle bir anlattı ki meraklandım. hem merak ettim hem de "ben türkçe'sini okuduğumda aynı hissiyatı yaşayacak mıyım?" diye şüpheye düştüm. sonuçta çeviri denilen şey, bir eserin çevrildiği dilde aldığı hali bütünüyle etkileyen bir unsurdur. hatta yegane unsur dersek abartmış olmayız. bu yüzden neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. bana doğu öyküleri'ni öneren kişi bu kitabı kendi dilinde okumuştu ve belli ki fransızca'dan onun diline bu kitap başarılı bir şekilde çevrilmişti. peki ama benim dilime de aynı güzellikte çevrilmiş miydi diye düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kitabı özenle elime aldım. dikkatlice okumaya başladım. elimdeki şeyi sevmeye zaten hazırdım; fakat daha ilk öyküden beni bu denli etkileyebileceğine ihtimal vermemiştim. kitap öyle bir ilk öyküyle açılıyor ki bitince bir sonraki öyküye geçemiyor insan. ilk öyküyü okudum ve sonra kitabı kapattım. ertesi gün tekrar aldım elime. böylece öykü kitabı okumanın roman okumaktan daha zor olduğunu bir kez daha görmüş oldum. herkes için öyle mi bilmiyorum; ancak benim için öykü kitabı okumak daha zor. romandaki olay bütünlüğü kitabın içine girmeyi kolaylaştırıyor. öykü kitabındaysa başladığım her bir öyküyle içine girdiğim yeni atmosfer okuma hızımı sekteye uğratıyor. marguerite yourcenar'ın bu kitabında ise okuma hızımı sekteye uğratan, bunun haricinde bir de her bir öyküyü sindirmede karşılaştığım zorluk oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;öyküler mitolojiden, yunan tarihinden, anadolu kültüründen, dinden besleniyordu ve ben okurken hayranlıkla şaşkınlık arasında gidip geldim. açıkçası kitabı elime almadan önce, yazarın "doğu hikayeleri" deyince oryantalist bir bakış açısına sahip olup olmadığını merak etmiştim. itiraf etmem gerekir ki, eğer öyleyse bana yeni bir şey sunamayacağını düşünmüştüm. ama okuyunca kesinlikle öyle olmadığını gördüm. anlatılan birçok şeyin bana, bana bu kitabı öneren kişiye göre daha yakın geldiğini söyleyebilirim; çünkü ne de olsa anadolu kültüründen geliyoruz. o ise bütün bunlara bir batılı gözüyle bakıyor ve birçok şeyi ilk kez duyuyor. zaten bana da "içinde birkaç tane türk kahraman var" demişti. evet, o kahramanlar türk ve aynı zamanda da osmanlı. osmanlı'yla kendimi özdeşleştirebilir miyim diye düşündüm. belki bir ölçüde evet. ama bana bunu diyen kişinin kafasındaki osmanlı algısının birebir karşılığıyla değil. işin gerçeği bu konuda ne düşündüğümü ben de bilmiyorum. sanırım daha önce bu konu hakkında hiç düşünmemişim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;beni en çok etkileyen şeylerden biri de kitabın dili. son derece ince bir dil. şiirsel düzende ilerliyor ve akıcı. bu güzelliği kendi dilimde bu derece hissedebiliyorsam, bunun nedeni kitabın çevirmeni hür yumer'dir. böyle bir çeviri nasıl yapılır diye düşündüm. bir yerden sonra yazarı değil, sadece ve sadece çevirmeni takdir ederek okudum. insanın kendi anadilinde yazılan bir edebi metnin dilini takdir etmesi son derece normal. ancak bir çeviri eserin dilini takdir etmesi? çeviride biçim elbette ki çok önemli ancak kimi görüşler, çeviri eserde anafikre daha büyük önem atfediyor ki ben de buna büyük ölçüde katılıyorum. hani demek istediğimi şöyle örneklemek isterim; bir eseri biçimi çok güzel olmalı ya da orjinaline birebir sadık kalınmalı amacıyla bir türlü çevirememektense; anafikire sadık kalıp, biraz şekilsizce de olsa çevirmek daha iyi. bu, bir eseri hiç tanımamış olmaktan daha iyidir diye düşünüyorum. tabii ki yanlış düşünüyor olabilirim. fakat hür yumer'in çevirisi bütün bunların dışında. öyle güzel, öyle özenli ki insan bazı cümleleri dönüp bir daha okumak istiyor. hatta ekşi sözlük'te bu kitapla ilgili şöyle bir şey yazılmış: "doğu öyküleri, hür yumer türkçe'ye çevirsin diye yazılmış." bu cümle her şeyi öyle net olarak anlatıyor ki üstüne diyecek bir şey bulamıyorum. kitap anadili olan fransızca'da nasıldır bilemem, ancak türkçe'de bir çeviri eserde bu güzelliği yakalayan pek az kitap vardır diye düşünüyorum. bunu demek için bütün kitapları okumak lazım. tabii ki de böyle bir şey mümkün değil. ancak iddialı konuşmamın sebebi bir çeviri eserde bu güzelliğin kolay kolay yakalanamayacağına emin olmam. meğersem yabancı bir yazarı okura sevdirmede çevirmenin ne büyük rolü varmış. bu yüzden merak edip hür yumer'i araştırdım ve başka bir hikayeyle karşılaştım. hüzünlüydü ve onun etkisi de ayrı oldu. otuz dokuz yaşındayken kendi iradesiyle göçüp gitmiş bu dünyadan. geriye güzel çeviriler ve bir de kendine ait öykü kitabı bırakmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çevirmenliğin ne kadar meşakkatli ve önemli bir iş olduğunu elbette biliyordum. ancak hür yumer'in bu çevirisi bana bunu bir kez daha hatırlattı. doğu öyküleri'ni bana öneren kişi keşke bu kitabı türkçe'sinden de okuyabilseydi diye düşündüm. bu kitap onun diline nasıl çevrilmişti bilemem; ama şimdi türkçe'ye çevrildiği kadar güzel olup olmadığından şüpheliyim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-75232956357627750?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/75232956357627750/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=75232956357627750' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/75232956357627750'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/75232956357627750'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/09/yourcenarn-dogu-oykuleri-ya-da-hur.html' title='yourcenar&apos;ın doğu öyküleri. ya da hür yumer.'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-8673288521239209557</id><published>2011-09-10T10:32:00.006+03:00</published><updated>2011-09-10T12:02:33.781+03:00</updated><title type='text'>orhan pamuk: "kazma gibi bir aksanım var"</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;orhan pamuk'u severim. sevgimi daha önce &lt;a href="http://kukuletali.blogspot.com/2009/08/favori-esyam-olan-srt-cantamn-icine.html"&gt;şurada&lt;/a&gt; da belirtmiştim. bu sevgi kendisinin kitaplarından ileri gelir, sonra da röportajlarını okudukça/dinledikçe pekişir. siyasi konularda söylediklerinde katılmadığım noktalar vardır. örneğin geçen referandumda neden &lt;span style="font-style: italic;"&gt;evet&lt;/span&gt; denmesi gerektiğine dair verdiği röportajı hatırlıyorum ve hiç katılmadığımı biliyorum. ama onun referandumda evet vermiş olması, benim nazarımdaki iyi edebiyatçı kimliğini zerre değiştirmez. zaten değiştirse ayıp ederdim. orhan pamuk  röportajlarının kendi içinde hep bir tutarlılığı vardır ve bu hoşuma gider. katılmadığım noktalar bile kendisinin evvelden söylemiş olduğu, benim kafamda  yaratmış olduğu orhan pamuk algısıyla çelişmez ki bu da benim için önemli bir husustur. bütün bunları bana hatırlatan ve yazıya dökmeme sebep olan şey de kendisinin hürriyet gazetesi'nde 8  eylül tarihinde yayınlanan &lt;a href="http://www.hurriyet.com.tr/kultur-sanat/haber/18672862.asp"&gt;şu&lt;/a&gt; röportajı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;orhan pamuk bu röportajında şöyle bir laf etmiş: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"ingilizcem iyi tabii ki ama kazma gibi bir aksanım vardır."&lt;/span&gt; bu cümleyi okuyunca kendimi tutamadım ve güldüm. yanlış mı okudum diye bir daha okudum, yok hayır, cidden kazma gibi demiş. adam yazar, istese &lt;span style="font-style: italic;"&gt;kazma gibi&lt;/span&gt;'yi yüz farklı şekilde ifade edebilirdi ancak belli ki istememiş. ağzından öyle çıkıvermiş işte,  kazma gibi. demek ki günlük yaşamında da ağzından bu tip laflar çıkıveriyor, diye düşündüm. işte illa kibar olacağım ve edebi cümleler kuracağım hali içinde olmadığı için bu adamı seviyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu laf bana orhan pamuk'un nobel'i aldıktan sonra banu güven'e verdiği röportajı anımsattı. o röportajın bir yerinde, kolej yıllarındaki arkadaş grubunu ve çevresini anlatırken, "çevremdekiler şunları şunları yapıyordu, şuralara gidiyordu. tabii ki de hepsi &lt;span style="font-style: italic;"&gt;kız kaldırmak&lt;/span&gt; içindi." diye bir laf etmişti. televizyonun başında şok olduğumu hatırlıyorum. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;kız kaldırmak mı?&lt;/span&gt;! orhan pamuk gibi bir yazarın bu tabiri kullanmasına ne tepki vereceğimi bilemediğimi anımsıyorum. şaşırdığım kesindi ama kızsam mı, gülsem mi diye birkaç dakikalık bocalamadan sonra bunun hoşuma gittiğini hatırlıyorum. orhan pamuk'un ettiği lafa bak dedim, bayağı bir güldüm. normalde bu tip laflardan nefret ederim. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;almak/vermek/kaldırmak&lt;/span&gt; gibi lafları bir erkek lise çağından sonra kullanmamalı. kullandığı vakit karşımdakinden ne kadar iğrendiğimi anlatamam. kendi arkadaş çevremde de böyle şeyler olunca hoşuma gitmediğini belirtiyorum. elhamdülillah feminist damarım var, hamdolsun. ancak belki de hayatımda ilk defa bu lafın kullanılması hoşuma gitti. bunun nedeni de hiç beklemediğim birinden beni şaşırtacak bir laf duymuş olmam. bahsi geçen adam orhan pamuk yahu, nobelli yazar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;orhan pamuk'a her daim bazı eleştiriler yapılır. varlıklı bir aileden gelmesinden tutun da, elit ve burjuva bir geçmişe sahip olmasına, kolejde okumasından, halkla buluşamayan entellektüellerden biri olmasına dair bir ton şey. hep de aynı şeyler döner dolaşır, bir daha bir daha tekrarlanır. orhan pamuk hiçbir zaman ne varlıklı bir aileden geldiğini inkar etti, ne de yetişme yıllarında burjuvazinin içinde olduğunu. ancak bütün bunları hep eleştiren bir adam oldu. banu güven röportajında kolej yıllarını, oradaki arkadaş çevresini bayağı bir eleştirdiğini biliyorum. hatta oradaki çocuklara kendini yakın hissedemediğini ve bu yüzden kitaplara gömüldüğünü anlatmıştı. orhan pamuk böyle bir adam işte, elit bir sınıftan gelmesi bütün bunları yücelttiği anlamına gelmiyor. kendisine orhan kemal gibi halk adamı demiyorum elbette, ancak fil dişi kulesinde oturduğunu söylemek de kendisine haksızlık olur diye düşünüyorum. adam kazma gibi aksanım var diyor, şüphe yok ki onun kazma gibi aksanı bile son derece &lt;span style="font-style: italic;"&gt;advanced&lt;/span&gt; düzeydedir fakat yine de kazma gibi diyebiliyor. sadece bu lafı bile benim romanlarını okuduğum adam ile röportajını okuduğum adamı kafamda eşleştirebilmemi sağlıyor. benim nazarımda kendisinin inandırıcılık ya da samimiyet sorunu yok.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bazıları yazarların röportaj vermesini, tv'ye çıkmasını, billboardlarda görünmesini tasvip etmiyor. bir noktada onlara ben de katılıyorum; ancak yaşadığımız çağda aksinin mümkün olmadığının da farkındayım. sonuçta kitap basıldıktan sonra bir ürün haline geliyor ve teoride deterjandan, gofretten, meyve suyundan farkı kalmıyor. tıpkı bunlar gibi reklamı yapılan ve yatırımcısına para kazandırması gereken bir meta oluyor. üzgünüm ama bu devirde bunun aksini beklemek gerçekdışı, bekleyen de biraz romantik olur. yalnız burada da ince bir çizgi var, reklam ama nasıl reklam? mesela elif şafak gibi mi? bahsettiğim asla elif şafak'a uygulanan reklam değil; biz o tarza itici, antipatik, hatta kusturucu diyoruz. buna nazaran orhan pamuk'ta izlenen reklam stratejisi bana daha makul geliyor. kitabı çıktığı zaman birkaç dergiye röportaj veriyor, ismi olan bir tane televizyoncuyu seçiyor ve tv röportajı veriyor vesaire. daha dozunda. sonra da ortadan kayboluyor, bir sonraki romanı çıkana kadar kendisini ortalarda pek görmüyoruz falan.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-8673288521239209557?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/8673288521239209557/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=8673288521239209557' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8673288521239209557'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8673288521239209557'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/09/orhan-pamuk-kazma-gibi-bir-aksanm-var.html' title='orhan pamuk: &quot;kazma gibi bir aksanım var&quot;'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-8846243595274503432</id><published>2011-09-05T00:37:00.004+03:00</published><updated>2011-09-05T01:05:55.536+03:00</updated><title type='text'>şarkının sözlerini unutmak hiç bu kadar sempatik olmamıştı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bir müzik dinleyicisi olarak, internetin hayatıma getirdiği güzel şeylerden birinin de ürettiklerini henüz yeni yeni dinleyiciye ulaştırmaya çalışanların hikayesine tanık olmak olduğunu söyleyebilirim. dünyanın bir ucundaki bir grubun/müzisyenin şarkılarını sırayla myspace/lastfm/youtube gibi ağlara yüklediğini görmek, bunlardan biri vasıtasıyla onları takibe almak ve belki de bir nevi onların arkadaşı gibi bir şey olmak... internet artık öyle bir mecra ki, birkaç ay önce müziklerini paylaşmaya başlamış gruplara rastgelmek ve onları adım adım izlemek çok kolay. şarkılarına yorum yapmak, çoğu zaman objektif olamayıp her yaptıklarını beğenme eğiliminde olmak gibi şeyler gayet olası. internetin; dünyanın bir ucundaki şehirden çıkma ve bizim hiç tanımadığımız çocukları, sanki kendi mahallemizden çıkmışlar gibi sahiplenmemize vesile olması gerçekten çok ilginç. güzel ve ilginç. işte benim de takip ettiğim böyle birkaç grup/müzisyenden biri olan peter, nam-ı diğer &lt;a href="http://www.wearethewillows.com/"&gt;we are the willows&lt;/a&gt;, blog'unda bir sürü müzisyen paylaşıp duruyor. sayesinde amerika'nın belli bir coğrafyasında kendince bir şeyler yapmaya çalışan bir sürü grubun/müzisyenin videosunu izledim. hatta alınmasın -zaten istese de alınamaz, nerden anlayacak bu yazdığımı- paylaştığı şeyler çoğu zaman kendi yaptığı müzikten daha iyi bile oluyor. geçenlerde kathleen edwards'ın bir konser kaydını paylaştı. kathleen edwards yılların müzisyeniymiş ama ben yeni haberdar oldum. neyse, alttaki öyle şirin bir video ki seyrederken keyfim yerine geldi. kathleen şarkının sözlerini iki-üç yerde bayağı bir unutuyor ve en sonunda isyan ediyor. pek sempatik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;iframe src="http://www.youtube.com/embed/V2A8Caa9dl0" allowfullscreen="" frameborder="0" height="345" width="420"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-8846243595274503432?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/8846243595274503432/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=8846243595274503432' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8846243595274503432'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8846243595274503432'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/09/sarknn-sozlerini-unutmak-hic-bu-kadar.html' title='şarkının sözlerini unutmak hiç bu kadar sempatik olmamıştı'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/V2A8Caa9dl0/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-5974858352622174433</id><published>2011-09-04T20:41:00.004+03:00</published><updated>2011-09-04T21:30:37.404+03:00</updated><title type='text'>sappho'yla tanışma hikayem - 2</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-ru3o_rQSDPA/TmO-fNT3BSI/AAAAAAAAAe4/wr5YPYcvAxI/s1600/sappho.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 206px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-ru3o_rQSDPA/TmO-fNT3BSI/AAAAAAAAAe4/wr5YPYcvAxI/s320/sappho.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5648567801010914594" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;şiir bilgim sınırlı. haliyle şair bilgim de öyle. sanırım şiirden anlamak için daha çok fırın ekmek yemem lazım. ama yine de sappho'yla tanıştığım an, onun şiirindeki içtenliği ve yoğun duyguyu hissedebildim. aşk hakkında yazdığı dizelerin yalınlığı ve bunu yaparken ağacı, suyu, havayı, kısacası doğadaki güzellikleri kullanması hoşuma gitti. birini sevmekten bahsederken/bunun hakkında yazı yazarken lafı dolandırmadan kendini ifade etmeyi önemserim. edebi cümleler kurmak genelde iyi, hoşken; iş bu meseleye gelince dolambaçlı laflar etmeyi pek sevmem. sanırım sappho'yu da bu yüzden sevdim. üstelik dönemindeki sayılı kadın şairlerdendi (başka var mı bilmiyorum). onu kalbime yakın hissettim. sonra istanbul arkeoloji müzesinde gezinirken birden karşıma sappho çıkıverdi, dan diye! halbuki benim onun orada bulunduğundan haberim bile yoktu. iki-üç dakika büstü seyrettim. aklımdan ona dair şeyler geçti. bir de gördüğüm onca şey arasında elle tutulur bilgimin olduğu tek eser olması beni kendisine daha çok yaklaştırdı. aklıma şu dizeleri geldi. bu dizeleri daha önce hiç bu kadar içten hissetmemiştim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-style: italic;" class="detail-spot"&gt;"hiç uyarmadan/kasırga nasıl sökerse/meşeleri kökünden / öyle sarsıyor yüreğimi aşk." &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bu dizelerin türkçe çevirisi cevat çapan'a ait. o kadar güzel bir çeviri ki, bence ingilizce çevirisinden daha güzel. bilemiyorum, belki de iş&lt;span style="font-style: italic;"&gt; yoğun-duygusal-dizeler&lt;/span&gt;'e gelince, insana kendi ana dili her zaman daha anlamlı geliyor olabilir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;velhasılı kelam, sappho ile bizzat tanıştığıma çok memnun oldum. kendisi hayatımın öyle bir zamanında karşıma çıktı ki, bu rastlantı benim için daha da anlamlı oldu. bilenler bana gülebilir, insan istanbul arkeoloji müzesine gider de bir tek sappho'nun büstünden mi etkilenir diye. varsın gülsünler, ne yapalım, bir dahaki gidişime de bu kadar cahil olmamayı umarım. eğer istanbul'da yaşıyor olsaydım, sadece bu müzenin bahçesinde oturmak için bile sıkça oraya gitmeyi isterdim. ama madem orada değiliz, biz de artık önümüzdeki yıllara bakacağız.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-5974858352622174433?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/5974858352622174433/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=5974858352622174433' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5974858352622174433'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5974858352622174433'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/09/sapphoyla-tansma-hikayem-2.html' title='sappho&apos;yla tanışma hikayem - 2'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-ru3o_rQSDPA/TmO-fNT3BSI/AAAAAAAAAe4/wr5YPYcvAxI/s72-c/sappho.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-5173340460411409056</id><published>2011-09-04T17:54:00.010+03:00</published><updated>2011-09-04T21:27:38.349+03:00</updated><title type='text'>sappho'yla tanışma hikayem - 1</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-NdF0bDswcAc/TmOa9MT3KTI/AAAAAAAAAew/5DMca8888wk/s1600/istanbul%2Barkeoloji%2Bm%25C3%25BCzesi.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 168px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-NdF0bDswcAc/TmOa9MT3KTI/AAAAAAAAAew/5DMca8888wk/s320/istanbul%2Barkeoloji%2Bm%25C3%25BCzesi.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5648528733719963954" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;istanbul'da en sevdiğim yerlerden biri &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;istanbul arkeoloji müzesi&lt;/span&gt; oldu. nedenini tam olarak ifade edemiyorum ancak orayı çok sevdiğimi söyleyebilirim. müzeye ulaşmak için çıkılan yokuş, taş yollar, yolun sağında ve solunda yer alan ağaçlar ve biraz yorulduktan sonra varılan güzel bir tarihi bahçe. müzenin kasvetli denemeyecek kadar güzel bir atmosferi var. genelde o tarz yerlerin sahip olduğu o ağır hava, bence istanbul arkeoloji müzesinde yok. bunun yerine bir sürü başka his var; ama kasvet yok. havada ölüm ve doğum, savaş ve varış, iyilik ve kötülük var. taşa, mermere, heybetli heykellere, büstlere, lahitlere tüm bunlar sinmiş. daha havalı cümleler kurup, tüm bunları kendi terminolojisiyle anlatmak güzel olabilirdi lakin olmadığım biri gibi görünmeye çalışmanın manası yok; benim tarih bilgim zayıf, arkeoloji bilgimse yok denecek kadar az. dolayısıyla bir çocuk hiç bilmediği bir şeyi ilk gördüğünde ona nasıl yaklaşıyorsa, ben de bu müzenin içindeki eserlere öyle yaklaştım. o yüzden hissettiklerimi dilim döndüğünce anlatacağım. anlatmak istediklerimin başında ise müzenin içinde gördüğüm &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;sappho&lt;/span&gt; büstü geliyor. ancak bu büstün bana hissettirdiklerini anlatmadan önce hikayenin girizgâhını yapmalıyım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;dürüst olmam gerekirse ne tarih bilgisi iyi biriyim, ne de arkaik döneme ya da antik döneme ait şeyler bilen biriyim. fakat bitirdiğimiz eğitim yılının ilk döneminde felsefe bölümünden bir ders aldıktan sonra, antik yunan dönemine ilgi duymaya başladım. hocamızın uzmanlık alanı antik yunan'dı ve bir dönem boyunca okuduğumuz şeyler sophocles, homeros, aristo, platon, euripides gibi isimlerdi. benimse bu konulara dair hiçbir bilgim yoktu. ancak okudukça bütün bunları çok sevdim. bu noktada hocamıza teşekkür etmem gerekiyor; çünkü benim koskaca bir tarih dönemiyle tanışmamı sağladı ve bana onları sevdirdi. "bana" diyorum, çünkü yirmi kişilik sınıfta bütün bunlardan bihaber olan sanırım sadece bendim. zaten felsefe bölümünden ve genel anlamda sosyal bilimlerden olmayan sadece iki kişi vardık. geri kalan herkes ya felsefe öğrencisiydi ya da sosyal bilimler. ben ve diğer kişi ise mühendislik öğrencisi olarak ilk başta aralarında tuhaf durduğumuzu itiraf etmeliyim. ama şanslıydık ki bizi hemen aralarına aldılar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bu dersi nasıl seçtiğimi anlatmak isterim.&lt;br /&gt;ders kayıt zamanı bütün arkadaşlarım popüler olan seçmeli dersleri almak için birbirleriyle yarışıyorlardı. benimse hiçbiri ilgimi çekmiyordu. "felsefe bölümünden ders alsam ne güzel olur" diye düşünüyordum ve açtıkları derslere baktım. bir tane dersin ismi kulağa çok güzel geliyordu. sonra baktım, o dersi kendi bölümleri dışındaki öğrencilerin almasına da izin veriyorlarmış. ben de hemen ekleyiverdim. ne olduğunu, tam olarak ne yapılacağını bilmeden ekledim. dediğim gibi, sadece ismi kulağa çok güzel geliyor diye. kendi kendime dedim ki, ilk hafta giderim, bakarım, eğer bana göre olmadığı kanısına varırsam ekleme-çıkarma döneminde dersi bırakırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ilk hafta derse gittiğimde herkesin sosyal bilimler öğrencisi olduğunu görünce çok korktuğumu hatırlıyorum. hele bir de sınıftakilerin okuduğumuz metinler hakkında yaptıkları yorumları görünce "aman tanrım bunlar ne çok şey biliyor! ben hiçbir şey bilmiyorum!" hissine kapıldım ve ders bitiminde hocayı hemen koridorda yakaladım, meramımı anlattım. dedim hocam böyle böyle, ben mühendislik öğrencisiyim, herkes sosyal bilimlerden, üstelik benim bu konularda hiçbir alt yapım yok. sizce dersi bırakmalı mıyım? hoca da bana dedi ki: "kitap okumayı seviyor musun?" ben de dedim ki evet. sonra hoca devam etti: "eğer edebi metin okumayı seviyorsan ve okumaktan kaçmıyorsan bu dersi de yaparsın." böyle dedi ve gitti. açıkçası hocanın böyle demesi beni pek rahatlatmadı; çünkü biraz başından savar gibi cevapladı. yani hoca olan o, tabii ki de benim o an hissettiğim güvensizliği pek anlayamaz diye düşündüm. o hafta hep bıraksam mı bırakmasam mı diye kararsız kaldım. bütün arkadaşlarım "manyak mısın, bırak tabii! ne işin var felsefecilerin yanında? onlar yapacak, sen yapamayacaksın, ondan sonra da cc alıp oturacaksın" falan dediler. bir sonraki derse gittiğimde bu sefer de teneffüste dersin asistanı olan, doktoralarını yapmakta olan iki kızla konuştum. beni öyle rahatlattılar ki anlatamam. onlarla konuştuktan sonra dersi bırakmamaya karar verdim. sonuçta kimse benden felsefecilerle yarışmamı beklemiyor, buna ikna oldum. asistanlar hocanın çok anlayışlı biri olduğunu, benim gibi dersi dışarıdan alan öğrencilere sempatiyle yaklaştığını söylediler. işte bütün bunlardan sonra kararımı verdim. o vakit elbette bunu bilmiyordum; ancak böylece belki de hayatımda aldığım en güzel bir-iki dersten birini almış oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte sappho'yla da bu derslerden birinde tanıştım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-5173340460411409056?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/5173340460411409056/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=5173340460411409056' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5173340460411409056'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5173340460411409056'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/09/sapphoyla-tansma-hikayem-1.html' title='sappho&apos;yla tanışma hikayem - 1'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-NdF0bDswcAc/TmOa9MT3KTI/AAAAAAAAAew/5DMca8888wk/s72-c/istanbul%2Barkeoloji%2Bm%25C3%25BCzesi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-2408253142796376270</id><published>2011-08-17T22:10:00.011+03:00</published><updated>2011-08-18T12:34:39.315+03:00</updated><title type='text'>terrence malick günlüğü</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;hep duyardım ama hiç izlememiştim. bir insanın iki film çektikten sonra yıllar içinde bir efsaneye dönüşmesi, yirmi sene bir şey çekmedikten sonra tekrar sinemaya dönüp yine sinema tarihine geçecek bir filme imza atması vs. bunlar bana çok ilginç geliyordu. terrence malick'in hiçbir filmini izlemeden önce, kendisinden ne bekleyeceğimi bilmiyordum. filmleri nasıldı, okuduklarımdan edindiğim bir şey yoktu açıkçası. beni sarsacak biri miydi; yoksa izleyip seveceğim, eli yüzü düzgün filmlerin yönetmeni mi? bazı şeyler sözle pek anlatılmıyor. ya abartı kaçıyor ya sakil duruyor. izlemeden önce edindiğim izlenime göre terrence malick böyle bir adamdı, sineması pek de yazıya dökülebilecek cinsten değil. izledikten sonra ise kendisine dair bir tek bu noktada doğru şeyi yakaladığımı gördüm; evet, terrence malick sineması pek yazılabilir değilmiş.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;yaklaşık bir ay önce üç filmini -&lt;span style="font-style: italic; font-weight: bold;"&gt;badlands&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;, &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic; font-weight: bold;"&gt;days of heaven, the thin red line&lt;/span&gt;- arka arkaya izledim. bir ay önce izlememe rağmen şimdi yazmaya çalışmamın nedeni ise, bu süre zarfında kafamın bir köşesinde üç filmin de durması oldu. izlediği filmleri yazabilen biri değilim. zaten filmleri anlatan sinema yazılarını da pek sevdiğim söylenemez. ben genelde birinin izlediği filmle kurduğu öznel bağı merak ederim, bu yüzden de öznel sinema yazılarını okumayı severim. bir film o insana neler çağrıştırmış, başka hangi filmleri anımsatmış, kendi kişisel tarihinden nelerle bağdaştırmış vs. bunları daha çok merak ederim. bu merakım beni bazen tedirgin eder, başkasının hayatının dahil olmamam gereken bir kısmına girmişim gibi hissettiğim olur. hani duymaman gereken bir şeye yanlışlıkla kulak misafiri olmak gibi. işte böyle şeyleri düşünmeme rağmen ben de bu tarz şeyleri yazıyorum. terrence malick ile ilgili düşüncelerimi kendim için yazıyorum. yazıyorum ki o sayfayı kapatayım. kafamı toplayım ve aklımdan geçenleri şekle şemale sokayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-y64ets40G20/TkwUJZb2bxI/AAAAAAAAAdo/clHa_SMqJ50/s1600/badlands-2.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 182px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-y64ets40G20/TkwUJZb2bxI/AAAAAAAAAdo/clHa_SMqJ50/s320/badlands-2.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5641906584867467026" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;izlediğim ilk film olan &lt;span style="font-style: italic; font-weight: bold;"&gt;badlands&lt;/span&gt;'in başına otururken, o kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. sonra days of heaven geldi. bir önceki filmi sevdiğimi bilerek, bunu da seveceğimi düşünerek izledim. the thin red line'da ise artık seveceğimi bilerek oturdum filmin karşısına. belki de hiçbir şey beklemediğim için badlands'ten o kadar etkilendim. south dakota civarlarında geçen film, aşık iki kaçağın yolculuğunu anlatıyor. geldikleri yer fakir bir bölge. adam çöpçü, kız da on beş yaşında, henüz bir şeylerin farkında olmayan, romantik hikayeye meyilli. ama asıl olay adamda. o zamanlar james dean meşhur ve ona benzemek istiyor. benzetiliyor da. bunu duyunca çocuk gibi seviniyor. çöpçülük istediği iş değil, kahraman olmak istiyor ama bunun antikahraman olup olmaması umrunda değil. bunu tartabilecek düzeyde değil çünkü. geldiği memleketi sevmiyor, zaten pek de sevilecek bir yer değil. sevdiği kızı alıp uzaklara gitmek istiyor. pat diye aklına geliyor, pat diye yola düşüyorlar. işte böyle bir adam var hikayede. konunun sıradanlığı mühim değil, anlatım tarzı benim aklımda yer ediyor. kurak toprakları, sarı bozkırı, yakan güneşi görüyoruz. insanlar hayvancılıkla geçiniyor, bir sürü çiftlik var ama hiçbiri zenginlik vaad etmiyor. bütünü değil de detayları görmek; çalı çırpıyı, börtü böceği görmek beni memnun ediyor. fotoğrafı seven biri değilken, beni filme çekenin bu görüntüler olması benim için büyüleyici oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-b_WeJ4BkQcs/TkwWQdBSU1I/AAAAAAAAAeI/qaRg46fnzu8/s1600/days%2Bof%2Bheaven-2.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 180px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-b_WeJ4BkQcs/TkwWQdBSU1I/AAAAAAAAAeI/qaRg46fnzu8/s320/days%2Bof%2Bheaven-2.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5641908905112130386" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-style: italic; font-weight: bold;"&gt;days of heaven&lt;/span&gt; ise bu üçünün arasında beni en çok etkileyen film. gene kırsal kesim, mevsimlik işçiler, uçsuz bucaksız bozkır. yine bir adam ve bir kız var. adamın bir de küçük kardeşi var, filmi onun ağzından dinliyoruz. çiftliklerde çalışıyorlar, karın tokluğuna dense yeri. hasat zamanı geçince başka yere gitmek için trenlerin üstünde seyahat ediyorlar. sonra başka bir çiftlik, başka bir yer, yine aynı şeyler. rüzgar bozkırların üzerinden esiyor. otlar dalgalanıyor. bunu dediğim için kendime inanamıyorum ancak bu film şiir gibi (her insan evladı gibi elbet benim de bu benzetmeyi yapacağım bir yer gelecekti). yani bu film şiir gibi değilse başka hangi film öyledir, bilemem. ankara'nın bayağı bir dışında, allah'ın dağında geçirdiğim staj günlerinde etrafa baktığımda kendi kendime şöyle bir şey soruyordum, "ben bu görüntüyü nereden biliyorum?" birkaç gün böyle diyerek dolandım, buralar bana bir yeri çağrıştırıyor ama nereyi? sonradan jeton düştü, meğersem gidip gördüğüm bir yeri değil de days of heaven'deki bozkırları diyormuşum kendi kendime. bir süre çevrede kendimi filmdeki gibi bir yerde olduğumu farz ederek dolandım. düşündüğüm an, ne zaman istesem filmin atmosferini hemen yakaladım. böylece hem "şiir gibi" diyerek feci bir benzetme yaptım, hem de ucuz hayallerin peşinde koştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-dwZwjHHUrcs/TkwVsTmLO1I/AAAAAAAAAeA/xDPAMpF7bMc/s1600/The_Thin_Red_Line.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 137px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-dwZwjHHUrcs/TkwVsTmLO1I/AAAAAAAAAeA/xDPAMpF7bMc/s320/The_Thin_Red_Line.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5641908284107209554" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;the thin red line&lt;/span&gt; ise&lt;/span&gt; bana bir savaş filminin erkek filmi değil, insan filmi olabileceğini gösterdi. terrence malick burada savaşa muhalif olmak için yapılabilecek en güzel şeyi yapmış: antimilitarist bir dille savaşı anlatırken doğaya methiyeler düzmüş. yaşamın özünü yüceltmiş ve asıl gücün doğada olduğunu göstermiş. ağaçlara, suya, hayvanlara hükmedilemeyeceğini biliyordum ancak bunu savaş teması üzerinden yapması fikri beni bir hayli etkiledi. vay be dedim. pj harvey'nin son albümündeki &lt;a href="http://kukuletali.blogspot.com/2011/04/pj-harvey-on-battleship-hill.html"&gt;on battleship hill&lt;/a&gt; şarkısını andım bu noktada. doğa o kadar güzel ki bu güzellik bazen ezici bir hal alıyor. film bana şunu düşündürüyor: bir zamanlar çocukların koştuğu, yerlilerin yaşadığı yerlerde şimdi kanlar akıyor. bu dönüşüm gerçekten içler acısı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bendeki aidiyet hissi, bir yerden ziyade dünyanın kendisine olan bir aidiyet. yaşama, içindeki güzelliklere, ağaca, suya olan aidiyet. bir ağacın yüzyıllar boyunca yaşayabildiğini düşünürsek, dünyanın gerçek sahibinin kimler olduğunu anlarız sanırım. o yüzden de "sahip olma" amacıyla başka topraklara saldırmanın kötü olduğu sonucuna kendiliğimden varıyorum. filmin didaktik bir tarzının olmaması, bildiğim savaş filmlerine hiç benzememesi beni etkiliyor. bildiğim hiçbir filme benzemiyor ama &lt;span style="font-style: italic; font-weight: bold;"&gt;çanlar kimin için çalıyor&lt;/span&gt; romanına benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-8xF8mPOrjX0/TkwWhs731UI/AAAAAAAAAeQ/azyNOILLgb8/s1600/days%2Bof%2Bheaven-1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 180px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-8xF8mPOrjX0/TkwWhs731UI/AAAAAAAAAeQ/azyNOILLgb8/s320/days%2Bof%2Bheaven-1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5641909201442166082" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;fotoğrafa, fotoğraf sanatına soğuk duran, açık olmam gerekirse fotoğraftan hoşlanmayan bir insan olarak bu tarz filmleri niye sevdiğimi çok açıklayamıyorum. zaten bir filmi sevmek için anlamak gerektiğini düşünmüyorum. ne de olsa film tecrübe edilen bir şey. benim terrence malick tecrübem ise beni hiç tahmin etmediğim yerlere götürdü. bozkırın sıkıcılığını ve tekdüzeliğini bilirdim ama bunların güzel olacağını düşünmezdim -belki de bozkırdan sıkıldığım için. her bir filminde doğayı filmin merkezine oturtan bir adama sempati duymamam olmazdı. neyle karşılaşacağımı bilmiyordum ama bunu da beklemiyordum açıkçası. terrence malick'in yıllar içinde neden bir efsane halini aldığını kendi çapımda anlamış olmaktan memnuniyet duyuyorum. bana zihnimden gitmeyen görüntüler verdi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-2408253142796376270?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/2408253142796376270/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=2408253142796376270' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2408253142796376270'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2408253142796376270'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/08/terrence-malick-gunlugu.html' title='terrence malick günlüğü'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-y64ets40G20/TkwUJZb2bxI/AAAAAAAAAdo/clHa_SMqJ50/s72-c/badlands-2.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-7203544726932149851</id><published>2011-08-15T03:18:00.012+03:00</published><updated>2011-08-15T04:28:36.597+03:00</updated><title type='text'>tottenham  - 2</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;tottenham olaylarını kendimce &lt;a href="http://kukuletali.blogspot.com/2011/08/arap-baharnn-yanndaki-yagmurlu.html"&gt;değerlendirirken&lt;/a&gt; çok acele davrandığımı görüyorum. genelde olaylara temkinli yaklaşan micazıma ters düştüm. olanları kendi kafamda evirip çevirirken rasyonel yaklaşamadığımı görüyorum, bu yüzden de kendime kızıyorum. imajlar dünyasında olduğumuzu çok çabuk unutmuşum, ilk gördüğüme inanmamam, her zaman gördüğümün arkasındaki şeyin peşinde olmam gerektiğini hatırladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dükkanları ateşe veren ve lcd televizyon, iphone gibi şeyleri yağmalayan insanları görünce, yaptıklarının altında yatan şeyin açlıktan farklı bir şey olduğunu sanmıştım, belki de bana öyle dedikleri için. aradan geçen günlerde karşıma çıkan başka şeylerle anladığım, başlangıçta bu olaya bana gösterildiği gibi, sığ bir şekilde yaklaşmamam gerektiği oldu. insanların ekmek kavgası yaparken bir yandan da lcd televizyon yağmalamasını ilk anda algılayamadım. fakat şu anda görüyorum ki öyle değilmiş, son zamanlarda en şaşırdığım şeylerden biri bu. insan bir yandan ekmek peşinde koşarken bir yandan da lcd peşinde koşabilirmiş. bu çok çarpık bir durum. öyle çarpık ki ne düşünmem gerektiğini bilemiyorum. üstelik o insanların "daha iyi bir şey"e sahip olma isteklerini çok net olarak anlayabilmem kendimden utanmama sebep oluyor. ilk başta birtakım şeylere paralar akıtmanın gereksizliği ve ayıplığından bahsediliyordu, sonraysa parası olanın parasını istediği yere, istediği şekilde harcamasının doğallığından... bütün bu tartışmaları aklım ermeye başladığından beri hatırlıyorum. yıllar içinde önce ona hak verdim, sonra diğerine hak verdim, sonra yine ona ve sonra yine diğerine. kimsenin parasını nereye harcadığı beni ilgilendirmez, ancak bazı şeyler hem vicdanıma hem de mantığıma ters. bir ay boyunca bir fabrikada, bir sürü işçi ve teknisyenle beraber zaman geçirince bazı şeyleri daha iyi anladım. çoğu insanın işsizlik diye nitelendirdiği şeyin iş beğenmeme olduğunu gördüm. insanlar iş beğenmemekte haklılar; çünkü çalışanlara önerilen maaşın ne kadar komik olduğunu biliyorum. piyasadan haberi olan herkes de biliyor. işin en acı yanı şu ki, birinin beğenmediği &lt;span style="font-style: italic;"&gt;varla-yok-arası-miktar&lt;/span&gt;'a, bir başkası razı geliyor; çünkü başka çaresi yok. insan emeğinin sömürüldüğünü görebiliyorum, sen yapmazsan o işi o maaşa yapacak biri her daim var. işveren bunu bildiği için şeytan kılığına giriyor. işte bütün bunları düşündükten, rastgelen şeyleri okuduktan sonra ingiltere'deki olaylara sadece yağmalama olarak bakarak ayıp etmişim diyorum. burada beni düşündüren ise şu oldu, göçmen karşıtlığını çok net anlayabildim. dünyanın her yerinde yükselen milliyetçiliği ekonomik koşullar da  tetikliyor. kendisinin talip olduğu bir işi, bir göçmen çok daha azına razı olarak kapabiliyor. insana yakışmayan koşullarda adam çalıştıran sistem her yerde aynı. hal böyle olunca işsiz ingiliz'in öfkesine şaşmıyorum. milliyetçiliği anlayabilen biri değilim, hemşeriliği ya ona benzer şeyleri de, ancak işsiz insanın öfkesini anlarım. bu noktada ırkçılık başlarsa yüksek medeniyet seviyesi masal kalır; eşitlik, adalet ve insan hakları da. aç insana bunları anlatabileceğini düşünmek komiktir. aç olan göçmen taraf da kızar, aç olan "yerli" vatandaş da. birbirlerine de kızarlar, devlete de. aç kalmasının nedenini göçmenler olarak gören bir insana, haksız olduğunu anlatmak kolay değildir. ondan adaletli davranmasını beklemek çok şey istemek olur. bir insan adil düşünmeye çalışıyorsa iyi insandır, ancak böyle bir zorunluluğu yoktur. adil olmak zorunda olan devletlerdir, devletin görevlerinden biri budur. devlete, hükümete kızarım; ancak buradaki ırkçı vatandaşa kızamam çünkü o da aç.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bütün bu olanları kafamda başka bir şeyle birlikte değerlendirdim. yakın zamanda başımdan bir şey geçti. çevre mühendisliği okuyan biriyle sohbet ettim. ben çevre mühendisliği okumuyorum, ancak onların ne kadar önemli bir iş yaptıklarını biliyorum, bilmeyenler utansın. "çevreyi mi tasarlıyorlar ehehe" diye dalga geçenlerinse başına taş düşsün. neyse, son yıllarda çıkan yasalarla, ab uyum süreçleriyle falan her fabrikada en az bir çevre mühendisi bulundurulması gerekiyor. gaz salınımının kontrolü, evsel/endüstriyel geri dönüşüm, katı-sıvı atıkların en az zararlı hale getirilerek atılması vs. konularıyla ilgilenecek, bunu denetleyecek birileri olmalı. bu kişiler de çevre yönetimi sertifikasına sahip olmalı. konuştuğum arkadaş dedi ki, devletin açtığı kurslara çevre mühendisleriyle beraber yüksek okul mezunları da katılıp, bir seneden daha az süren o kursu tamamlayıp, sertifika sahibi oluyorlarmış. sonra da fabrikaların çevre yönetimi birimine giriyorlarmış (büyük kurumlarda böyle şeyler olmaz, ancak küçük ölçekli ve bölgesel üretim yapan fabrikalarda bu son derece olası). ilk başta inanmadım, hadi canım dedim. inanmadığımı gören arkadaş durumu bana daha da ayrıntılı olarak izah etti. mühendise daha çok para vermektense, diğer talipleri çok daha az maaşla çalıştırıyorlarmış. sonra da dedi ki, işte bu noktada meslek odaları devreye giriyor. ardından bana sordu, hani mayıs ayında meslek odalarının katıldığı büyük ankara eylemi vardı ya, ona katıldın mı dedi. utanarak hayır dedim. kendisi bolu'da okumasına rağmen kalkıp geldiğini anlattı. bense o gün internet sansürü eylemine gitmiştim, hemen onu öne sürdüm. ama bu cevabım onu tatmin etmedi. düşündüm, cevabım beni de tatmin etmedi.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neyse, bu konunun tottenham'la ne alakası var denebilir; ancak bence öyle değil. kendi işini kapan insanlara öfke duyan arkadaşımla, ingiltere'de birbirinin işini kapanların duyduğu öfke benzer. her iki taraf da haklı, insanlar aç mı kalsın? burada hata, sertifikayla arkadaşın işini kapan insanda değil, onu bir şekilde istihdam edemeyen ve çıkardığı yasalardaki boşluklarla o işsizlerin bir başkasının işini kapmasına sebep olan devlette. ingiltere'de de suçlu olan devlet, burada da. ben kendimden utandım, evet. ırkçı bir öfke duyan aç insanı anladığım için de utandım, meslek odalarının önemini henüz idrak edemediğimi anladığım için de. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-7203544726932149851?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/7203544726932149851/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=7203544726932149851' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/7203544726932149851'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/7203544726932149851'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/08/tottenham-2.html' title='tottenham  - 2'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-456509752362892516</id><published>2011-08-15T00:26:00.007+03:00</published><updated>2011-09-10T12:45:35.774+03:00</updated><title type='text'>little life, how did you be so lucky ? Little life, if you were a bird how would you fly?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;hazır herkes buradayken ve iki arkadaşımız master için başka memlekete gitmeden bir yemek düzenleyelim dedik. herkes görüşelim ister ama kimse böyle organizasyon işleriyle uğraşmak istemez, o yüzden herkese haber veren hep ben olurum. bundan hiç şikayet etmem; çünkü insanları bir araya getirmek beni mutlu eder. yine herkesi arayan ben oldum, hepsi bu fikre bayıldı. uzun zamandır bu kadar kalabalık bir topluluk olarak görüşemediğimizden dolayı olsa gerek, kimse olmaz demedi, herkes o gün oradaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o günkü yemeğe uzun zamandır duymadığım bir heyecanla hazırlandım. öyle ki saçımla bile uğraştım, sırf farklı bir şey olsun diye hayatımda dördüncü defa denedim, maşa yaptım. oraya gidene kadar keyifli bir hal içindeydim. herkesi görünce, masaya oturunca, yemeğimizi yemeye koyulunca mutlu olduğumu biliyordum. sonra içimi tuhaf bir his kapladı, her şey birden manasız göründü. sevdiğim insanların yanındaydım ama birkaç saat önceki neşeli halimden eser yoktu. birden sıkılmaya başladım, öyle bir sıkılma ki anlatamam. gözüm saate takıldı, vakit geçmez oldu, sohbetlere dahil olmak içimden gelmedi. sorun yanlarında olduğum insanlarda değildi, sorun tamamen benimle ilgiliydi. herkesin anlatacak bir şeyi vardı ama benim yoktu gibi hissettim. dinleyen, hep dinleyen bendim. paylaşacak bir şeyim yoktu, olsa bile anlatmak beni yorardı şimdi. "seneye iftarı amerika'da açarız artık" diye bir laf duydum o sırada, ardından da kahkahalar kahkahalar... ben de gülmek durumunda kaldım ama aslında içten içe burulduğumu hissediyordum. bu lafta beni kıran bir şey vardı ve ben tam olarak ne olduğunu bilmiyordum. seneye amerika'da olması kesinleşmiş iki arkadaşım, başvurularını yapmış arkadaşlarım vardı. kalanların birçoğuysa toefl, gre gibi şeylerle uğraşıyorlardı. emindim ki birkaç kişi daha gidecekti ve evet, seneye başka bir memlekette kendi aralarında yemek düzenleyebilecek nüfusu elde edebileceklerdi. bunları düşünürken her şeyden uzaklaştım, resmen sesler uzaktan gelmeye başladı. eğer bir filmin içinde olsaydık, kamera bana odaklanırken arkadaşlarımın görüntüsü bulanıklaşmaya başlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben onları mı düşünüyordum, yoksa kendimle mi hesaplaşıyordum bilemedim. üç tanesi bu sene mezun olmuş, istanbul'da iş bulmuş ve oraya gidecekken, çoğu son seneye geçmişken ben ne yaptım, okulu uzattım. matematiksel olarak bakınca, diplomasını en son alacak kişi olarak insanları bu şehirden yolcu edecek olanın ben olacağımı gördüm. herkesin sırayla gittiğini gören kişi olmak kalp kırıcı. henüz bir yere gitmediğim için mi bir burukluk yaşıyordum, yoksa tüm arkadaşlarım gitmek üzere olduğu için mi, bilmiyorum. bunun içinde bencillik yok, kıskançlık hiç yok, sadece kendini zaman zaman yetersiz hissetmek vardı. bütün yemek boyunca aklımdan bunlar geçti, hangi yolu seçeceğimi bilmemenin verdiği huzursuzluğu hemen ensemde hissettim. herkesin bir planı vardı, anlatacak şeyi vardı ama benim ne yapacağım belli değildi. gözümün önünde akademiye atılan da vardı, hemen türk sanayisinin kollarına kendini atan da. bense okulu uzatandım. tuhaf bir şekilde hayatım hiç aklımda olmayan seçimler üzerinden ilerledi. bölümümü seçişim (ya da seçemeyişim?), ben başka alana yönelmek isterken danışman hocamın bana zorla aldırdığı teknik seçmeliler ve kaderin bir oyunu olarak benim o dersleri gerçekten sevmem vs. vs. stajda bile hiç aklımda olmayan bir alanın karşıma çıkışı, herkes öeh derken benim hidrojen sülfür kokusuyla yaklaşık bir ay geçirmem ve bundan hiç pişman olmamam vs. vs. bunların hiçbirini ben istemedim, bir şekilde öyle oldu ama mutsuz da olmadım. tek bildiğim hayatımın hiç önceden istediğim ya da planladığım -kendimce- şekilde gitmediğiydi. arkadaşlarım hep "ben şu alanda çalışacağım/ araştırmamı bu alanda yapacağım" derlerken, ben hep x alanını isteyip y alanında buldum kendimi. bu benim beceriksizliğim değildi, bir şekilde hayat öyle oldu. belki kendimi avutmak için diyorumdur, bilmiyorum; ancak hayatımın hep bilmediğim yönlere kayışından zevk almıyor da değilim. ilerde ne yapıyor olacağımı gerçekten ben de merak ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bütün bunları düşündüğüm gecenin sonunda amerika'ya gidecek olan arkadaşımla kızılay'a geldik, güvenpark'ta ikimiz de kendi dolmuşlarımıza binmeden önce vedalaştık. iyi şanslar diledim, yolun açık olsun gibi şeyler söyledim, başka ne denir bilemedim. dolmuşa bindiğimde etrafın sessizliği, gecenin karanlığı beni korkuttu. saat gece on ikiydi ve ben muhtemelen son dolmuşa ya da sondan bir öncekine yetişmiştim. neyseki yetişmiştim. sokaklar bomboştu, kızılay iğrençti, sadece kokoreççilerin çevresinde birkaç insan vardı, o kadar. yol boyunca neye üzüldüğümü bilmeden üzüldüm. "seneye de iftarı amerika'da yaparız" lafı beynimin içinde döndü durdu. ben oruç tutmam, yıllardır tutmadığım oruçların iftarlarını düzenleyen kişi olarak tarihe geçebilirim. ama mühim olan birarada olmaktı, seneye ve daha sonraki seneye istesem de bu kadar insanı biraraya toplayamazdım, imkansızdı. sanırım arkadaş grubumu bu kadar kalabalık olarak topluca görüşüm o akşamdı. kendimi kötü hissettim. gece korkutucuydu ama daha korkutucu olan aklıma bir dizi sahnesinin gelişiydi. küçükken &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;süper baba&lt;/span&gt;'yı izlerdim, şevket altuğ'un oynadığı fikret babam olsun isterdim. küçük halimle o diziden aklımda kalan bir sahne vardı, artık nasıl zihnime kazınmışsa. bir gece geç vakit, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;fiko&lt;/span&gt; ile &lt;span style="font-style: italic;"&gt;nihat&lt;/span&gt; mahallenin meydanında yürüyorlar. galiba fiko'nun sevdiği kadın uzaklara gitmekte, bunlar konuşarak yürürken birden fikret sinir krizi gibi bir şeye giriyor. bir tane dükkanın kepenklerine saldırıyor ve sallamaya başlıyor. "doğduğumdan beri bu mahalledeyim, burada büyüdüm, burada evlendim, baba oldum; burayı hiç terk edemedim, herkes gitti, bir tek ben kaldım, yeter artık, yeter" diyor. birebir bu laflar olmasa da diyaloğun ana fikri buydu diye hatırlıyorum. bir zamanlar babam olmasını istediğim adamla şimdi kendimi özdeşleştirmem çok komiğime gidiyor. ben ne zaman o kadar büyümüşüm ki diyorum. herkesin gitmesinden ve benim fiko gibi buraya çakılı kalma ihtimalimden çok korkuyorum.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;eve geldim ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;josephine foster&lt;/span&gt;'ın şu şarkısını dinleyerek uykuya daldım. aradan birkaç gün geçti ama hala bu şarkıyı dinliyorum ve dinginliğe erişmeyi bekliyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=JwHCAtIIojo"&gt;josephine foster-little life&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-456509752362892516?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/456509752362892516/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=456509752362892516' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/456509752362892516'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/456509752362892516'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/08/little-life-how-did-you-be-so-lucky.html' title='little life, how did you be so lucky ? Little life, if you were a bird how would you fly?'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-8561480919138188236</id><published>2011-08-09T23:32:00.004+03:00</published><updated>2011-08-10T03:46:49.580+03:00</updated><title type='text'>icabında yükseği de var alçağı da - 2</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bir önceki post'ta bahsettiğim kalantor mimar amcanın, lise üçe geçen kıza mimarlığı yakıştırmasının bence bir sebebi var: kız pek güzeldi. şimdi çekememezlik ya da kıskançlık olarak algılanmasın, mimarlıkta nedense hep güzel kızlar oluyor. böyle giyim tarzı olsun, saçı başı olsun pek güzel. bir de üstüne sanattan da anlıyorlar falan. ben buna değil, bizim fakültedeki kızları bıyıklı ve çirkin olarak niteleyen kendini bilmez erkeklere sinir oluyorum. her şeyi abartarak ve espri malzemesi yaparak kadınları aşağılamaktan çok hoşlanıyorlar. resmen kadın bir "mal" oluyor ve bu seviyesiz muhabbetlerle aşağılandıkça aşağılanıyor. işin daha vahimi de onlar sadece espri yaptıklarını sanıyorlar, aşağılama değil. o yeri geldi mi modern erkek, kadın hakları mı, aa tabii ki de kadın hakları, zaten o kadının özgürlüğünü savunuyor canım, erkek ve kadın eşit olmalı dememiş miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kadın hakları savunucusu ama aşağılayanların en önde gideni. keşke baştan geleneksel yapıda bir adam olduğunu söyleseydi de bizleri oyalamasaydı, en azından o zaman kendisine saygı duyardım. ama bir dakika ya, onlar sadece şaka yapıyor canım, ben de niye hemen kızıyorsam, yoksa benimde mi bıyıklarım var ha?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-8561480919138188236?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/8561480919138188236/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=8561480919138188236' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8561480919138188236'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8561480919138188236'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/08/icabnda-bizde-yuksegi-de-var-alcag-da-2.html' title='icabında yükseği de var alçağı da - 2'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-1855543904310305577</id><published>2011-08-09T23:08:00.010+03:00</published><updated>2011-08-10T03:46:34.000+03:00</updated><title type='text'>icabında yükseği de var alçağı da</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bugün otobüsle eve gelirken bir sohbete kulak misafiri oldum. huyum kurusun, bazen böyle şeyler yaparım. önümde yan yana elli yaşlarında şık giyimli bir adam ve genç bir kız oturuyordu. ben sohbetlerinin başlangıcını kaçırdığım için onları baba kız gibi bir şey zannettim. sonradan anladım ki aslında o an, otobüste tanışmışlar. adam kıza kaça gittiğini sordu, kız da lise üçe geçtim dedi. sonra adam kıza ileride ne okumak istediğini sordu. kız da aslında hep bu soruyu beklemiş gibi uzun ve ayrıntılı bir yanıt verdi. bunun üstüne amca başladı yorumlar yapmaya. bak dedi, ben &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yüksek &lt;/span&gt;&lt;span&gt;mimar&lt;/span&gt;ım. tam bunun üstüne kız "aa öyle mi?!" diye heyecanlı bir tepki verdi. amca bunun üstüne ilave etti, hani x binası var ya, gitmişsindir, işte onu ben yaptım (şimdi burada binanın ismini vermeyeyim, ayıp olmasın). bak bence mimarlık seç, şöyle güzel böyle güzel diye övmeye başladı amca. kız da, "ya tabii güzel şimdi de ben çok kararsızım" dedi. henüz tm mi seçsem, mf mi seçsem bilmiyorum, şimdi bu yıl mf okudum ama değiştireceğim galiba diye ekledi. hali vakti yerinde kalantor mimar amca bunun üzerine hangisini istiyorsa onu seçmesi gerektiğini anlattı.  bak şimdi ben yüksek mimarım ama ilk yıl hukuk kazanmıştım dedi. sonra sevmediğini, bir daha sınava girdiğini ve mimarlığa geçtiğini anlattı. kız da anne babasının hukukçu olduğunu söyledi bu sefer. "yani şimdi hukuk da bana göre değil pek, mimarlık da. bilmiyorum yani ne seçsem." amca bir türlü susmak bilmiyordu, yani bak şimdi, ben yüksek mimarım ama bu işi isteyerek seçtim. işini sevmek çok önemli. bence sana da mimar olmak yakışır, dedi kıza. kız da heyecanlı bir şekilde "sahiden mi?" dedi. adam da, tabii ya falan diye pekiştirdi. bunun üzerine kız, mimarlığı da düşüneyim öyleyse dedi. "aslında benim aklımda psikoloji okumak da var ama bilmiyorum yani... belki mimarlık okuyup, yan dal olarak da psikoloji yaparım" diye ekledi (tam bu sırada içimden hoop yavaş gel dedim). neyse, gerisi lüzumsuz konuşmalar ve kalantor mimar amcanın kendini övmesinden ibaret.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;benim burada gelmek istediğim nokta ise amcanın mimarlığının önündeki "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yüksek&lt;/span&gt;" sıfatını defalarca telaffuz etmesi. bu yüksek mühendis/mimar sıfatına oldum olası antipatim var. bir insan günlük yaşamda kendini tanıtırken neden yüksek mimar/mühendisim deme gereği duyar ki? eğer akademik biriysen ve o an akademik bir konunun içindeysen bunu dile getirmen makul kaçabilir ama günlük yaşamın içinde, bakkalda markette, herhangi biriyle konuşurken "yüksek" bir insan olduğunu ısrarla dile getirmek gerçekten çok komik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;peki bu bilginin bize ne katkısı oldu? yüksek mühendisin bakkala yüksek olduğunu söylemesiyle o ikisinin ilişkisi hangi çerçeveye oturdu? insanlar literatürde &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;master of science&lt;/span&gt; olarak geçen bu şeyin, bizde yüksek olarak çevrildiği vakit gerçekten çok yüksek bir şey olduğunu sanıyorlar. yabancı memleketlerde de böyle bir şey var mı gerçekten merak ediyorum:&lt;br /&gt;"merhaba, ben canıthın hopkins, engineer, ms?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir master için birbirimizi kırmayalım şimdi yaee.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bak, ediz hun yüksek mühendis sıfatını türkan şoray'ı tavlamada nasıl kullanıyor:&lt;br /&gt;&lt;a href="http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/17188/nedir-abi-bu-muhendislerin-olayi-"&gt;ben sokak çapkını değilim, yüksek mühendisim!&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-1855543904310305577?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/1855543904310305577/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=1855543904310305577' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1855543904310305577'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1855543904310305577'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/08/icabnda-bizde-yuksegi-de-var-alcag-da.html' title='icabında yükseği de var alçağı da'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-5666118114407311167</id><published>2011-08-09T22:00:00.006+03:00</published><updated>2011-08-09T22:34:14.287+03:00</updated><title type='text'>arap baharının yanındaki yağmurlu tottenham havası</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;ingiltere tottenham'da olan ayaklanmaları internet üzerinden takip etmeye çalışıyorum. ilk başta ne olduğunu kimse pek anlayamadı, halen de tam olarak anlaşılabilmiş görünmüyor. ben birbirinden farklı şeyler söyleyen yabancı haber kaynaklarına denk geldim. her biri olayı farklı bir şekilde ele almış ve olayların amacını farklı şeylere bağlamış. başta siyahilerin ayaklanması dediler, sonra müslümanlar da katılınca göçmenlerin ayaklanması oldu, sonra beyazlar da katılınca fakir ingilizlerin başkaldırısı dediler, sonra on altı yaşındaki gençler katılınca anarşist toplulukların işi oldu falan filan. sonuçta tam olarak kimin işi ya da ne amaçla ayaklanılmış pek belli değil gibi duruyor; polis baskısı, yönetim, hükümetin tavrı, ırkçılık deniyor. ilerleyen günlerde meseleyi değişik katmanlarda inceleyen yazılar göreceğiz mutlaka, ben de o zaman bilgileneceğim biraz. benim şu anki bilgilerimizle dikkatimi çeken başka bir şey oldu: ingiltere'de şimdi yaşananları ortadoğu'daki ayaklanmalarla özdeşleştirenler var. son derece sevimsiz ve aşağılayıcı bulduğum "arap baharı" tabirini kullanarak; tunus, mısır, suriye'nin ingiltere'deki gençleri harekete geçirmede etkili olduğunu söylüyorlar. bence burada durup bir düşünmek lazım. çok şey bildiğimi söylemiyorum ancak ingiltere'de olanları orta doğu'daki isyanlarla yan yana koyma &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;romantik&lt;/span&gt;liği gerçekten çok komik. tottenham'da olan ayaklanmaların siyasi sloganı nedir, bir kere önce ona bakmak lazım. şu ana kadar ben bir slogan görmedim. ortadoğu'daki olaylarınsa daha ilk andan itibaren bir derdi vardı (halen var). eğer ingiltere'deki olaylar ekonomik kaynaklı dertler ve yaşam koşulları nedenliyse, hükümete ve polise yönelikse niçin sosyoekonomik seviyesi düşük, ağırlıklı olarak göçmenlerin yaşadığı yerlerde yağmalamalar yapılıyor, onu da anlamış değilim. zaten kıt kanaat geçinen, bulup buluşturup bakkal, market, dükkan açan adamın dükkanını başına yıkarak neyi protesto ediyorlar onu da anlamış değilim (burada bilmiş bir tavır yok, gerçekten anlamadım). televizyonda gördüm, tipinden pakistanlı hindistanlı olduğu anlaşılan, dükkan sahibi yaşlı kadın "bunu niye yapıyorlar bilmiyorum" diye ağlıyor. eğer protestocuların eylemleri siyasi tabanlıysa, bu dükkan sahibi kadın gibileri de yanlarına alıcı bir ideolojileri olması gerekmez mi? protestocular bu yaptıklarıyla, hükümet tarafından benzer yaklaşıma maruz kalan göçmenini, siyahisini, fakirini vs. bunları kendilerine düşman etmiyorlar mı? ortadoğu'daki isyanda hükümet yanlısı gruplar olsa bile halk biraradaydı. üstelik bu derece bir yağmalamayı da gördüğümüzü hatırlamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geçtiğimiz dönem avrupa birliğini anlatan bir seçmeli ders aldım. bir dönemlik psikoloji dersi alıp da psikoloji yorumları yapan ukala öğrenciler gibi, ya da efendime söyleyeyim 101 kodlu felsefe dersini alıp da felsefe üzerine ahkam kesen kendini bilmezler gibi olmak istemem. ama dersten öğrendiğim bir şey varsa, o da göçmen birinin dünyada en rahat yaşayabileceği yerin ingiltere olduğudur. sosyal devletin en iyi örneklerinden biri ingiltere'dir ve bu sosyal devlet göçmenini diğer ülkeler gibi &lt;span style="font-style: italic;"&gt;öteki&lt;/span&gt;leştirmez. herkes kendi kültürünü istediği gibi devam ettirir, kendi dini inancını rahatça yaşar. sonracığıma eşcinsel korkusu en az olan toplumlardan biridir falan. böyle bir sürü şey sayılabilir. bütün bunların ötesinde bir sürü göçmenin işsizlik maaşı aldığını duymuştum (buraya bir soru işareti koyuyorum, yanlış olabilirim).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi durum böyleyken ingiltere'de halk bir şeyler istediği için ayaklanıyorsa, bu ayaklanma ortadoğu'dakiyle bir tutulamaz. üstelik seçtikleri yöntem de her şeyi ateşe verme üzerine kurulu. hal böyleyken "ingilizlerin bu onurlu mücadelesinde" diye başlayan cümleler kurmak ortadoğu'ya ayıp. "onurlu mücadele mi?!" diye sormak istiyorum. üzgünüm ama bu tarz bir yakıp yıkmaya methiyeler düzmek, ancak 15 yaşında bir anarşistsen kabul edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-5666118114407311167?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/5666118114407311167/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=5666118114407311167' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5666118114407311167'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5666118114407311167'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/08/arap-baharnn-yanndaki-yagmurlu.html' title='arap baharının yanındaki yağmurlu tottenham havası'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-1949028894656587689</id><published>2011-08-08T21:49:00.012+03:00</published><updated>2011-08-09T00:13:37.209+03:00</updated><title type='text'>mo-ha-vi 3</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bazen düşünüyorum, yürürken sokağı dinlemek yerine müzik dinlemeyi seçmekle bir şeyler kaçırıyor muyumdur diye. muhakkak kaçırıyorumdur. bu bir alışkanlık olmuş artık, iyi mi kötü mü bilmiyorum. dışarıda yürürken diğer sesleri de duymak gerekiyor, bunun eksikliğini hissediyorum bazen. bazı caddelerden yürürken, sokaklardan geçerken aklıma değişik şarkılar geliyor. zamanında aynı yollardan aynı şarkıları dinleyerek öyle çok geçmişim ki şimdi o sokakların bir sesi var gibi. bundan memnun muyum değil miyim bilmiyorum. uzun zaman önce her şeye bu kadar anlam atfetmenin iyi bir şey olmadığı kanısına vardım. artık şehrin değişik semtleri değişik albümlerle zihnime kazınmıyor, eskiden beri süregelenleri ise silmedim, silmeye de uğraşmadım; sadece o civardan geçerken aklıma geliyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;ziya gökalp'ın aklıma &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;slowdive&lt;/span&gt; ile kodlandığını birkaç gün öncesine kadar hiç fark etmemiştim. birden içime bir kasvet oturdu. lisenin son yılı, öss, testler, dersane, alelacele yenen yemekler, uykusuzluk, daha çok test, kahveyi hayatıma sokuşum, gözümü bozuşum, ilk defa gözlük takışım, sonra yine testler... bunların hepsi öyle bunaltıcı şeyler ki tek yaptığım müzik dinlemek. akşam dersaneden çıktığımda karanlıkte ziya gökalp'ten kolej tarafına yürürken slowdive dinlerdim. eve gidince uyumak isterdim ama çözmem gereken testler olurdu. bir zaman gelecek ve bunların hepsi geçecek derdim. ziya gökalp'in akşam karanlığında ne kadar kasvetli olduğunu anlatamam, buhranlı sanat filmi çekebilirsin. oldum olası sevmem oraları. bana hep çözdüğüm testleri, sakarya'dan ayaküstü yediğimiz yağlı, pis yemekleri hatırlatır. sabah saat yedide okula giderken dinlediğim &lt;span style="font-style: italic;"&gt;souvlaki&lt;/span&gt; albümünü, şarkının kaldığım yerinden akşam sekiz-dokuz gibi eve dönerken dinlerdim. o zaman kaçabildiğim tek yer albümlerin içiydi, şarkılara derin anlamlar yüklemek hep bu yüzdendi. millet artık evine gitmişken, liseli çocukların ağır çantalarıyla tenha sokaklarda dolaşması çok can sıkıcı. neyseki o travmatik günler geride kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;mojave 3&lt;/span&gt;'yi ilk kez iki sene önce dinledim. artık öss gibi bir şeye çalışırken dinlemediğimden olsa gerek, slowdive'a göre daha pozitif şarkıları olduğunu düşündüm. ne onlar aynı ne de ben aynı olduğumdan böyle bir kanıya kapılmış olabilirim. kulağıma takıp, yorganın altına girdiğimde içime huzur salan &lt;span style="font-style: italic;"&gt;excuses for travellers&lt;/span&gt; albümünü, on beş yaşındaki bir ergenin sevdiği albümü bağrına basması gibi sevdim. hala böyle şeyler hissedebildiğim için kendi adıma sevindim. "in love with a view" şarkısını defalarca dinledim. bu albümü hiçbir ankara sokağıyla değil, kendi odamla özdeşleştirdim. birini sevmek demek acı çekmek olmamalı, bilakis mutluluk getirmeli diye düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=fgdvf4Mzkg8"&gt;en manzaralısından.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-1949028894656587689?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/1949028894656587689/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=1949028894656587689' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1949028894656587689'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1949028894656587689'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/08/mo-ha-vi-3.html' title='mo-ha-vi 3'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-8546179457236834240</id><published>2011-08-01T23:02:00.004+03:00</published><updated>2011-08-01T23:27:29.863+03:00</updated><title type='text'>winter's bone</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-yBp4g2wMDFU/TjcJq6sS3lI/AAAAAAAAAdY/emHsKB7KHS0/s1600/winter_s_bone5.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 180px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-yBp4g2wMDFU/TjcJq6sS3lI/AAAAAAAAAdY/emHsKB7KHS0/s320/winter_s_bone5.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5635984091591663186" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bu kış pek fazla film izlediğim söylenemez. izlediğim filmlerin de pek azı son dönem filmleriydi. bu nedenle 2010 yılı sinemasından epey uzak kaldım. sinemaya ilgimin kesintiye uğramasını sadece vakit bulamamakla, iş güçle ya da hayat gailesiyle açıklamayacağım. son derece basit ve net bir şekilde film izlemek istememem bu durumun asıl nedeni. sinemayı eğlence aracı olarak görmediğimden, az film izlediğim bu yedi-sekiz aylık dönemde kafamın bayağı bir boşaldığını söyleyebilirim. bir yerden sonra kurmacanın değil de gerçeğin daha ilgi çekici olduğunu fark edince, izlemekten ziyade gözlemeye başlıyorsun, benim için öyle oldu. kötünün kötüsü de, kimi zaman umut aşılayan ufak bir olay da günlük yaşamın ta içinde. artık hiçbir kore filmine şaşırmıyorum sanırım, çünkü vahşetin en uç noktasının aslında yanı başımda olduğunu biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bütün bunları söylememin nedeni, aylar öncesinin filmini benim ancak temmuz'da izlemem ve geç kaldığımı henüz fark etmiş olmam. filmi izleyeli on beş-yirmi gün oluyor. izledikten hemen sonra "bir şeyler yazmalıyım" demedim; ancak &lt;span style="font-style: italic;"&gt;winter's bone&lt;/span&gt; bu süre zarfında kafamın hep bir köşesinde durdu. üzerimde böyle bir etki bıraktığından dolayı da kafamdan geçenleri düzene koymayı düşündüm. geç olduğunu bilmeme rağmen yine de bu filme dair olan tecrübemi bir kenara not etmek istedim, öylesine bırakıp gitmek olmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;film amerika'nın güney kırsalında geçiyor. filmde fakirliğin ve kirli işlerin hakim olduğu bir kasabada, on yedi yaşındaki bir kızın iki küçük kardeşine ve hasta annesine bakmaya çalışırken, bir yandan da bir süre önce ortadan kaybolan babasını arama hikayesi anlatılıyor. amerika'nın güneyi ilginç bir yer, sağlam hikayeleri var. bu coğrafyayla beni tanıştıran &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;carson mccullers&lt;/span&gt; oldu. &lt;a href="http://kukuletali.blogspot.com/2011/06/takm-elbiseyle-deniz-kysnda-uzanmann.html"&gt;daha önce bahsetmiştim&lt;/a&gt;, bir yazar sayesinde bütün bir coğrafya ilgimi çeker oldu diye. fakir, muhafazakar, gelenekçi insanını ve ekmek kavgasının hakim olduğunu ben romanlardan öğrendim. carson mccullers'ın anlattığı kısım sıcaktan kavrulan, sapsarı memleketlerdi. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;southern gothic&lt;/span&gt; olarak nitelendirilen bu edebiyat akımına william faulkner, flannery o'connor, tennessee williams ve truman capote gibi isimler dahilmiş. şimdi ismini hatırlayamadığım bir yazar, "sizin bulunduğunuz akıma southern gothic diyorlar, ne dersiniz" diye kendisine sorulduğunda "onlar bu ismi takmışlar ancak biz onların hepsini yaşadık, ne gothiği allasen" tadında bir cevap vermiş. buradan gelmek istediğim nokta şu, winter's bone gibi bir filmi, southern gothic denen edebi akım damarından saysak pek de yanlış olmaz gibi geliyor. büyük laflar etmek istemiyorum ancak bence pekala olur gibi. tuhaf bir şekilde bu akım kafamda ilk olarak kadınlarla şekillendi: carson mccullers ve ardından flannery o'connor. bu filmin yönetmeni de bir kadın olunca ister istemez zihnimdeki &lt;span style="font-style: italic;"&gt;american south&lt;/span&gt; algısı pekişti. ben kadınlar üzerinden bir yakınlık kurarken, yönetmen &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;debra granik&lt;/span&gt; de bize bir küçük kadın hikayesi anlatmış. sanırım bu tesadüf beni filme yaklaştıran şeylerin başında geliyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-MeP3k_L7-yk/TjcG1247VlI/AAAAAAAAAdQ/7PWTu9msyJI/s1600/winters-bone-gotham.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 180px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-MeP3k_L7-yk/TjcG1247VlI/AAAAAAAAAdQ/7PWTu9msyJI/s320/winters-bone-gotham.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5635980981014582866" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;filme dair en sevdiğim şey nedir biliyor musun, bir kadın hikayesi olmasına rağmen, bu hikayenin erkekler üzerinden anlatılmaması. yani ortada bir kadın var ama anlatılan, bu kadının sevdiği adamla olan ilişkisi, karşılıksız aşkı, aldatması/aldatılması falan değil. kadının ana hikayesi bir erkek üzerinden kurulmuyor. bu yönüyle bana öyle muhalif geldi ki, didaktik olmadan ya da mesaj kaygısı gütmeden sert bir kadın filmi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. on yedi yaşındaki bir kız iki küçük kardeşine annelik yaparken bir yandan da evin reisi oluyor. bir sahne var, o noktadan sonra bu filmin benim için farklı bir anlamı olacağını anladım. filmdeki karakter ree'nin amcasının, her işe burnunu soktuğu için kıza kızdığı bir sahne var. çenesini eliyle sıkıyor ve bağırıyor. orada kendimi tutamadım, birden ağlamaya başladım. bana bir şeyler hatırlattı çünkü. dört sene öncesine kadar hastanelerle içli dışlı olduğum bir hayatım vardı -o günler bir daha geri gelmesin. yaklaşık iki senede bir annemin hastaneye taşınması, birkaç ay süren tedaviler... küçükken teyze, amca yanında kalırdım; büyüyünce ise yalnız kalmaya başladım. bir ara hacettepe'yle bayağı ahbap olmuştuk. ben oradaki hemşireleri bilirdim, onlar da beni. kaç intern doktoru uzman ettik sayamam, o derece uzun zaman geçirdik orada. ilk kez on beş yaşında evde yalnız kaldım. lise birdeydim. çamaşır makinesini kullanmayı, kombiyi ayarlamayı, bankaya fatura yatırmayı o zaman öğrendim. arada amcam gelir beni yoklardı, kimsenin evinde kalmak istemezdim çünkü kendimce kendime bir şeyler kanıtlama amacı içindeydim. o günlerden birinde, bir gün çok fazla dolduğumu hatırlıyorum. amcam beni ziyarete gelmişti. üzerimde çok yük olduğunu söyleyerek kızmaya başladım. sonra o da bana kızdı. beni karşısına aldı ve dedi ki, "senin yaşında birçok kız şu anda okula gitmiyor ve evlendiriliyor. hatta çocuk doğuruyorlar. sen çok sorumluluğum var diyorsun ama bir de onları düşün, bir aileye bakıyorlar. üstelik başlarında bir de koca baskısı... bütün bunları düşündüğünde ne kadar şanslı olduğunu anlarsın" demişti. o an bunları söylediği için daha da kızdığımı ama diyecek bir şey bulamadığımı hatırlıyorum. filmdeki amcanın, ree'ye kızdığı sahnede işte aklıma bunlar geldi. bu kadar kolay ağlayacağımı tahmin etmezdim. ben o günleri unuttuğumu sanırken aslında unutmadığımı gördüm. ree'yi kendime yakın hissederken, evini benim evime, çevresindekileri de benim tanıdıklarıma benzettim. sanırım amcamın çocuklu genç kadınlar derken kastettiği ree gibilerdi. ree karanlık işlerin peşinde koşarken ben hasta peşinde koştum. o çocuk bakarken ben çocuk bakmadım, işim kolaydı ama ben de başka şeyler yaptım. altı sene öncesinde bir gece, kulağımda &lt;span style="font-style: italic;"&gt;stories from the sea, stories from the city&lt;/span&gt; varken, bir gece hacettepe'de birilerinin gelmesini bekledim. kimse gelmeyince de müzik dinlemeye devam ettim. bu film bittiğinde öyle çok ağlamıştım ki, bir ara fark etmeden elimi yumruk yapıp ağzıma dayamışım ve elim diş izi olmuş. ertesi gün kalktığımda gözlerim öyle şişmişti ki, belli olmasın diye göz farı sürüp öyle gittim staja. yolda da yine aynı pj albümünü dinledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonuç olarak bu film iyi bir film olmasının yanı sıra, benim için farklı bir yere sahip oldu. bana biraz &lt;span style="font-style: italic;"&gt;frozen river&lt;/span&gt;'ı hatırlattı, meğersem sağlam bir kadın hikayesi izlemeyeli bayağı oluyormuş. son dönemde yeteri kadar &lt;span style="font-style: italic;"&gt;misogyny&lt;/span&gt; soslu filmler (örneğin &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;blue valentine&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;antichrist&lt;/span&gt;) izleyen bana çok iyi geldi. ayrıca 2010 yılı filmleri arasında en beğendiklerimin kadın yönetmenlerin elinden çıkması da bir tesadüf olmamalı diye düşünüyorum (kastettiğim diğer film&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; fishtank&lt;/span&gt;) şimdi böyle kadın yönetmen falan demek de bir tuhaf, kabul ediyorum. sonuçta erkek elinden çıkma çok sağlam ve incelikli kadın hikayeleri varken böyle dememeliyim, tamam.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-8546179457236834240?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/8546179457236834240/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=8546179457236834240' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8546179457236834240'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8546179457236834240'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/08/winters-bone.html' title='winter&apos;s bone'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-yBp4g2wMDFU/TjcJq6sS3lI/AAAAAAAAAdY/emHsKB7KHS0/s72-c/winter_s_bone5.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-3370568042785630684</id><published>2011-07-17T22:21:00.004+03:00</published><updated>2011-07-17T22:57:11.347+03:00</updated><title type='text'>klorak</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-t9QPHwiuoK0/TiM2Uqt9f7I/AAAAAAAAAdI/8kkEwWoc_Ng/s1600/klorak.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-t9QPHwiuoK0/TiM2Uqt9f7I/AAAAAAAAAdI/8kkEwWoc_Ng/s320/klorak.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5630403687835598770" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;staj yaptığım fabrikada izmirli bir öğrenci arkadaş var. birkaç gün önce sohbet sırasında nereden laf açıldıysa açıldı, konu &lt;span style="font-style: italic;"&gt;klorak&lt;/span&gt; denen temizlik maddesine geldi. ben klorak denen şeyi hayatımda ilk defa, bir ay önce izmir'e gittiğimde görkem'den duydum. "o ne öyle?" dedim, bana öyle bir şaşkınlık ifadesiyle "nasıl yani, bilmiyor musun?" dedi ki, ben hayatımda böyle bir şey görmedim. sanki bütün dünya biliyor da, ben çok önemli bir şeyi kaçırmışım gibi hissettim. "yok, bilmiyorum" dedim. gerçekten mi diye diretti. ya valla bilmiyorum, klorak ne ki dedim, sonra annesine seslendi, anne, bak klorak'ı bilmiyor dedi. hani böyle çamaşır yıkarken kullanırsın, sarı şişesi var falan diye uzunca anlattı. yok, bilmiyorum dedim. anlatışından çamaşır suyu gibi bir şeyden bahsettiği sonucuna vardım. ankara'da yok öyle bir şey dedim. nasıl yok diye hayret etti falan. klorak'ı öyle bir anlatıyor ki, sanırsın dünyanın en mükemmel deterjanı. yok valla, biz çamaşırı onsuz yıkıyoruz, gayet de temiz oluyor dedim. sonra beraber markete gittik ve bana klorak'ı gösterdi. üzgünüm ama bu sizin izmir yöresinin deterjanı dedim, bizim oralarda yok. sonra internetten araştırdık, klorak dediğin bildiğin çamaşır suyuymuş arkadaşım ya. sahibi bir girişimcilik örneği göstermiş, adam bütün ege yöresini ele geçirmiş, helal olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne diyordum, stajdaki izmirli arkadaşla bu klorak muhabbeti geçti ve kendisini bir türlü klorak denen şeyin çamaşır suyu olduğuna ikna edemedim. illa farklı bir şey olduğunu iddia ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;vay anasını ne klorakmış yahu.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-3370568042785630684?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/3370568042785630684/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=3370568042785630684' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3370568042785630684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3370568042785630684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/07/klorak.html' title='klorak'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-t9QPHwiuoK0/TiM2Uqt9f7I/AAAAAAAAAdI/8kkEwWoc_Ng/s72-c/klorak.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-2822212460302681768</id><published>2011-07-17T21:57:00.004+03:00</published><updated>2011-07-17T22:04:51.114+03:00</updated><title type='text'>ünal abi</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;staj yaptığım fabrikada bir ünal abi var. kendisi otuz beş yıllık teknisyen, bulunduğum kısmın da en kıdemli çalışanı. diğer bütün işçiler ona hürmet ediyor ve sevip sayıyor. kısa sürede onu neden bu kadar sevdiklerini anladım; çünkü ben de çok sevdim. sanırım mesleki anlamda görüp, tecrübe ettiğim şeylerin kat kat fazlasını ünal abi'yle yaptığımız sohbetlerden öğrendim. kendisi çok görmüş geçirmiş biri, her konuda söyleyecek bir lafı var. geçen gün bize dedi ki, ankaralı öğrencilerde görüyorum, hepsi okulu bitirelim de iyi bir yere kapağı atalım diye düşünüyorlar. maaşımız her ay yatsın, güvencemiz olsun diyorlar, dedi. ama buraya istanbullu öğrenciler de geliyor sizler gibi, onlara bakıyorum, okul bitsin, üç-beş kişi bir araya gelelim, kendi işimizi kuralım diyorlar dedi. işte böyle olmalısınız çocuklar, biraz girişken olmak lazım diye ekledi. ben direk güldüm, aynı ben dedim. sonra devam ettim, ne yapalım ünal abi, biz aileden öyle görmüşüz dedim. doğru diyorsun kızım dedi, hepiniz memur ailesi çocuklarısınız, siz de haklısınız bir nevi. ama yine de korkak olmayacaksın dedi. ankaralılarda bu var, hele bir de üniversiteyi de ankara'da okumuşsa, iş hayatına girince ankara dışına çıkmaya korkuyorlar dedi. bakın size diyorum, okul biter bitmez doğru istanbul'a gidin, oradaki fabrikalara. ne işiniz var burada dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;birkaç gündür bunu düşünüyorum. benim daha önce hiç kendi işimi kurayım diye bir şey geçmedi aklımdan. hiiiç düşünmedim bile. belki çok ilerde param olur, kendi işimi kurarım diye bile düşünmedim. biz tam memur çocuğuyuz ya. çevremdeki arkadaşlarıma baktım, hepsi de tam tamına birer ankara çocuğuydu. daha bir tanesini duymadım ki, ileride sermayem olursa kendi işimi kurayım falan desin. herkes bir yere girsek de yerimiz belli olsa gayretinde.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;ünal abi'yle bir başka sohbetimiz de artık gençlerin kitap okumaması üzerine oldu. kendisi dedi ki, çocuklar, benden size tavsiye, muhakkak kitap okuyun. öyle sadece ders kitabı okumakla olmaz dedi. doğru diyorsun ünal abi dedik. bakın, ben elli yaşından sonra roman okumaya başladım. öyle pişmanım ki. biz gençken dostoyevski okutmazlardı, bize demişlerdi ki dedi, onlar rus yazarları, hepsi komünist, okumayın. elli yaşından sonra dostoyevski okumaya başladım ve kendi kendime düşündüm ki eğer yirmi yaşındayken bunları okusaydım, hayatım bambaşka olabilirmiş. o yüzden mutlaka kitap okuyun, klasiklerin hepsini okuyun bir kere dedi.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;bu yaz aylarının bana en büyük katkısı ünal abi gibi birini tanımam oldu. işin ilginç yanı, onun haricinde fabrikada çalışan her abiden öğrenecek bir ton şeyimiz varmış, mesleki şeyler hikaye.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-2822212460302681768?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/2822212460302681768/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=2822212460302681768' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2822212460302681768'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2822212460302681768'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/07/unal-abi.html' title='ünal abi'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-1583499662554293619</id><published>2011-07-06T02:26:00.003+03:00</published><updated>2011-07-06T02:28:12.216+03:00</updated><title type='text'>kafka'dan ergenekon eleştirisi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-kPcfAQhGobM/ThOduQ7jaQI/AAAAAAAAAdA/NPytIm3-brc/s1600/kafka.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 163px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-kPcfAQhGobM/ThOduQ7jaQI/AAAAAAAAAdA/NPytIm3-brc/s320/kafka.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5626013777660176642" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;meğersem kafka ergenekon'u yazmış da haberimiz yokmuş.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-1583499662554293619?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/1583499662554293619/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=1583499662554293619' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1583499662554293619'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1583499662554293619'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/07/kafkadan-ergenekon-elestirisi.html' title='kafka&apos;dan ergenekon eleştirisi'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-kPcfAQhGobM/ThOduQ7jaQI/AAAAAAAAAdA/NPytIm3-brc/s72-c/kafka.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-8536748611668932465</id><published>2011-07-05T16:20:00.004+03:00</published><updated>2011-07-05T16:51:40.793+03:00</updated><title type='text'>asıl habere yer kalmadı, üzgünüz</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;dün cnn türk'te ayşenur arslan'ın &lt;span style="font-style: italic;"&gt;medya mahallesi&lt;/span&gt; programını izledim. konuğu mehmet yılmaz'la birlikte güncel olayları değerlendirdiler. yıl içinde okul olduğundan sadece birkaç kere programı izlemişliğim vardı. ancak programın birkaç kere uyarı aldığını, cnn türk ve ntv'nin girdiği yeni yandaş görünüme kıyasla daha muhalif bir tutum sergilediğini duymuştum. hatta "yolu yakındır, bu programı da bitirirler" gibi yorumlar okudum. dürüst olmam gerekirse mehmet yılmaz hakkında yorum yapacak bir bilgim yok. hani ne yönde yazan bir yazardır, fikirleri nedir pek bilmiyorum. köşe yazarları konusunda çaylak olduğumu ve daha çok fırın ekmek yemem gerektiğini biliyorum. bu ön bilgileri verdikten sonra bahsetmek istediğim konuya gelebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ayşenur arslan, bu yıl madımak katliamını anma amacıyla oraya giden insanların başına neler geldiğinden bahsetti ve bu olayların gazetelerde ana sayfadan değil de, içeride küçük birer haber olarak yer bulmasını eleştirdi. bu olanları "alternatif medya" olarak değerlendirebileceğimiz internet haberciliği ve benim pek çok konuda bilgilenmemi sağlayan blogger'lar olmasa ben de çok geç öğrenecektim. bu olay ana akım gazetelerin sitelerinde ayşe özyılmazel'in evliliği veyahut hilal cebeci'nin fotoğrafı kadar yer bulmadı. bu yaklaşım madımak katliamının utancını katlayan bir olaydır. oraya anmaya giden insanların üzerine biber gazı sıkıldığını görünce diyecek bir şey bulamadım. başka hiçbir şeye gerek yok, sadece bu bile devletin ve polisin genel algısına dair bize pek çok şey anlatmakta. işte ayşenur arslan bunu eleştirirken, bu haberin iç sayfada küçük bir yer bulmasına dair mehmet yılmaz'a ne düşündüğünü sordu. o da bunun elbette kabul edilemez bir şey olduğunu, ancak basın üzerindeki baskının inkar edilemediğini ve bu yüzden gazeteleri anladığını söyledi. bu konuyu daha fazla konuşmadılar ve başka bir şeye geçtiler. onlar geçti ama bu nokta benim kafama takıldı. ben düne kadar gazetelerin gördükleri baskı karşısında sinmelerini eleştiren bir insandım. cnn türk'e, ntv'ye ya da ana akım gazetelere laflar hazırlayıp, onları güncel tabirle &lt;span style="font-style: italic;"&gt;omurgasız&lt;/span&gt; olmakla eleştiriyordum. ancak dünden beri fikrimi değiştirdim. iktidar baskısı karşısında sinen medyada suç bulmuyorum artık; çünkü düşününce, gazete ve televizyon kanalı sahipleri sonuçta birer ticaret adamı. bir şey yaparken tüccar kafasıyla hareket ediyorlar ki bu da gayet doğal ve mantıklı. sermaya sahibi birinden başka nasıl hareket etmesi beklenir ki? elbetteki ona kâr getirecek alana yönelecek, tüccar para kaybetmeyi ister mi? bu durumda da sürekli kendisine açılacak davalarla, ödeyeceği tazminatlarla uğraşmak istemez. üstelik pek çok medya patronunun başka alanlarda da iş yaptığı düşünülürse, kendilerinin bu sinme, iktidarla zıt gitmeme yaklaşımları gayet normal. yaptıklarını onaylamıyorum, desteklemiyorum ama tüccar mantığıyla hareket eden bu adamları anlıyorum. şimdiye kadar onları korkak olarak niteliyordum ama artık kendilerince öyle yapmalarının mantıklı olduğunu görüyorum. kızgınlığımı ikiye bölerek ifade etmektense sadece tek bir yöne odaklıyorum: artık sadece medya üzerinde baskı kuran iktidarı eleştiriyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-8536748611668932465?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/8536748611668932465/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=8536748611668932465' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8536748611668932465'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8536748611668932465'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/07/asl-habere-yer-kalmad-uzgunuz.html' title='asıl habere yer kalmadı, üzgünüz'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-8481513419235855665</id><published>2011-07-05T01:10:00.003+03:00</published><updated>2011-07-05T01:12:14.951+03:00</updated><title type='text'>uzun soluklu ilişki</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bazen siyasi konularda fikrimi dile getirirken, eş-dost ortamında sohbet ederken bir anlığına kendime yabancılaşıyorum. resmen kendime dışarıdan bakıyorum ve diyorum ki, ne gördün ne yaşadın da böyle laflar ediyorsun. ne deneyimin var ki, diyorum. benim aklım ermeye başladığından beri gördüğüm tek bir iktidar var, tek bir parti var. kafamdaki iktidar algısının karşılığı olan tek bir isim var. tabiri caizse ben gözümü onla açtım (tıpkı ben 5 yaşından beri melih gökçek'in belediye başkanı olması gibi). bunun böyle olması beni gerçekten düşündürüyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-8481513419235855665?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/8481513419235855665/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=8481513419235855665' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8481513419235855665'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8481513419235855665'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/07/uzun-soluklu-iliski.html' title='uzun soluklu ilişki'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-7155259272009165208</id><published>2011-07-05T00:28:00.005+03:00</published><updated>2011-07-05T01:44:47.882+03:00</updated><title type='text'>don't look now</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-y0zd0KyOam8/ThIxmTQ4DAI/AAAAAAAAAcw/brBMs7nqSOs/s1600/don%2527t%2Blook%2Bnow.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 177px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-y0zd0KyOam8/ThIxmTQ4DAI/AAAAAAAAAcw/brBMs7nqSOs/s320/don%2527t%2Blook%2Bnow.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5625613418615016450" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;yaşım ilerledikçe kitap okuma alışkanlığım geriliyor. bu beni üzüyor ve düşündürüyor. "vakit yok" gibi bahanelerin arkasına sığınmak istemiyorum ama okuyamamamın bir nedeni olmalı diye düşünmüyor değilim. eskiden birkaç ayda okuduğum kitap kadarını şimdi bir yılda okusam buna da şükür diyorum. bu konuda aza kanaat etmek kendimdem utanmama sebep oluyor. tatil oldu mu, birkaç gün boşluk buldum mu okuyayım diyorum, kimi zaman oluyor kimi zaman olmuyor. bazen kendi kendime soruyorum, film izlemek daha kolay olduğu için mi film izliyorum da kitabı üniversiteye başladığımdan beridir geri planda tutuyorum diye. burada bir tuhaflık var, aslında ileri doğru evrim geçirmem gerekirken ben geriye gidiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aslında bir filme dair düşüncelerimi yazmak isterken konuyu kitap okuma mevzusuyla açmamın bir nedeni var. bazı filmleri izledikten sonra, daha az kitap okuduğum için içimde duyduğum o vicdan azabını duymuyorum. bilakis, kapkalın bir romanı devirmişim gibi bir tatmin hissiyle dolup taşıyorum. işte film izlemek daha kolay diye değil, işime geliyor diye hiç değil; sinemanın bu yüzünü görmek için filmlerin karşısına oturuyorum diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1973 tarihli nicolas roeg filmi &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;don't look now&lt;/span&gt;'ı birkaç gün önce izledim. o günden beridir kafamın içinde dönüp duruyor. şişirilmiş cümlelerle övecek ya da çok bilmiş laflar edecek değilim, zaten ben kendi halinde bir izleyiciyim. ancak bu film bana "işte sinema böyle bir şey" dedirtti. üstünden günler geçti ama arada bir kare kare görüntüler gözümün önünden geçiyor. sanki ben hakkında güzel cümleler kurdukça o sadeliğine ve görsel zenginliğine gereksiz süslemeler yapacakmışım gibi geliyor. o yüzden sadece bana hissettirdiklerinden bahsetmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;film gerilimli ve gizemli bir atmosferde geçiyor. küçük kızlarını kaybeden bir çiftin venedik'te geçirdikleri birkaç günlük iş seyahati süresince yaşadıklarını izliyoruz. kızlarının ölümünü kadının ve adamın nasıl atlatmaya çalıştığını görüyoruz. zamanının ötesinde bir film olarak söylenen 'don't look now' &lt;span style="font-style: italic;"&gt;korku filmi&lt;/span&gt; kategorisinde değerlendirilse de, bence bu şekilde yaklaşmak biraz sığ kaçar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-ET2LZKIYlzM/ThIyJOo0VJI/AAAAAAAAAc4/7HRshTskwpU/s1600/don%2527t%2Blook%2Bnow-2.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 177px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-ET2LZKIYlzM/ThIyJOo0VJI/AAAAAAAAAc4/7HRshTskwpU/s320/don%2527t%2Blook%2Bnow-2.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5625614018668680338" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;filmi izledikten sonra düşündüğüm şey, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;hepsinin bir başı varmış&lt;/span&gt; oldu. hepsi derken, görsel algısına ve sinematografisine hayran kaldığım pek çok yönetmeni kastediyorum. kendi bilgim kadarıyla bazı şeyleri kafamda kieslowski'yle başlatmıştım. şimdi görüyorum ki başlangıcın bile öncesi varmış. don't look now'da nicolas roeg'un çekim tarzı, değişik nesneleri değişik planlarla çekip birbirine eklemesi, renk kullanımı, cama değişik anlamlar atfetmesi gibi şeyler &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;mavi-beyaz-kırmızı üçlemesi&lt;/span&gt;ne bir referans olarak gösterilebilir. kamerada değişik renk filtre kullanımı da bu filmin en etkileyici yanlarından biri. kafamda, "kieslowski ve meşhur görüntü yönetmeni" ikilisiyle aynı yere koyabildiğim bir görsel anlatım söz konusu burada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;filmin gerilim-korku filmi kategorisinde ele alınması bence yüzeysel bir yaklaşım. bu nedenle de senaryodaki kader unsuru beni daha fazla düşündürdü. senaryonun kaderi ele alışındaki tavrı kendime yakın buldum, tıpkı&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; dekaloglar&lt;/span&gt;ın birincisinde olduğu gibi. bu iki film kader kavramını aynı yaklaşımla ele alıyor. buradaki kader kavramını ifade etmekse benim için o kadar da kolay değil. bazı şeyleri kontrol edebiliyorsun ama bazılarını edemiyorsun ve o noktada devreye giren şeyin ne olduğunu da bilmiyorum, bunun gibi işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;spoiler vermek istemediğimden daha fazla detaya girmiyorum. çok meşhur ve tartışmalı sahnesi için de gördüğüm en estetik ve güzel planlardan biri olduğunu söylemek istiyorum sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonuç olarak, "don't look now" bana bir roman okumuşum gibi hissettirdi. içimdeki kitap açlığını bir nevi tatmin etti ve bu her filmin yapabildiği bir şey değil, o yüzden bu filmi önemsiyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-7155259272009165208?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/7155259272009165208/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=7155259272009165208' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/7155259272009165208'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/7155259272009165208'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/07/dont-look-now.html' title='don&apos;t look now'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-y0zd0KyOam8/ThIxmTQ4DAI/AAAAAAAAAcw/brBMs7nqSOs/s72-c/don%2527t%2Blook%2Bnow.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-2864955999248919064</id><published>2011-07-01T04:33:00.009+03:00</published><updated>2011-07-01T05:54:34.487+03:00</updated><title type='text'>22</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-OdJa8bstIt4/Tg0xNP_Jv3I/AAAAAAAAAco/J_LAdMOk0fk/s1600/polly%2Bjean.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 217px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-OdJa8bstIt4/Tg0xNP_Jv3I/AAAAAAAAAco/J_LAdMOk0fk/s320/polly%2Bjean.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5624205613355089778" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;altı-yedi sene önce pj harvey'nin &lt;span style="font-style: italic;"&gt;dry&lt;/span&gt; albümünü ilk kez dinlediğimde çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. hemen sevmiştim diyemem ancak ilgimi çekmişti ve defalarca dinlemek istemiştim. dinledikçe sevdim, sonra ne anlatıyor diye dinledim. sözleri yakalamaya çalıştım. yakalayamadığıma baktım falan. aradan yıllar geçti ve şimdi o albümü tekrar dinlerken başka bir şeyin parçası olduğumu fark ediyorum. pj harvey o albümü yaptığında ben kadarmış. geçen hafta kulağımda &lt;span style="font-style: italic;"&gt;dry&lt;/span&gt;, yolda yürürken aklımdan bu geçti. yıllar önce dinlediğim bu albümü ancak şimdi sözlerini anlayarak dinleyebildiğimi düşünüyorum. o zamanlar burada bahsettiği şeylerden haberim yokmuş, şimdi anlıyorum. kendime dönüyorum ve şunu diyorum, bu albümü yaptığında yirmi iki yaşındaymış.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;bazı şeyleri yapmanın, söylemenin yaşı var sanırım. bu albümde dediklerini şimdi dese gayet &lt;span style="font-style: italic;"&gt;lame&lt;/span&gt; olur ve ucuz buluruz (hani şebnem ferah gibi. hala onu dinleyen var mı yahu?). o yüzden de zaten artık savaş hakkında konuşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=xkS_R7RDuMc"&gt;bu videoya&lt;/a&gt; pj'in eski performanslarını izlerken rastladım. dry albümünün çıktığı yıl, 1992, reading festivalinde kaydedilmiş. pj kalın kaşları, deri ceketi ve makyajsız haliyle son derece cool.&lt;br /&gt;ayrıca bu şarkı 2011 yılında bile hala uç bir şarkı olma özelliğini koruyor bana göre. lady gaga'nın devrimci olduğu bağlamında çeşitli tezler öne süren yazılar okudum. evet, ikisi çok ayrı kulvarlarda ama şunu demek isterim ki bu şarkı tek başına bile lady gaga'dan daha devrimci.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-2864955999248919064?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/2864955999248919064/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=2864955999248919064' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2864955999248919064'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2864955999248919064'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/07/22.html' title='22'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-OdJa8bstIt4/Tg0xNP_Jv3I/AAAAAAAAAco/J_LAdMOk0fk/s72-c/polly%2Bjean.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-5286722347517586494</id><published>2011-06-21T23:12:00.005+03:00</published><updated>2011-06-21T23:17:17.180+03:00</updated><title type='text'>aklıma gelmiyor değil</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;başbakanlığın yakınından her geçişimde aklıma bir şey geliyor: istesem şu anda televizyona çıkabilirim (istediğimden değil, benden uzak olsun aman). hani geçmişte de olmuştu; başbakanlıkta eylem yapan, soyunan, başbakan arabasından inerken onun üstüne yürüyen insanlar vesaire. sadece ben değil, oradan geçen her insanın akşama ana haber bültenine çıkma potansiyeli var, yeter ki doğru yer ve zamanda kullanmayı bilsinler. misal ben, eğer bir gün başbakanlığın yanından müzik dinleyerek geçmekten bıkarsam, ele avuca gelir bir nedenden dolayı kameraları toplamak isterim. boşu boşuna akşam haberlerinin gündemini meşgul etmenin ne lüzumu var? madem çıldıran vatandaş olarak anılacaksın, en az daha önce orada eylem yapan insanlar kadar haklı bir nedenin olmalı. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-5286722347517586494?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/5286722347517586494/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=5286722347517586494' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5286722347517586494'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5286722347517586494'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/06/aklma-gelmiyor-degil.html' title='aklıma gelmiyor değil'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-4116134660524504504</id><published>2011-06-10T22:26:00.006+03:00</published><updated>2011-06-24T00:57:41.878+03:00</updated><title type='text'>takım elbiseyle deniz kıyısında uzanmanın güzel olduğunu hiç düşünmemiştim</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-awBUcQigkYw/TfJv8u9baWI/AAAAAAAAAcY/trG0wNWSc9o/s1600/carson.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5616674774472943970" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 213px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-awBUcQigkYw/TfJv8u9baWI/AAAAAAAAAcY/trG0wNWSc9o/s320/carson.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;internette carson mccullers'ın resimlerine bakıyordum. en son google'da yirminci sayfaya kadar gittiğimi hatırlıyorum. sonra bu fotoğrafa rastgeldim, daha doğrusu kitap kapağı haline getirilmiş bu fotoğrafa. birkaç dakika baktım. neden bilmem, bu resimden etkilendim. zihnimdeki carson mccullers'a dair olan şeyleri düşündüm. kendisine karşı güzel hislerim vardı, onları bu fotoğrafla pekiştirdim. ne kadar güzel bir resim dedim. kafamdaki carson mccullers imgesine tam anlamıyla oturan bir resim. kafamda öyle bir kadın var ki, sadece yazdıklarını değil gördüğüm her bir fotoğrafını da seviyorum. sadece &lt;em&gt;yalnız bir avcıdır yürek&lt;/em&gt; romanını okumamla bile benim gönlümde özel bir yer edindi. sonra öyküleriyle tanıştım ve amerika'nın güneyini sevdim. bir yazar bana bir coğrafyayı sevdirdi, oradan çıkmış şeylere ilgi duyar oldum. neyse, yazarı koca bir kahraman haline getirip, ismini ergenvari beğeni cümlelerimin içine koymak istemiyorum. ben sadece onu ne kadar sevdiğimi bu resmi görünce bir kere daha idrak ettiğimi anlatmak istiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-4116134660524504504?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/4116134660524504504/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=4116134660524504504' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4116134660524504504'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4116134660524504504'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/06/takm-elbiseyle-deniz-kysnda-uzanmann.html' title='takım elbiseyle deniz kıyısında uzanmanın güzel olduğunu hiç düşünmemiştim'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-awBUcQigkYw/TfJv8u9baWI/AAAAAAAAAcY/trG0wNWSc9o/s72-c/carson.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-6028381886241035277</id><published>2011-06-10T21:27:00.003+03:00</published><updated>2011-06-10T21:46:02.372+03:00</updated><title type='text'>uyuyakalma hikayeleri</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;şimdi iki tane uyku hikayesi anlatmak istiyorum. bir tanesi geçen haftadan kalma. kütüphanede ayşe ile çalışıyorduk, ayrı masalarda. benim yanımda bir çocuk oturuyordu (sanırım kendi yaşımdaki erkeklere halen çocuk deme yaşını geçemedim, üzgünüm). sonra eşyalarını bıraktı ve kalktı. o sırada ayşe, yanıma "şu soruya bir baksana" diye geldi. ben soruya bakarken de yanımdaki çocuğun yerine oturdu. ben soruyu yapmakla uğraşırken aradan on beş-yirmi dakika geçti. ardından "bak ayşe, galiba şöyle yapmalıyız" diye sağıma bir döndüm, ayşe uyumuş! kollarını masaya dayamış, başını da üstüne koymuş, uykuya dalmış. bunu görünce tebessüm ettim ve hiç uyandırmadan kendi kitabımın başına döndüm. aradan bir on beş-yirmi dakika daha geçti, sonra yanımdaki yerin asıl sahibi olan çocuk geldi. sessizce bana dedi ki, "pardon, arkadaşın herhalde?" ben de aa, uyandırayım dur dedim. o da, yok uyandırma, ben defterimi alıp gideyim, başka yer bulurum, dedi. sonra çevremize bir-iki saniyelik zaman diliminde şöyle bir göz attık, hiç boş yer yok. "yok olmaz, ben uyandırayım" dedim ve elimi ayşe'nin sırtına koydum. sessizce ayşe diye seslendim. ilk başta ne olduğunu anlamadı, sonra uyandı ve aa pardon dedi. öyle derin uyumuş ki, defterin teli yüzüne gelmiş ve hiç fark etmemiş. yüzünde komik bir iz olmuş. sonra ayşe yanımdan kalktı ve yerine gitti. çocuk yanıma oturdu ve "kusura bakma, arkadaşını da uyandırdık ama" dedi gülümseyerek. ben de olur mu öyle şey, orası senin yerin, ne demek dedim. sonra çalışmaya devam ettik.&lt;/div&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;ikinci anlatacağım hikaye ise dünden, bu sefer uyuyakalan benim. okuldan kızılay'a gitmek için otobüse bindim. sıcaktan ve yorgunluktan öyle mayışmışım ki cam kenarında uyuyakalmışım. bir an gözümü açar gibi oldum ve yanımda oturan kızın, telefonda ettiği "şimdi beş otobüsüne bindim, kampüse dönüyorum" cümlesini işittim. bir an nasıl ya dedim. kampüse mi dönüyormuş? sonra gözümü bir açtım ve baktım ki ben aynı otobüsle gerisin geri okula dönüyorum! meğersem otobüs kızılay'a gelmiş, yolcularını indirmiş, yeni yolcularını bindirmiş ve tekrar okula dönüyor. yolu yarılamışız bile! hemen ilk durakta indim ve indiğim yerden kızılay'a kadar yürüdüm. canım bir daha otobüse binmek istemedi, yürürken biraz da açıldım. sonra kendi halime güldüm. otobüste uyuyakalıp da ineceği durağı kaçıran, hatta geldiği yeri geri giden bir insan olmaya çok müsait biriyim. kendime güldüm gülmesine ama hiç şaşırmadım.&lt;br /&gt;otobüs hikayelerim devam edecek.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-6028381886241035277?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/6028381886241035277/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=6028381886241035277' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6028381886241035277'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6028381886241035277'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/06/uyuyakalma-hikayeleri.html' title='uyuyakalma hikayeleri'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-911947791883921236</id><published>2011-05-16T01:38:00.003+03:00</published><updated>2011-05-16T01:51:14.821+03:00</updated><title type='text'>çok medeni bir insanım ve sakallarım var</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;bu hafta okulun şenlik alanında gökkuşağı bayrakları dalgalanıyordu. daha önce de buna benzer şeyler olmuştu ama sanırım ilk kez okulun gayriresmî lgbt'si bu denli güçlü bir şekilde sesini çıkardı. standlarını açtılar, eğlendiler, homofobiklerin gözü önünde bayraklarını dalgalandırdılar. etkinlik alanında gökkuşağı rengi bayrakları gördükçe başını çevireninden tebessüm edenine kadar birçok insan vardı. dün akşam kampüste yürüyüş yapmışlar, bense şimdi öğreniyorum. internet ortamında yorumlar okuyorum. bazı yorumlara gülsem mi yoksa sinir mi olsam bilemiyorum. "ben de katıldım, cinsel tercihim farklı görünmüş olabilir ama neyseki sakallarım kurtardı" gibisinden bir yorum gördüm. dalga geçtiklerini falan düşündüm ama gerçek. farklı algılanma kaygın varsa katılmazsın, katılıyorsan da açıklama yapma gereği ne? madem rahatsız oluyorsun katılma arkadaşım. bu ultra medeni görünme çabanla en az homofobikler kadar itici oluyorsun. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-911947791883921236?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/911947791883921236/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=911947791883921236' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/911947791883921236'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/911947791883921236'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/05/cok-medeni-bir-insanm-ve-sakallarm-var.html' title='çok medeni bir insanım ve sakallarım var'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-2931477728873229814</id><published>2011-05-15T23:40:00.006+03:00</published><updated>2011-05-16T00:25:16.612+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sun kil moon'/><title type='text'>mark kozelek günlüğü</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-u9RIRqM0Suw/TdBDUhh2DfI/AAAAAAAAAb8/k47-BwarlVY/s1600/sun-kil-moon2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5607055555953036786" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 233px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-u9RIRqM0Suw/TdBDUhh2DfI/AAAAAAAAAb8/k47-BwarlVY/s320/sun-kil-moon2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;bir haftadır ankara'da acayip bir yağmur var. sürekli bulutlu, kapalı bir hava. yağmur birden bastırıyor ve gürültüyle camlara vuruyor. ortalık kararıyor, biraz ürkütücü bir hal alıyor. üstelik sabah evden çıkarken giydiğim şey akşama ince kaçıyor, üşüyorum. daha kalın bir şey giyince de terliyorum. böyle tuhaf bir hava işte. ben de havanın etkisiyle olsa gerek, mark kozelek-bill callahan arasında gidip geliyorum. sokakta başka şeyler dinlesem de eve gelince bu ikisinden başka bir şeye elim gitmiyor. bill callahan çalışırken arka fonda çalıyor, sun kil moon'un &lt;em&gt;admiral fell promises&lt;/em&gt;'ini ise uyurken kulağıma geçiriyorum. her seferinde içimde bir şey hissediyorum. biraz heyecan, biraz hüzün gibi. üzülmüyorum, sadece müziğin güzelliği karşısında gözlerim dolar gibi oluyor. bir şeyi ta içimde hissediyorum. ne olduğunu tam olarak dile getiremiyorum ama güçlü bir şey olduğunu biliyorum. bill callahan'ın albümü henüz yeni, bu yüzden ne yazacağımı bilmeden mark kozelek'in admiral fell promises albümünün bana hissettirdiklerini yazmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;eskisine göre albümleri çok çabuk tüketiyorum. dinlemeye başladığım bir albümle geçirdiğim zaman zarfı kısalınca, onunla bağ kurma ihtimalim de azalıyor. geriye dönüp baktığımda hakkında sayfalarca yazı yazabileceğim albümlerin çoğunun, müziğe erişimimin daha zahmetli olduğu zamanlardan kalma olduğunu görüyorum. sanırım 'bir şeye ulaşmak ne kadar zor oluyorsa kıymeti de o kadar artıyor' tespiti doğru. işte çok çabuk dinleyip hızlıca hard diskten sildiğim albümlerin arasında, aylardır kulağımdan çıkarmadığım bir albüm var. admiral fell promises'i sanırım 2010 ağustos-eylül'ünden beri her gün uyurken dinliyorum. böyle söyleyince abartıyor gibi göründüğümün farkındayım ama gerçeği söylüyorum. uzun zamandan beri bu denli bağ kurduğum albüm sayısı azdı. bu albüm de onların arasında benim için çok değerli bir yere sahip oldu. bunun bir nedeni albümün güzelliğiyse, diğer nedeni de mark kozelek'e duyduğum sevgi olmalı. son derece basit ve yalın bir şekilde bu adamı seviyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mark kozelek'in benim zihnimdeki karşılığı, hüznü duygu sömürüsü haline getirmeden müzik yapanlardan biri olması. admiral fell promises hüzünlü mü diye düşündüğümde, bence o kadar da değil. beni üzmüyor ama biraz incitiyor. neden olduğunu açıklayamıyorum ama öyle işte. eski zaman ustalarına benzetiyorum bu adamı; kişiye özel üretim yapan, detaylarda boğulan, ince ince işleyen biri. şarkılar da çok değerli bir ağaçtan yapılma mobilya gibi; sadece sen görüyorsun, sen takdir ediyorsun çünkü sadece senin evinde var. bu albümse elbette bir tek benim evimde yok ama yine de sadece iki taraflı bir bağ kurmaya izin veriyor gibi. ben varım, bir de müzik. bu albümü ne biriyle beraber dinlemek isterim, ne de konser ortamında. benim için fazla öznel, pek paylaşasım yok. "kimse bilmesin" alt metniyle demiyorum bunu, kurduğum bağı paylaştığımda kendimle ilgili de çok şey paylaşacakmışım gibi geliyor, o yüzden de sınırımı koymaya çalışıyorum. tabii ki bunu diyerek şu anda kendimle çelişiyorum. madem öyle, niye o zaman bu albümün hissettirdiklerini anlatmaya uğraşıyorum? ne bileyim, kendi kişisel tarihime bir not düşme amacıyla yapıyorum sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu adam sayesinde bilmediğim yerleri, şehirleri öğreniyorum. şarkıların içinde belirli mekanların isimleri geçiyor ve benim hoşuma gidiyor. açıp sam wang hotel’e bakıyorum, sonra seneca’ya ve bir de alesund şehrine. bu albümde en sevdiğim şarkı alesund. öğrendim ki norveç’te bir şehirmiş. alesund'da gittikleri barda ona sahneye çıkmasını öneriyorlar ancak şarkıdaki adam sahne yerine alesund’un deniz kıyısında yürümeyi tercih ediyor. bu şarkıda çok güzel bir yer var: &lt;em&gt;from the crowd i heard/you sing a pretty line/ was it: 'there's so much love - that I wanna cry'&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;bu kısım beni hep gülümsetiyor.&lt;br /&gt;bir dakika ya, aslında saçma bir iş yapıyorum, şarkı anlatılır mı hiç? anlatılmaz tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neyse, bu albümde müzikten çok sözlere takıldığım doğrudur. gitar müziğine hayran biri hiçbir zaman olamadım, belki biraz da bu yüzden olsa gerek. bilen insanlar bu albümde mark kozelek’in gitar tekniğini de incelemişler. ben o işlerden anlamıyorum. tek bildiğim bu albümü çok seviyor oluşum. samimiyetinden gözlerim doluyor, o derece. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;güzel alesund:&lt;br /&gt;&lt;object height="81" width="100%"&gt;&lt;param name="movie" value="http://player.soundcloud.com/player.swf?url=http%3A%2F%2Fapi.soundcloud.com%2Ftracks%2F3931017"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed allowscriptaccess="always" height="81" src="http://player.soundcloud.com/player.swf?url=http%3A%2F%2Fapi.soundcloud.com%2Ftracks%2F3931017" type="application/x-shockwave-flash" width="100%"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;/object&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;a href="http://soundcloud.com/pygmylion/sun-kil-moon-alesund"&gt;Sun Kil Moon - Ålesund&lt;/a&gt; by &lt;a href="http://soundcloud.com/pygmylion"&gt;pygmylion&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-2931477728873229814?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/2931477728873229814/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=2931477728873229814' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2931477728873229814'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2931477728873229814'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/05/mark-kozelek-gunlugu.html' title='mark kozelek günlüğü'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-u9RIRqM0Suw/TdBDUhh2DfI/AAAAAAAAAb8/k47-BwarlVY/s72-c/sun-kil-moon2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-3483268546749200593</id><published>2011-05-15T20:14:00.008+03:00</published><updated>2011-05-15T22:54:55.491+03:00</updated><title type='text'>pazar pazar ne yürüyüşü yaee?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;sansüre karşı yürüyüş&lt;/em&gt;'ün istanbul ayağını izleyince ankara adına üzüldüm. ankara'da toplanan kalabalık, istanbul'dakiyle karşılaştırılamayacak kadar azdı. 500 kişi ya var ya yoktu. ben kendi çevremden edindiğim izlenime göre, ankara'da çok daha az insanın toplanmasını bekliyordum; 500 kişi beklentimin bile üstündeydi. tabii ki de benim bu dediğim tahmini bir sayım; ancak daha fazla değildik orasından eminim. yürüyüş de olmadı bizde, durduğumuz yerde durduk. çok az insan vardı ama gelen insanlardaki çoşkulu halden memnun oldum. bir nevi az ama özdük diyebilirim. benim kafamı meşgul eden ise şu: hani nerede katılacağım diyen onca insan? bazıları kendilerine göre nedenlerle katılmayacağını önceden belirtmişti -ki benim çevremde de sayıca bu insanlardan çok- birçok arkadaşım bu tip eylemlerin kendilerine göre işlevsizliğinden, anlamsızlığından bahsedip, katılmayı reddettiklerini söylediler. ben bu görüşe katılmıyorum. yine de kendileri bilirler. bir şeyi eyleme dökmeden "zaten yapsak ne olacak ki?" demek bence kolaya kaçmak. neyse, bu ayrı bir mevzu. benim derdim daha çok "vaktim var, geleceğim" deyip de üşenenlerle. ben böyle bir fiyaskoyu bekliyordum da, olan "ohoo bütün ankara katılıyormuş, çok kişi olacağız" diyen arkadaşlara oldu. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;ama şimdi kime sorsan oradaydı. ne de olsa facebook'unda &lt;em&gt;attending&lt;/em&gt; yazıyordu. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-3483268546749200593?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/3483268546749200593/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=3483268546749200593' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3483268546749200593'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3483268546749200593'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/05/pazar-pazar-ne-yuruyusu-yaee.html' title='pazar pazar ne yürüyüşü yaee?'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-4640653682839428473</id><published>2011-05-14T23:43:00.004+03:00</published><updated>2011-05-14T23:52:06.810+03:00</updated><title type='text'>başlık yok - 2</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;görkem bazen genel anlamda motivasyonunu kaybediyor ve ben onun keyfini yerine getirecek şeylerle ortaya çıkmaya çalışıyorum. geçen gün bana, sen olmasan ne yapardım dedi. son zamanlarda bana söylenmiş en güzel şey buydu, sen olmasan ne yapardım. kendi kendime bunu düşündüm. birkaç gece yatakta yatarken bu cümlenin bana verdiği hissi, benim için ne anlama geldiğini falan analiz etmeye çalıştım. sanırım biri için olmazsa olmaz biri olmak beni tatmin eden bir şeydi. gerçi hangimizi etmez ki? acaba dedim, bütün bu yaptıklarım, çabalarım bunun için mi? birileri için varlığımın sorgulanmaz bir önem teşkil etmesi, sabit eleman olmak, sadık dost olmak falan. bunun altında biraz da kişisel ego tatmini yattığını gizleyemeyeceğim. ama hepsi de yalnızca egodan ibaret değil. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;çok uzun süredir herkesin ve her şeyin vazgeçilebilir olduğunu fark etmişken, birinden böyle bir laf duymak beni bir süreliğine gerçekçilikten diğer tarafa (adını bilemedim şimdi. hani böyle daha saf bir inanç hali) kaydırdı. böyle şeylere ne kadar çabuk kapıldığımı fark ettim. güzel sözlerle kandırılmaya son derece meyilliyim ama arkadaşım beni kandırmaz bilirim. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-4640653682839428473?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/4640653682839428473/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=4640653682839428473' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4640653682839428473'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4640653682839428473'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/05/baslk-yok-2.html' title='başlık yok - 2'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-1100011098739073606</id><published>2011-05-14T23:26:00.006+03:00</published><updated>2011-05-14T23:40:50.098+03:00</updated><title type='text'>başlık yok</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;ilkokul kitaplarından başlayarak bize öğretilen bir aile kavramı var. aile önce çekirdek ve geniş olmak üzere ikiye ayrılıyor, ardından da çekirdek aile anne-baba-çocuklar olmak üzere tanımlanıyor. bu tanım çoğunluğu tarif ediyor olabilir; ancak bu şekilde bir genelleme beni düşünmeye itiyor. ben farklı aile yapıları olabileceğine inanıyorum ve çocukların kafasına sadece anne-baba-çocuklar tarifinin yerleştirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. insanlar farklı ailelerin de olduğunu bilmeli. ilkokuldayken bir keresinde bir konuşma sırasında anneme "biz bir aile değiliz ki" gibi bir şey demiştim. annem de o nasıl söz öyle demişti bana. ben de ona ailenin içinde baba olduğunu ama bizim iki kişi olarak bir aile oluşturmadığımızı falan söylemiştim. annemin nasıl üzüldüğünü ve kırıldığını dün gibi hatırlıyorum. sonra da beni karşısına alıp, uzun uzun bizim iki kişi olarak da bir aile olduğumuzu izah etmişti. bunu söylemekteki amacım, uzun yıllar boyunca benim de çocuk aklımla aileyi televizyonda gördüğüm şey sanmamdı. ama değil işte. iki erkekten, iki kadından, iki baba ve bir çocuktan, iki anne ve bir çocuktan da pekala aile olur. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;***&lt;br /&gt;eşcinsel çiftlerin evlat edinmesine karşı olmalarını "ama çocuğun iki farklı cins rol modele ihtiyacı var" gerekçesiyle açıklayanlara gülüyorum. ha ben gülerken elimde bilimsel bir kaynağım var mı diye sorarsan yok derim. ben kendi kafamda ölçtüm biçtim ve olmadığına karar verdim. benim için öyle. bu sonuca varırken kendimi de örnek olarak inceledim. beni bir kadın büyüttü, hiçbir erkek rol modelim olmadı. buna rağmen babayla büyüyen bir kız çocuğundan farklı olduğumu düşünmüyorum. bir çocuğun iki anneyle ya da iki babayla da gayet sağlıklı büyüyebileceğine inanıyorum. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;***&lt;br /&gt;eşcinsel haklarını savunan kadınlarla ilgili espri yapan, "amaaan bunlara noluyor canım" diyen ya da bu savunma tavrını abartılı bulan erkekleri antipatik buluyorum. erkeklerin karşısında ezilen iki ayrı grubun birbirini desteklemesinden daha doğal ne olabilir? eğer bir yol katedilecekse bu nasıl olur biliyor musun, mağdur olan bir kesimin davasına, o kesimden olmayan birileri de sahip çıkarsa olur. bana ne, beni ilgilendirmiyor diyerek kenara çekilmekle olmaz. bir kadın, erkek egemenliğinden muzdarip herkes bendendir bilincinde olmalı. eğer cinsiyetçi yaklaşımdan şikayetçi olduğumu söylüyorsam, aynı yaklaşıma maruz kalan eşcinsellerin davası da bendendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o yüzden bu tavrı abartılı bulan adamlar, oturduğunuz yerden konuşmayın. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-1100011098739073606?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/1100011098739073606/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=1100011098739073606' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1100011098739073606'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1100011098739073606'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/05/baslk-yok.html' title='başlık yok'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-6256665073320981072</id><published>2011-05-13T22:18:00.005+03:00</published><updated>2011-05-13T22:26:22.453+03:00</updated><title type='text'>kütahya - gümüşköy</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;kütahya gümüşköy'ündeki eti gümüş a.ş'ye ait atık barajındaki setlerin çökmesi şu anda halihazırda tartışılan nükleer santral mevzusu kadar önemli. hatta potansiyel tehlike arz ettiği için daha bile önemli. vali yok öyle bir tehlike diyor ama sahi yok mu? elbette var. bu vaka çalışması üzerinden giderek insanlara siyanürle altın arama, atık barajlarını yerleşim yeri yakınlarına kurma gibi şeylerin ne kadar riskli olduğu anlatılmalı. birkaç kanal ilk günlerde bu olayın üzerine bayağı gitti ama sonra sesler kesildi. halbuki bu, tehlikenin boyutunu anlatabilmek için bir fırsat. macaristan'daki atık depolama tesisinin çökmesi sonucu her yere kırmızı çamur aktığını hatırlarsınız, bilimadamları gümüşdere köyündeki olası bir felaketin yirmi kat daha zararlı olacağını söylüyor. halkın muhalif tutumuysa beni memnun ediyor. televizyonda gördüm, bir sürü yaşlı teyze susmayacağız falan diyordu. ne onlar sussun, ne de biz susalım. bu konudaki tehlikeyi kamuoyuyla paylaşmayan akademik insanlar, bence en az önlem almayan yetkililer kadar suçlular. bas bas bağırmaları gerekir, en azından daha çok insan bilinçlensin diye. gümüşdere köyündeki halkın bilincineyse hayran kaldım. birileri tehlikeyi onlara çok doğru bir şekilde anlatmış. bir tane teyze, bizim torunlarımızın gelecekleriyle oynamaya kimin ne hakkı var falan diyordu. aynen öyle; oranın toprağı, ürünü, havası, suyu vs. her şeyi tehlike altında.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;bu konu birkaç gün önce bir hocamızın dersinde konuşuldu. hocamız -kendisi kadın- eşiyle beraber bir prensipleri olduğunu, alyans takmadıklarını çünkü altın çıkarılırken siyanür kullanıldığını anlattı. sonra da ekledi, altından yapılma takıya karşıyım ve kullanmıyorum dedi. o an ben de ömrüm boyunca altından yapılma takıya karşı oldum. zaten altını sevmiyordum, şimdiyse bilimsel bir nedenim var. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;***&lt;br /&gt;kişisel olarak yapabileceğimiz bu tip şeyleri çok önemsiyorum. insanların çevre politikalarına dair prensipleri olmalı ve bilenler bilmeyenlere anlatmalı. "&lt;a href="http://kukuletali.blogspot.com/2011/03/bir-fabrikann-yannda-bir-jip-havay-ne.html"&gt;orada koca bir fabrika işlerken, benim katkım ne olabilir ki yaee&lt;/a&gt;? battı balık yan gider" tavrına öfkeliyim. böyle insanları gördüm mü direk kafamda bir yere yerleştiriyorum ve o insanlar hakkında ne yaparlarsa yapsınlar silemeyeceğim yargılarım oluyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;kişisel olarak araba alırken karbon salınımı nispeten az araç tercih edebilirsin, taşlanmış kot almayarak tavrını koyabilirsin, bitmiş pilleri pil atık çöpüne atabilirsin ve tabii ki altından yapılma hiçbir mücevheri takmayarak siyanürle altın aramayı protesto edebilirsin. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-6256665073320981072?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/6256665073320981072/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=6256665073320981072' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6256665073320981072'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6256665073320981072'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/05/kutahya-gumuskoy.html' title='kütahya - gümüşköy'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-5697041926818140851</id><published>2011-05-13T21:33:00.002+03:00</published><updated>2011-05-13T21:47:49.783+03:00</updated><title type='text'>paso faşizmi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;son zamanlarda beni en çok rahatsız eden şeylerin başında ankara'daki paso faşizmi geliyor. doğma büyüme buralıyım, daha şimdiye kadar böyle bir uygulama görmedim. bunca yıldır öğrenci biletimi alarak toplu taşımayı kullandım, hiç de bir şey olmadı. her yılın ocak ayında bir-iki hafta "paso?" diye sorarlardı, sonra da diretmez, normal işleyişe devam ederlerdi. bu yıl ise belediyenin parası bitmiş olmalı, öğrenciden medet umuyorlar. belediye başkanı -ismini telaffuz etmek istemiyorum- kendisine twitter'dan bu uygulamayı soranlara şöyle bir yanıt vermiş: &lt;a href="http://imgur.com/BF9mR"&gt;ego zararda&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kampüs dışından sormayı geçtim, okulun içinden binerken "paso?" diye soruyorlar. okulun içinden biniyoruz, bunu sormanız ayıp diye tepki göstermemizden ve herkese laf yetiştirecek gücü bulamadıklarından çoğu şoför kampüs içinde sormuyor artık. iki gün önce ben de buna güvenerek, elimi kolumu sallayarak okul içinden otobüse bindim ve şoför bana "pason?" diye sordu. okulun içinden biniyorum, ne pasosu diye yanıtladım. "iki kere basacaksın o zaman!" diye çıkıştı bana. basmayacağım dedim, okulun içinden biniyorum. "okulun içinden bindiğini ben de görüyorum" diye bir cevap verdi. e o zaman niye soruyorsunuz dedim, bize de yukarıdan öyle diyorlar dedi. ben de "zaten herkes her yerde soruyor, siz burada sormayabilirsiniz" diye çıkıştım. şoför de bana "ha, idare edin diyorsun yani?" dedi. ben sadece okul sınırları içinde bunu sormanızın mantıksız olduğunu söylüyorum diye yanıtladım ve arkaya doğru ilerledim. çoğu zaman okul içinden bindiğim otobüslerde öğrenciler birbirini kollar ve birine paso sorarlarsa herkes birden şoföre yüklenir. bu yüzden de şoförler kampüs içinde bunu dile getirmekten çekinir oldular. ancak o gün benim bindiğim otobüs pek pasifivize çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neyse dedim, bu böyle olmayacak, gideyim en iyisi bir paso alayım. bu otobüsten iner inmez metronun altından paso aldım. paso almak da öyle hemen olmuyor. ya okulunun yeni eğitim-öğretim yılı bandrolü olacak ya da öğrenci belgesi. birkaç gün önce paso alırım diye öğrenci belgesi çıkarttırmıştım. onu adama uzattım ve nerede okuduğumu, kaçıncı sınıf olduğumu uzun uzadıya inceledi. daha yeni aldım merak etmeyin dedim, bozuldu ve belgeyi hemen bana verdi. 22 TL'yi haksız bir şekilde pasoya yedirdikten sonra eve gitmek için durağa gittim. nasıl yağmur yağıyor anlatamam. o sırada otobüs geldi ve ben yeni pasomu göstermek için cüzdanımı çıkarttım. tabii ki de şoför hemen "pason?" diye sordu (şoförlerdeki bu sen-li ben-li konuşma rahatlığı da ayrı bir mevzu). cüzdanımı tutarak gösterdim. sonra adam bana demesin mi, "o pasoyu çıkarıp da göstereceksin!" böyle nasıl atarlı ve kaba bir üslubu var. o sırada arkadan da kadınların sesi geliyor, biraz çabuk olur musunuz, ilerleyin artık diye. şoför de onlara "çabuk olalım da işte bizi böyle bekletiyorlar" dedi. işte tam bu noktada benim şalterlerim attı ve birden içimden bir canavar çıktı. daha önce başıma hiç böyle bir şey gelmemişti, birden kendimi otobüsün içinde bağırırken buldum. size pasomu gösterdiğim halde inanmıyorsunuz, yalan mı söyleyeceğim, onu cüzdandan çıkart da ne demek, halen ısrarla soruyorsunuz diye bağırdım. arkaya doğru ilerlerken cüzdanımın içindeki bütün kartlar, kart vizitler her şey yere saçıldı. bir yandan ben toplamaya çalışırken, bir yandan da diğer yolcular yardım ettiler. o sırada şoför hala bana konuşuyordu ve ne dediğini anlamadım ama ben de bağırmaya başladım. "öğrenci olduğum halimden belli olmuyor mu, bakın bu kitaplara! üstelik size pasomu gösteriyorum, halen daha ayrıntılı incelemek istiyorsunuz. ondan sonra da insanlar benim onları beklettiğimi düşünüyor, halbuki siz meşgul ediyorsunuz" diye çıkıştım. o sırada bir sürü yaşlı teyze ve amca tamam kızım sus diyorlardı. hatta bir adam "şşşş!" falan dedi bana. mal herif. şoför de aynadan bana bakarak, bir buraya gelir misin dedi. ben de yanına gittim. bak güzel kardeşim, sen beni yanlış anladın ben sana öyle demedim falan diye birden bire kibar bir insana dönüştü (öğrenciyiz diye kendimizi ezdirecek halimiz yok ya, biri ses çıkartmadıkça bu emir verici tavrı ve kaba tonlamayı bütün öğrencilere uygulamaya devam ediyorlar). adam benden hiç öyle bir şey beklemiyordu sanırım, ben fazla çıkışınca tamam sen haklısın dedi ve ben de arkaya doğru ilerledim. ben ilerlerken bir adam bana oradan laf attı: "madem öğrencisin, kartını gösterip geçmek zorundasın!" dedi. ben de şalter ikinci kere attı. bu devleti, belediyeyi her daim haklı gören, bir paso edinerek vatandaşlık görevini yerine getirdiğini sanan zihniyete gerçekten diyecek laf bulamıyorum. ben de adama bir öğrenci olarak 22 lirayı pat diye çıkarıp vermek kolaydı değil mi diye çıkıştım. benim param bana ancak yetiyor, bir de pasoya mı vereceğim dedim. sizin çocuğunuz var mı diye sordum ve yanıt bekledim. bunun üzerine adam da, "ııı tabii yani hangimizin parası kime yetiyor ki" falan diye bir şeyler geveledi. sonra da "ama şoförler ne yapsın, onlara da idarecileri öyle diyor" dedi. e ben de vatandaş olarak şikayetimi belirtiyorum, bunu da idarecilerine söylesinler o zaman diye yanıtladım adamı. adam bana bir şeyler daha dedi ama cevap vermedim. otobüste bir siyaset meydanı ortamı oldu, herkes birbirine bir şeyler dedi. tabii kız haklı diyenden tut da, e ama paso da lazım diyene kadar çeşit çeşit görüş. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;e ben zaten pasomu göstermiştim ki? bir de illa ellerine alıp inceleyecekler polis gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;birkaç yaşlı teyze dışında bana hak veren olmadı pek. teyzeler, öğrenciler de bu aralar çok stresli. zaten sınavda da şifre çıkmış falan dediler. çocuk da pek stresli diye beni gösterdiler. bir de ergen liseli olduk. peh.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;otobüsü birbirine katma olayıncan acayip zevk aldım, çok rahatladım. bu sosyal deneyimimde benim en çok garibime giden, e&lt;em&gt; ama paso olmak zorundasın&lt;/em&gt; diyen devlet yalakası heriflerdi. kraldan çok kralcı, başkan çok baş&lt;strong&gt;g&lt;/strong&gt;ancı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neyse, sonuçta ben 22 liralık pasomun 16.75 lirasını bu yolla belediyeden çıkardığımı düşünüyorum. eylemlerim sürecek.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-5697041926818140851?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/5697041926818140851/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=5697041926818140851' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5697041926818140851'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5697041926818140851'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/05/paso-fasizmi.html' title='paso faşizmi'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-1871968010682835802</id><published>2011-05-08T21:56:00.008+03:00</published><updated>2011-05-08T23:32:04.633+03:00</updated><title type='text'>kolaj</title><content type='html'>&lt;strong&gt;tom waits mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;ankara'nın postmodern simgelerinden olan, armada'nın karşısında yer alan &lt;a href="http://img827.imageshack.us/img827/1276/img3511m.jpg"&gt;tuhaf yapı&lt;/a&gt;nın* iki-üç kolonunda şöyle yazıyor: "tom waits ankara'yı seviyor, ankara tom waits'i seviyor." bu yazıyı otobüsün camından bakarken fark ettim ve bayağı güldüm. bir anlam veremedim fakat komik olan da o anlam verememe haliydi zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;paso&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ankara'da belediye otobüslerinde öğrenciye paso sorma uygulaması artık iyice sevimsiz olmaya başladı. çevremdeki herkes yavaş yavaş paso sahibi oluyor ve bu eğilim beni de paso almaya itiyor. bu konuda sürü psikolojisiyle hareket eden bir insanım; kimse almadığı için ben de almıyordum ve bunu da bir nevi protesto olarak görüyordum. fakat insanların belediye başkanı karşısındaki dirençleri kırılmış, bütün kaleler düşmekte. bense kendimi şu sıralar bir başkaldırma eylemine çok yakın görüyorum, direncim yerinde. öğrenci kimliğimi gösterdiğim halde "ama yine de paso almalısın!" cevabını reddediyorum. bu konuda çok doluyum. herkese kimlik gösterme mecburiyeti beni rahatsız ediyor. bu hafta bir otobüse bindim, kimliği gösterdim ve adam kimliğimi eline aldı, uzun uzun inceledi. çok rahatsız ediciydi. günlük yaşantıda bile bu derece kontrol edilme hissi beni öfkelendiriyor. ego kartı alırken kimlik göster, her otobüse bindiğinde kimlik göster. yahu günde iki kereden (duruma göre dört de oluyor) haftanın yedi günü otobüs kullanıyorum ben, her seferinde kimliğimi sormaları ne demek?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üstelik verilen toplu taşıma hizmetinin, insanları konserve gibi sıkıştırmaktan farklı olmadığını görünce bir de pasoya mı para vereceğim diye isyan ediyorum. başka ülkelerde benzer uygulamalar olduğuna dair şeyler okudum ancak benim yaşadığım şehirde ve koşullarda bu tip bir uygulamaya maruz kalmak beni sinirlendiriyor, kuralları ihlal etmek istiyorum. vatandaşına, öğrencisine azami saygısı bile olmayan bir belediyeden bahsediyoruz. başkanın yaptıkları bana artık komik bile gelmiyor, her şeyinden iğreniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ne de güzel yazarmış&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ismini vermeyeyim, ana akım bir gazetede &lt;em&gt;müzik yazarı&lt;/em&gt; sıfatıyla yıllardır yazılar yazan bir adam var. internette falan da pek tutuyorlar. bu adama nasıl itibar ediyorlar benim aklım hafsalam almıyor. bugün bir haber başlığı gördüm, tıklayınca bir baktım, kendisinin yazısı. ilk üç-beş cümlesini okumam kendisiyle ilgili olumsuz düşüncelerimi pekiştirmeye yetti. yuh artık dedim, müzik yazısı diye neler yazıyorlar. hadi yazdılar diyelim, gazeteler de bunları basmaktan hiç çekinmiyorlar, artık nasıl oluyorsa. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;hiç güzel müzik yazısı yazan insan görmemiş olsak neyse diyeceğim de, bir kere iyisini okuyunca kötüsü iyice sırıtıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;algılayamadığım mizah&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;hani şu püskevit muhabbeti var ya, bana hiç de komik gelmedi. gerçekten komik gelmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;kütüphanede yer yoksa&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;sınav dönemi başlayınca okuldaki kütüphanede yer bulmak mümkün olmuyor. ya erkenden gidip yer tutacaksın, ya da bir arkadaşın senin yerine tutacak. cuma günü ders çıkışı gittiğimde üç katın üçünde de tek bir boş yer bile bulamadım. sonra dedim ki, şu kırmızı koltuklara oturayım da boşalan yerleri takip edeyim, bir tanesine geçerim. taktım kulağıma müziğimi, sırtımı yasladım koltuğa. sonra bir baktım, uyumuşum, hem de bir saat boyunca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;değişiklik olsun diye&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;hayatımız o kadar sıkıcı ki bu monotonluğu kıralım diye bir gün kütüphanenin alt katında çalışıyoruz, bir gün üst katında. bir gün cam kenarında, bir gün duvar tarafında. günler o derece sıkıcı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;hıdırellez&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;bu arada hıdırellez'i kaçırmışım ya. kimse de bana söylemedi. halbuki bu yıl ne planlarım vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;bahar&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;bugün baharın geldiğini fark ettim ve mutlu oldum. buna cidden sevindim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;*resim, &lt;em&gt;tandirda thunder&lt;/em&gt; nickli yazarın ekşi sözlük'teki "armada'nın karşısındaki ucube yapı" &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;entrysinden alınmıştır.&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-1871968010682835802?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/1871968010682835802/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=1871968010682835802' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1871968010682835802'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1871968010682835802'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/05/kolaj.html' title='kolaj'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-1322921453967235649</id><published>2011-05-03T20:42:00.005+03:00</published><updated>2011-05-03T21:17:48.119+03:00</updated><title type='text'>tabelalar iyi, klişeler kötü</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;ne zaman canım sıkılsa, içim kararsa banyo yapmak istiyorum. banyo yapınca her şeyin iyi olacağına inancım tam. sıcak su her şeye iyi geliyor, sanki iç sıkıntım dağılıyor ve tahliye deliğinden akıp gidiyor. belki de gitmiyor ama ben öyle olduğunu düşünmek istiyorum. iyi düşünelim iyi olsun, aksini yaptığımız zamanlar olmadı mı sanki? pekala da oldu. hemen uyumak istedik. gündüzler boyunca uyuduk, geceler boyunca oturduk da ne oldu? şimdi de diğer seçeneği deniyorum ve şikayetçi değilim. iyi düşünelim iyi olalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şampuana, sıcak suya ve yumuşak havluya methiyeler düzmek isterim ama gerek görmüyorum. onun yerine başka şeyleri övesim var. bugün gördüğüm bir şey beni memnun etti. sokağımızda hep aynı yere park eden bir araba vardı ve engelli birine aitti. yaklaşık üç yıldır o arabayı görüyordum. bu akşam eve geldiğimde arabanın olduğu yere özel bir trafik tabelası dikildiğini gördüm. tabelada &lt;em&gt;engelli park&lt;/em&gt; &lt;em&gt;yeri&lt;/em&gt; yazıyordu ve böyle bir şeyi görmek beni gülümsetti. arabanın sahibinin kendi çabası mı, yoksa site yönetiminin bir düşüncesi mi bilemiyorum ama sonuçta güzel bir şey olmuş. daha önce çevremdeki yerleşim yerlerinde benzeri bir şeye denk gelmemiştim, toplumca bu konulara duyarsız olduğumuz için olsa gerek. bir şey olacaksa da engellilerin kendi mücadeleleriyle oluyor böyle şeyler; çünkü bizdeki anlayış genelde şu: önce insanları uzun süre mağdur etmeliyiz, ardından günlük hayattan soyutlamalıyız ve sonra belki vaktimiz olursa onların sorunlarıyla da ilgileniriz. genel algının böyle olduğu bir memlekette, kendi muhitimde gördüğüm bu uygulama beni memnun etti. ardından geçen yıllarda basına yansıyan bir haberi anımsadım. engelli bir vatandaşın tekerlekli sandalyesini merdivenlerden çıkartabilmesi için apartmanın girişine rampa koyan ailesini, apartmanın diğer sakinleri şikayet ediyor ve sonuçta rampa kaldırılıyordu. bununla karşılaştırınca tabela olayı bana umut verdi. küçük ama önemli bir adım.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;gün içinde biri aklıma gelirse veya kafama takılırsa, akşam onu rüyamda görüyorum. bilinçaltım beni etkilemeyi iyi beceriyor. ertesi sabah uyandığımda kahvaltı yaparken rüyanın etkisi altında oluyorum. sonra kendi kendime bu bir rüyaydı diye telkinde bulunuyorum ve rüya analizlerinden kaçınıyorum. işte yine uzun süredir görmediğim bir arkadaşımı aylar evvel rüyamda görmüştüm ve onu rüyamın içinde bill callahan konserine davet etmiştim. o da "tabii ki gelirim" deyip gelmişti. sonra sabah olduğunda kendimi kötü hissetmiştim çünkü artık onunla hiç görüşmüyorduk. hatta bu rüyadan o kadar etkilenmiştim ki buraya bununla ilgili bir post bile yazmıştım. üstelik kendisinin rüyamdaki hayalî konsere gelmesi çok şaşırtıcıydı çünkü -sormadım ama tahmin ediyorum- arkadaşım muhtemelen bill callahan müziğini bayık olarak nitelendirirdi. dolayısıyla bu birbirinden ayrı iki insanı rüyamda buluşturmam benim için ilginçti. bir nevi kendimle yüzleşme gibi. yani ben onu bayık bulacağı bir konsere davet ederek, aslında kendimi onun karşısında tam olarak ifade etme imkanı buluyordum. "bak, sen benim dinlediğim müziklere bayık diyorsun ama ben seviyorum işte" diyordum bir nevi. bütün şarkıları birbirine benzeyen albümler, melankolik sesli adamlar, hüzünlü ve yalnız insanlar, benim bu adamların müziğini sevmem... bütün bunlara kibirle yukarıdan bakan arkadaşımı ben niye önemsiyordum, işte orasını bilmiyorum. insan birinin yanında kendi gibi olamayacaksa ne anlarım ben o arkadaşlıktan? rüyamda da onu burun kıvıracağı bir konsere davet ederek kişiliğimi ortaya koydum (artık nasıl içime oturduysa). sevdiklerim beni yansıtan şeylerin bir parçasıysa, sevdiğim bir şeyi dile getirmekten niçin çekineyim ki? zaman zaman aptal olabilirim, dengesiz ve çekilmez olabilirim, ya da ne bileyim, aklıma gelmeyen bir sürü olumsuz şey olabilirim ama en azından olmadığım biri gibi olamam. olmadığım biri gibi de görünmem. yanlış yaptığım bir sürü şeyin içinde doğru olduğuna kesinlikle inandığım şeylerin başında işte bu geliyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;birkaç gündür bunu düşünüyorum; çünkü bill callahan'ın yeni albümünü dinliyorum ve aklıma bu rüyayla ilgili hissettiklerim geliyor. insan kendi gibi olamadığı birinin yanında niye zaman geçirir ki diye soruyorum. sevdiğim müzikleri etiketleyen ve &lt;em&gt;gitarıyla-şarkı-söyleyen-tok-sesli-adamlar&lt;/em&gt;ı sevdiğim için beni klişe bulan bir insanla niye arkadaşlık yapmışım ki diye kendime söyleniyorum. sonra da diyorum ki demek ki öğreneceğim şeyler varmış. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-1322921453967235649?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/1322921453967235649/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=1322921453967235649' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1322921453967235649'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1322921453967235649'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/05/tabelalar-iyi-kliseler-kotu.html' title='tabelalar iyi, klişeler kötü'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-7509270968321204396</id><published>2011-05-02T00:29:00.013+03:00</published><updated>2011-05-02T01:20:20.285+03:00</updated><title type='text'>yıllarca bir arada çalmak</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-z_ft9Osy46Q/Tb3RCPz__DI/AAAAAAAAAb0/RXaIaDXsUes/s1600/dorset.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5601863348053343282" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 254px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-z_ft9Osy46Q/Tb3RCPz__DI/AAAAAAAAAb0/RXaIaDXsUes/s320/dorset.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:78%;"&gt;dorset&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;pj harvey, john parish ve mick harvey'in yıllardır bir arada müzik yapmaları üzerine bir şeyler yazmak istedim. yıllarca aynı ekiple müzik yapan, dönüşerek devam eden ve halen yaratıcılıklarını koruyan ekipleri seviyorum. beraber müzik yapan iki sevgili kadar, ya da arcade fire gibi bir &lt;em&gt;aile&lt;/em&gt; kadar şirin başka ne var diye düşününce, müzik hayatlarına başladıkları zamandan bu yana beraber çalan bir ekip derim. hepsi kendi ismiyle yoluna devam ederken sürekli bir komşuculuk haliyle birbirlerine konuk olmalarını çok sevimli buluyorum. her birinin albümünde her enstrümanın sahibi hemen hemen aynıyken birbirinden bu kadar farklı işler çıkartabilmelerini ilham verici buluyorum. bu ekipte insanlar birbirinin yaratıcılığını kamçıladıkça ortaya samimi işler çıkmaya devam ediyor, en azından kendilerini sevdiğim için ben öyle düşünüyorum. her kafa ayrı ayrı güzelken, bir arada daha da güzel. üstelik bunu neredeyse yirmi yıldır yapıyorlar. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;let england shake&lt;/strong&gt; vesilesiyle &lt;strong&gt;mick harvey&lt;/strong&gt;'in dönem dönem dinlediğim ve sonra unuttuğum albümlerine döndüm. en son çıkardığı &lt;em&gt;two of diamonds&lt;/em&gt;'ı sevmiştim ama uzun süre dinlememiştim, unutup gitmişim. o albümden en dikkatimi çeken parça &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=GoFqH4oekOM"&gt;photograph&lt;/a&gt; olmuştu -ki kendisinin benim nazarımdaki cool ve karizmatik adam imajını birebir yansıtan bir parçadır. müzikle ilgili teknik bilgim yok, kendi halinde bir dinleyiciyim ama düzenleme denen şeyi bu parçada çok net algılayabiliyorum. iki-üç haftadır two of diamonds'ı yeniden dinliyorum ve zamanında hak ettiği ilgiyi göstermediğimi düşünüyorum. beni en çok şaşırtan şeyse, &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=Ku-mztyNOu4"&gt;slow-motion-movie-star&lt;/a&gt; şarkısını sayısız kere dinledikten sonra nette araştırırken, şarkının pj harvey tarafından yazıldığını öğrenmem oldu. önce çok şaşırdım, vay anasını dedim. sonra düşündüm ve ben bunu daha önce nasıl fark edemedim diye kendime sordum. şarkı acayip pj harvey kokuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte bunların ardından da yaptığım şey, aile gibi yıllarca bir arada çalmak üzerine düşünmeye başlamak oldu.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-7509270968321204396?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/7509270968321204396/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=7509270968321204396' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/7509270968321204396'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/7509270968321204396'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/05/yllarca-bir-arada-calmak.html' title='yıllarca bir arada çalmak'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-z_ft9Osy46Q/Tb3RCPz__DI/AAAAAAAAAb0/RXaIaDXsUes/s72-c/dorset.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-6123551545532933175</id><published>2011-04-10T22:02:00.011+03:00</published><updated>2011-08-18T12:41:23.167+03:00</updated><title type='text'>pj harvey - on battleship hill</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-FD6muATDOys/TaILO1h_oeI/AAAAAAAAAbc/vo6jhA98rw8/s1600/pj2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5594046036663312866" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 212px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-FD6muATDOys/TaILO1h_oeI/AAAAAAAAAbc/vo6jhA98rw8/s320/pj2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;kendi kendime düşünmüşümdür, 2000'lerin ilk on yıllık döneminin üzerimde bıraktığı etkiyi tasvir etmem gerekirse hangi şarkıyı seçerdim diye. öyle çok oyalanmadan verebileceğim bir yanıtım var: &lt;strong&gt;blur&lt;/strong&gt;'un &lt;em&gt;out of time&lt;/em&gt; şarkısı benim 2000'li yıllar algıma hemen hemen karşılık gelir. &lt;em&gt;think tank&lt;/em&gt;'in üzerinden sevdiğim onlarca albüm gelip geçse de, şarkının zihnime kazınan o imajının yerini alabilecek pek az şey oldu sanırım. ya da şöyle diyeyim, elbette oldu ama onları başka şeylerle özdeşleştirdim, çünkü içinde bulunduğum dönemin hissiyatını bir kere &lt;em&gt;out of time&lt;/em&gt; ile özdeşleştirmiştim işte. dünyanın dışında bir zaman arayışı, boşluk hissi, karmaşa, başkalarıyla bağ kurma ihtiyacı falan. ne iyimserlik ne kötümserlik, sadece gerçekçiliğin baskın olduğu günler. beklerken sıkılmak nedir, &lt;em&gt;out of time&lt;/em&gt; o hali bence güzel bir şekilde anlatır. sonra bugüne döndüğümde, çıktığından beri dinlediğim bir şarkı bana benzer bir soru sorduruyor. 2000'lerin ikinci on yıllık döneminde, ben artık büyümüşken dünyayı nasıl görüyorum? nasıl algılıyorum ve olan-bitenin üstümde bıraktığı ne? kafamda uçuşan kelimeleri, dilimin ucuna gelen ama tam olarak ifade edemediğim şeyleri &lt;em&gt;on battleship hill&lt;/em&gt; bana anlatıyor. "hah, tam olarak böyle bir şey işte" dedirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;let england shake&lt;/em&gt;, son yıllarda gördüğüm en muhalif, en politik albüm. pj 90'larda kadın olmak/ilişkiler/cinsellik konularındaki sert, radikal ve eleştirel tutumunu bu sefer de savaş hakkında yazarak sürdürmüş. ırak ve afganistan'dan etkilenmiş. içine de biraz kara mizah katmış. &lt;em&gt;the glorious land&lt;/em&gt; şarkısında arkadan kraliyet borazanı ötüyor, anlaşılan kendi memleketiyle dalga geçmiş. dediğine göre önceliği söz yazmaya vermiş. iki yıl boyunca sadece yazmış, müziği sonradan eklemiş. bunu duyunca şarkılardaki yazınsal metinlerin yoğunluğuna ve derinliğine anlam veriyor insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;albümdeki şarkılar arasında beni başka türlü etkileyen &lt;em&gt;on battleship hill&lt;/em&gt; oldu. "kekiğin kokusu rüzgarla taşındı, yüzüne değdi ve sana hatırlattı, zalim doğa tekrar kazandı.&lt;em&gt;"&lt;/em&gt; diye başladığı an dikkat kesildim. bahsettiği insanoğlunun zalim doğası da olabilirdi ama bende yaptığı ilk çağrışım diğeri oldu. insanın doğa karşısındaki acizliğini düşündüm ve bir süredir ben de buna kafa yoruyordum. şarkının, üzerinden doksan küsur yıl geçmiş bir savaşa bugünden bakması bana yol gösterdi. pj nefret dolu bir şeyin hala var olduğunu söylüyordu. onca yıl sonra bile doğa zalimdi (acaba insan doğası mıydı bahsettiği?). aslında hep öyle değil miydi? biz onu kendimize benzetmeye çalıştıkça, her şeye hükmetme hırsıyla doğaya zarar verdikçe onda nefret birikiyordu. benim doğaya dair ilk öğrendiğim şeylerden biri, bir gün tüm yapılanların hesabını sorabileceğiydi. tabiat her şeyden güçlüydü ve unutmazdı. kesilen her bir ağacın toprağında, kirletilen suda, dağın başında, her şeyde ama her şeyde bir iz kalıyordu. toprağın, suyun, havanın hafızası olduğunu öğrenirken, bir yandan da ona uymak gerektiğini öğreniyordum. eğer bir efendi varsa, o da tabiatın kendisiydi. bu yüzden olsa gerek en mantıklı din paganizm olmalı diye düşündüm. pj de böyle mi düşünür bilmem ama toprağın her zamanki haline döndüğünde hemfikir. "the land returns to how it has always been" diye lafa girdiğinde tüylerim diken diken oluyor. teknoloji ne kadar ileri giderse gitsin, doğayı istediğimiz gibi şekillendirebilme gücüne eremeyeceğimizi bir daha anlıyorum. başkalarının da anlamasını istiyorum; ürettikleri her şeyi övüne övüne pazarlamalarını, ya da aldıkları eğitimle her şeyi başarabilecekleri yanılgısından uyanmalarını istiyorum. ben bu konuda hayalperest bir romantik değilim ama onlar kendilerine hayran budala insanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-NV_xBqG5cGE/TaIQNqBNLXI/AAAAAAAAAbk/6U8hqcQ5zWM/s1600/pj-05.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5594051513951268210" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 213px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-NV_xBqG5cGE/TaIQNqBNLXI/AAAAAAAAAbk/6U8hqcQ5zWM/s320/pj-05.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;pj harvey röportajlarında bu albümde birinci dünya savaşını incelediğini anlatıyor. birkaç yerde bu şarkıda bahsedilen tepenin de gelibolu olduğu yazıyor. biraz araştırınca, literatürde battleship hill'in karşılığı olarak gerçekten de gelibolu çıkıyor. hatta conk bayırı diye adres bile gösterebilirim. oradaki insanlık hikayesini düşününce doğanın zalimliğinden bahsedilen kısımlar karşılığını buluyor. ölülerin kokusunu bastırmak için kullanılan bitkilerden haberdar olunca, kekiğin kokusunun rüzgarla taşındığını söylediği cümle anlamlanıyor. bunu öğrenince bir tuhaf oluyor insan, ürperiyor. gelibolu'yu ilk kez gördüğümde düşündüklerimi hatırlıyorum. bir okul gezisiyle gitmiştim ve ummadığım bir güzellikle karşılaşmıştım. gelibolu öyle güzeldi ki, savaşın olduğu cephe gördüğüm en güzel yerlerdendi, insan hayran kalıyordu. hem güzeldi hem de binlerce insana mezar olan bir yerdi. ikisini yan yana koyunca doğanın zalimliği (yoksa insanoğlunun mu demeli?) ortaya çıkıyordu işte. pj harvey'in dediği gibi doğa yine kazanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;kimileri bu yıllarda dünyada bir uyanışın olduğunu söylüyor, kimileri de güçlünün güçsüzü ezmesinin şiddetlenerek arttığını. benim neyin doğru olduğuna dair kafam karışık ama bildiğim bir şey var, o da bazen dünyanın gidişatından korktuğum. umutsuz değilim, olmak da istemiyorum çünkü önümde koca bir ömür var, daha hiçbir şey yapmadım bile. ama yine de ara sıra korkuyorum. dünyanın insanlardan öç almak için bir gün bir şey yapacağı fikri bana yakın geliyor. bir gün yer yarılacak ve herkesi, her şeyi içine çekecekmiş mesela. sonra toprak yeniden birleşecek ve belki de başka bir uygarlık yükselecekmiş gibi. bu noktada tekrar pj harvey'e dönüyorum. bu şarkıda şöyle benzetme yapmış: "&lt;strong&gt;çürümüş bir ağızdaki yarık bir diş gibi."&lt;/strong&gt; uzun zamandır duyduğum en etkileyici şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;aşağıda şarkının güzel bir canlı performansı var. aile albümünün sahnedeki yansıması: gitarda &lt;strong&gt;john parish&lt;/strong&gt;, klavyede ve geri vokalde &lt;strong&gt;mick harvey&lt;/strong&gt;. arkadan gelen tok sesiyle mick harvey albümde karizmayı konuşturmuş.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://www.youtube.com/embed/rqVCdLRjGeM" allowfullscreen="" frameborder="0" height="345" width="560"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-6123551545532933175?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/6123551545532933175/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=6123551545532933175' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6123551545532933175'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6123551545532933175'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/04/pj-harvey-on-battleship-hill.html' title='pj harvey - on battleship hill'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-FD6muATDOys/TaILO1h_oeI/AAAAAAAAAbc/vo6jhA98rw8/s72-c/pj2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-4358425145321070567</id><published>2011-04-09T00:31:00.010+03:00</published><updated>2012-02-17T00:59:03.257+02:00</updated><title type='text'>atlıkarınca</title><content type='html'>&lt;div align="left"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-q6x8tNucELs/TZ9-8-nG23I/AAAAAAAAAbU/74LOr3Q6mMc/s1600/atl%25C4%25B1kar%25C4%25B1nca.jpg" style="font-weight: normal; "&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5593328848281721714" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 214px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-q6x8tNucELs/TZ9-8-nG23I/AAAAAAAAAbU/74LOr3Q6mMc/s320/atl%25C4%25B1kar%25C4%25B1nca.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div align="justify" style="font-weight: normal; "&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center" style="font-weight: normal; "&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;yazıda spoiler yoktur&lt;/b&gt;&lt;div&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;div align="justify" style="font-weight: normal; "&gt;aile odaklı filmlere, romanlara özel bir ilgim var. bu kavrama eleştirel yaklaşan her şeyi elimden geldiğince izlemek/okumak hobim. kelimenin tam manasıyla hobim. çizilen o mükemmel aile tablosunun karışık bir şey olduğunu düşünüyorum. herkesi ilgilendiren konuların en başında gelmesi, sıradan bir konu olmasına rağmen değişik katmanlarda incelenmeye müsait oluşu aile kavramını ilgi çekici yapıyor bence. sağlıklı tarafları kadar hastalıklı yanları da olmasına rağmen, bu yanına değinen şeylerin daha radikal/sert olarak değerlendirilmesi ise tuhafıma gitmiyor değil. ailede sadece iyi şeyler olduğunu kim dedi ki? &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify" style="font-weight: normal; "&gt;&lt;strong&gt;ilksen başarır&lt;/strong&gt;'ın ikinci filmi &lt;em&gt;atlıkarınca&lt;/em&gt;, konusunu daha duyar duymaz ilgimi çekti. filmi kesinlikle görmek istedim. aile içi cinsel istismarı konu edinen film, seyircinin filme mesafeli durma ihtimaline rağmen yapılmış; bunu bilmek bile emeği geçenlere saygı duymamı sağladı. türk sinemasında daha önce bu konuya değinilmediğini sanıyorum (atmayım emin değilim). dünya sinemasından aklıma gelen birkaç örnek var fakat benim izlediklerim olayı başka bir boyutta değerlendiriyordu. ebeveyn-çocuk ilişkisinin aşk-şefkat boyutu, ya da olgun adam/kadın olup da rıza dahilinde kurulan ilişkiler vardı. belki bir tek buna yakın &lt;strong&gt;the war zone&lt;/strong&gt;'u sayabilirim o kadar. edebi metinlerde ilk akla gelen &lt;strong&gt;kral oidipus&lt;/strong&gt; olsa da, ben onu burada bahsedilen durumla ilişkilendirmek istemiyorum, çünkü kan bağından haberdar olmamak ve olduktan sonraki kısım vs. oidipus hikayesinin daha karışık bir boyutu var. edebiyattan aklıma gelen bir-iki roman olsa da onlarda ana konunun bu olmamasından dolayı derin bir inceleme söz konusu değildi. eğer bitirebilseydim &lt;strong&gt;george bataille&lt;/strong&gt;'in &lt;em&gt;annem&lt;/em&gt;'ini anlatmak isterdim ama yarım bıraktığım bir roman olarak kişisel tarihimde yerini aldı. lafı fazla dolandırdım ama sonuç olarak bu filmin işlediği konu itibariyle önemini vurgulamak istiyorum. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify" style="font-weight: normal; "&gt;filme gitmeden önce ilksen başarır ve mert fırat'ın röportajlarına denk geldim. yaptıkları filmi anlatırken kullandıkları dile, hassasiyetlerine hayran kaldım. hatta her yerde tekrarladıkları bir cümle var, "eleştirdiğimiz şeye dönüşmekten kaçınmaya çalıştık" mealinde. bunu bu derece başarılı bir şekilde filme döktüklerini tahmin edememiştim. daha doğrusu, sadece onlarla ilgili değil, bu konudan bahseden her tür materyalin duygu sömürüsüne kaçmadan, teşhirciliğe kaymadan, kaş yapayım derken göz çıkarmadan işin içinden çıkması çok zor. gayri ihtiyari bu tip şeylere kaymak öyle olası ki. ama &lt;em&gt;atlıkarınca&lt;/em&gt; bunların hiçbirine bulaşmadan soğukkanlılıkla derdini anlatan bir film. sırf bu yüzden bile takdir ediyorum ve başarıları karşısında diyecek söz bulamıyorum. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify" style="font-weight: normal; "&gt;ilksen başarır-mert fırat ikilisi, bu olayın sadece belli bir sosyokültürel kesime mal edilmemesine ve yer/mekan/zaman göstererek "aa bunlar bize benzemiyor!" denmemesine çalıştıklarını söylüyorlar. tam olarak dediklerini yapmışlar, harfi harfine. çünkü ekranda izlediğiniz aile aynı sizin aileniz gibi. bu kadarını beklemediğimi itiraf ediyorum; çünkü ben ilk filmleri &lt;em&gt;başka dilde aşk&lt;/em&gt;'ı beğenenlerden değildim.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify" style="font-weight: normal; "&gt;&lt;em&gt;atlıkarınca&lt;/em&gt; çok sade bir film, gereksiz hiçbir şey yok. hani sanki karla kaplı dağ başında kırmızı montuyla dolaşan biri nasıl dikkat çekerse, bu filmde de sadece hareket noktası ön planda tutuluyor. kağıt üzerinde çok çalışıldığını anlamak için sadece filmi görmek yeterli. her şey ince ince işlenmiş ve bu hassasiyet bir izleyici olarak bana da kendimi değerli hissettiriyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify" style="font-weight: normal; "&gt;filmle ilgili yorumlarda, "böyle bir konunun da olduğunu gösterdikleri için" diye başlayan cümleler kuranlar var ve bu insanlara sinirleniyorum. ensest elbette ki var, bu gerçekliğin kendilerinin çok uzağında olduğunu sananlar hangi güzel küçük dünyalarında yaşıyorlar acaba? çocuğuna tecavüz eden babaların, toplumda yaşayan sadece bir avuç hastalıklı insan olduğunu düşünenlere gülüyorum. onlar ne bir avuç, ne de sizin çok uzağınızdalar. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify" style="font-weight: normal; "&gt;benzetmek gibi olmasın ama filmin üzerimde bıraktığı his, bana &lt;strong&gt;4 ay 3 hafta 2 gün&lt;/strong&gt; filmini anımsattı. spoiler vermek istemediğim için ayrıntıları paylaşmıyorum ama kafamda ikisini yan yana koydum bile. tıpkı o filmdeki gibi bir soğukkanlılık, el değmemişlik, hamlık. hamlık derken kesinlikle kötü anlamda söylemiyorum. az pişen sebzenin en vitaminli ve en güzel olması gibi bir şey kastettiğim. yıldırım türker "ken loach filmi gibi" bir yorumda bulunmuş; vay anasını, dilime gelmeyen buymuş dedim. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify" style="font-weight: normal; "&gt;bu filmi tek başıma izlemek istedim. filmi izlediğim salonda on kişi ya vardı ya yoktu. film bitti, film sonu ekibi yazıları aktı, ışıklar yandı ama kimse yerinden kalkamadı. abartmıyorum, üç-dört dakika herkes öylece oturdu. yerimden kalktığımda dizlerim çözülmüş gibiydi ve eve gitmek zor geldi. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-4358425145321070567?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/4358425145321070567/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=4358425145321070567' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4358425145321070567'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4358425145321070567'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/04/atlkarnca.html' title='atlıkarınca'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-q6x8tNucELs/TZ9-8-nG23I/AAAAAAAAAbU/74LOr3Q6mMc/s72-c/atl%25C4%25B1kar%25C4%25B1nca.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-6908874751749628214</id><published>2011-04-08T21:48:00.006+03:00</published><updated>2011-04-08T22:13:15.656+03:00</updated><title type='text'>hayata dönüş</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;birkaç gündür kafamda dönüp duran şeyler var. birkaç kare görüntü gözümün önünden gitmiyor ve beni düşünmeye sevk ediyor. ben on bir yaşındayken olan &lt;em&gt;hayata dönüş operasyonu&lt;/em&gt;nu yeni öğreniyorum ve kendi kafamda olayı oturtmaya çalışıyorum. bu olaydan, bu hafta ortaya çıkan görüntülerle haberdar olmamın nedeninin sadece benim cahilliğim ya da toyluğumun olduğunu düşünmüyorum. suçu; olan biteni, katliamları, haksızlıkları unutma geleneği üzerine kurulu toplumsal hafızaya da atıyorum. birileri bahsetmeye çalışırken üzerini çok güzel örtüyorlar, insanları susturuyorlar ve böylece on bir yıl önce yaşanan bir katliamdan haberdar olmamız gecikiyor. biraz utanıyorum bunları yazarken, biraz kendime kızıyorum, çokça da bunları yapanlara. muhtemelen aklım bir şeylere ermeye başladığı zamanlarda bu operasyonun ismini duyup da olumlu bir şey olduğunu falan düşünmüşümdür, dikkatimi çekmemiştir. bu haftaysa olayla ilgili haberleri okudum, televizyon izledim. duyduklarıma-gördüklerime hiç şaşırmadım, nasıl olur demedim. nasıl bir ortamda yaşadığımızı, devletin hangi koşullarda varlığının sürdüğünü az çok biliyorum çünkü. kimlerin ortadan kaldırılmak istendiğini, hangi oluşumların yok sayılmaya çalışıldığını görmemek mümkün değil. bu ülkenin ne kadar kolay adam öldürebildiği gerçeği midemi bulandırıyor. bir &lt;a href="http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2000/12/20/273612.asp"&gt;haber&lt;/a&gt; var o tarihlerden, şöyle başlıyor: "&lt;em&gt;terörist örgütlerin sığınağı haline gelen ve 10 yıldır girilemeyen cezaevlerine devlet nihayet girdi."&lt;/em&gt; o zaman basında her şey öyle anlatılmış ki, yapılanın gerekliliği ve nasıl da içerinin temizlendiği açıklanmış. "zorunluydu, lazımdı, mümkün olduğunca az kan akmasına çalışıldı" diye yazılar var. en çok da sonuncusu midemi bulandırdı: az kan. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;kan akıtmaya ne meraklıymışsınız.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;bu hastalıklı düşünce yapısını kafam almıyor. kendi vatandaşlarının bir kısmına üvey evlat muamelesi yapıp, onları gözden çıkarmak nasıl bir şey? bunca yıl yok saymak, dinlememek, burnu büyüklük yapıp karşılıklı masaya oturmamak vs. bunların çözümsüzlüğü devam ettirdiğini görmemek için aptal olmak gerek. eğer bir yol sonuca varmıyorsa demek ki o yolda bir hata var, başka bir şey denenmeli. devlet ise yıllardır dersini almamış olacak ki yolundan, yönteminden emin. çok şükür, hamdolsun kendilerine güveniyorlar. bütün siyasi partiler bir demokratiklik tutturmuşlar gidiyor. ama kendileri gibi düşünmeyeni öldürmekten, içeri atmaktan, hatta içeride bile ortadan kaldırmaktan çekinmiyorlar. bir toprağın kimin daha çok malı olduğunu tartışmak geride kalmadı mı? bu katliam haberlerini bugün izlerken ve konuşurken duygusal şeyler çevresinde dolanmak da sadece vakit kaybı, bunu yapmak istemiyorum. gözümün önünden gitmeyen bir kare var, zayıflıktan bitap düşmüş bir kadın 'biz kazandık biz kazandık' diye bağırıyor. o görüntü içimi sıkıştırıyor. aradan onca yıl geçmiş ve sorumlular yargılanmamışken benim pek çok şeye güvenim zedeleniyor. insanların üzerlerine gaz sıkılarak öldürüldüğü, yakıldığı, kıyıldığı bir ülkenin geçmişinden gelen kan kokuları mide bulandırıyor.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;birileri bunları anlatmaya devam etmeli diyorum. benim gibiler öğrensin diye. bilmeyen bilsin, unutmaya çalışan da unutamasın. 90'lı yılların başında diyarbakır'da öldürülen gazetecileri sedat yılmaz'ın &lt;strong&gt;press&lt;/strong&gt; filmiyle öğrendim. ankara'da sadece bir sinemada gösterilmesine ise hiç şaşırmadım. sonra üstüne bu geldi. öğrenecek daha ne kadar çok ülke gerçeği olduğunu gördüm. en kötüsü de bunların devam ettiğini biliyor olduğumdu. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;yine aynı gazete haberinden: &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;dönemin adalet bakanı hikmet sami türk demiş ki: "(...) bundan sonra da cezaevlerimizde devletin hakimiyeti ve cezaevlerinde insan haklarına saygı, en yüksek ölçüde gerçekleştirilecektir. bu örgütlerin insanları acımasızca ölüme sevk ettiklerini inkara zorladığını dikkate alırsanız, onların mücadelelerinin insan hakları adına olmadığını açıkça görürsünüz. ben, buradan kurtarılanlara 'geçmiş olsun' diyorum. evlatları cezaevlerinde bulunan anne babalardan devlete güvenmelerini istiyorum".&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-6908874751749628214?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/6908874751749628214/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=6908874751749628214' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6908874751749628214'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6908874751749628214'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/04/hayata-donus.html' title='hayata dönüş'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-4503323645306321685</id><published>2011-04-07T22:36:00.004+03:00</published><updated>2011-04-07T22:52:05.863+03:00</updated><title type='text'>duvarları seyrederken dinlemiştim</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;eskiden dinlediğim birçok şeyi artık dinlemiyorum. tükettiğim ya da değersizleştirdiğim için değil ama artık o müziği dinleyecek kafada olmadığımdan sanırım. belki buna da bir nevi tüketmek desem yanlış olmaz. o albümlerin içine o kadar çok şey kodlanmış ki, artık o müziği dinlemek sadece "müzik dinlemek" eyleminden başka şeyler ifade etmeye başlıyor. birini hatırladığım için değil de kendimi hatırladığım için; o şarkılardan sıkıldığım için değil de kendimden sıkıldığım için dinleyemiyorum mesela. bir zamanlar yatağıma soktuğum müzikleri şimdi hard disc'imde bile barındırmak istemiyorum. o albümlerin bana tecrübe ettirebileceği şeyleri bir kenara koymuşum gibi, artık dahasına lüzum yok. aynı karanlık dönemlerin içinde dolaşmaya tahammülüm yok. şu anda olduğum kişi olmama etkilerini yadsıyamam ama bu o şarkıları sonsuza kadar dinleyebileceğim anlamına gelmiyor. zamanla yolları ayırıyoruz, bir çoğu belli bir yaşa ve ruh haline adanmış olarak arkamda kalıyor. benimle birlikte gelenler de var ama bıraktıklarım sayıca daha fazla, şu anda onu görüyorum. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;zamanında bazı albümleri dinlerken gereksiz yere ne kadar üzüldüğümü düşünüp gülüyorum. içim sıkışır gibi oluyordu. ergenlikte her şeyi abartma halinin benim için müzik dinleme eylemine yansıdığını anca şimdi analiz edebiliyorum. her ufak şeye bir şey kodlama, her parçanın belli bir ruh haline tekabül etmesi falan, böyle şeylerde üstüme yokmuş. şarkıları birbirinden ayrı düşünmem bile imkansız, bir şarkıdan sonra hangisi geldiğini adım gibi biliyorum. bir önceki ve bir sonrakiyle beraber muhteşem üçlü olarak kazınmışlar beynime. zamanla pek çoğunu düşünmez oldum, duymaz oldum; pişman değilim. iyi ki de ergen günlerim geride kalmış.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;nerdeyse yarım saattir beş-on farklı &lt;em&gt;without you i'm nothing&lt;/em&gt; performansı izliyorum youtube'dan. yaklaşık beş senedir falan dinlemiyorum placebo; çünkü şu anda tahammül edemiyorum. ama on beş yaşımdayken az zaman geçirmedim albümleriyle. nerden esti bilmiyorum, sabah kalktığımda bu şarkı çalıyordu beynimde. akşam eve gelince youtube'un başına geçtim, bu şarkıyı dinledim durdum. milyon tane şey geldi aklıma. para biriktirip, without you i'm nothing albümünü almıştım tunalı pasajı'ndaki müzik dükkanından. halen bile en alternatif şeyleri satan orasıdır -bayağıdır gitmiyorum, duruyor mu emin olamadım. dicle'yle az vakit geçirmedik orada, bir ara habire uğrardık. zaten ankara'daki pasaj kültürü de ayrı bir konu. pasaj camiası bana the smiths, patti smith, joy division, mum falan öğretti. o nasıl bir pasajsa artık?! lise hazırlıktı -2004 yılı- para biriktirip ben without you i'm nothing aldım, dicle de the cure'un birkaç albümünü. uzun bir süre değiş tokuş ederek dinledik durduk. şimdi dinlediğim birçok şey öznelken, o zaman kulaklarımızda çınlayan üzerine çok konuştuğumuz şeylerdi. hangi cure albümü daha iyi diye muhabbet ettiğimizi hatırlıyorum. önce &lt;em&gt;wish&lt;/em&gt;'ti, zamanla &lt;em&gt;disintegration&lt;/em&gt; kafasına girdik. sonra dilimize &lt;em&gt;disintegration kafası&lt;/em&gt; tabiri yerleşti. tüketme değil dedim ama bunları biraz da tükettiğimizi görüyorum. ergenlikteki güzel şarkıların içini güzel şeylerle olduğu kadar çer çöple de doldurduğumuzu inkar edemem. lise hezeyanları kolay atlatılmıyor ne de olsa, bir süre duvarları seyretme evresinden geçiyor her insan. duvarları seyrederken dinlediklerimin artık hard disc'imde yer almıyor olması beni bir nevi özgür kılıyor. bu şarkıların anlamına anca zamanda yolculuk ettiğimde varıyorum. artık ne tunalı pasajına gidiyorum, ne birileriyle uzun uzadıya dinlediğim şeylerin tahlilini yapıyorum, ne de albüm kapaklarına dalıp gidiyorum. uzun uzun dinlemeye tahammül edemiyorum, baygınlık geliyor ama o albümlerle geçirdiğim zamanlara hürmet ediyorum. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-4503323645306321685?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/4503323645306321685/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=4503323645306321685' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4503323645306321685'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4503323645306321685'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/04/duvarlar-seyrederken-dinlemistim.html' title='duvarları seyrederken dinlemiştim'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-5180226263692490249</id><published>2011-04-03T23:22:00.002+03:00</published><updated>2011-04-03T23:28:42.744+03:00</updated><title type='text'>başlamadan bitirmek</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;'bir öyküyü yazmak için aklıma birçok fikir geliyor ama bunları daha ayrıntılarıyla düşünmeye başladıktan sonra artık bana yazmaya değer gelmiyorlar çünkü onları şimdiden "yapmış" gibi hissediyorum kendimi; yani kötü oldukları için değil, daha o andan itibaren geçmişe ait oldukları ve onlara duyduğum ilgiyi kaybettiğim için yazmaya değer bulmuyorum. düşüncelerim çok çabuk bayatlıyor benim için. bazı şeylere fazlasıyla erken başlayarak mahvetmiş oluyorum. öbürleriniyse kafamda o kadar yoğun evirip çevirmiş oluyorum ki daha başlamadan bitiyorlar. projeler bir saniye içinde tamamlanmamış puslu bir düş olmaktan çıkıp kurtarılmaya değmez eski bir tarih oluveriyor.' &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;iris murdoch. kara prens. ayrıntı yayınları&lt;/strong&gt; &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-5180226263692490249?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/5180226263692490249/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=5180226263692490249' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5180226263692490249'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5180226263692490249'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/04/baslamadan-bitirmek.html' title='başlamadan bitirmek'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-7679210035487645104</id><published>2011-04-03T00:59:00.002+03:00</published><updated>2011-04-03T01:05:14.049+03:00</updated><title type='text'>eşyanın tabiatı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;bir filmde gördüm, adam kadının göğsüne başını koyuyordu. güzel bir sahneydi ve anın verdiği ilhamla konuşuyordu. bu hissin sadece anlık olduğunu bilmek beni pek çok şeyi düşünmekten alıkoyuyor. birçok şeyin sadece o ana mahsus olduğunu biliyorum ve aksini beklemiyorum. keşke beklesem. beklemek içimden gelmiyor. filmdeki o an güzel ama sonrası yok. izleyici olarak ben daha fazlasını beklemiyorum zaten; çünkü o iki kahramanın alabilecekleri en güzel şeyi aldıklarını, duyabilecekleri en güzel sözü duyduklarını, kurabilecekleri en güzel cümleyi kurduklarını düşünüyorum. sonrası biraz hayatın gidişatına bakıyor. eşyanın tabiatı diye bir laf var ya, ne güzel laf diyorum zaman zaman. benim üzerinde sayfalarca yazmak istediğim kavramı iki kelimede özetliyor, eşyanın tabiatı işte. bazı hallerin, bazı şeylerin kendi gerçekliği var, değişmiyor. eşyanın tabiatı bana her şeyi tek bir kişide bulmanın mümkün olmadığını söylüyor; mantığım başka türlüsünü almıyor. en iyi ihtimalle en çok şeyi bir arada bulabileceğin insan var ve bu da bir kişi değil, hayatın değişik döneminde başka başka kimseler. bu noktada ilişkilerde hiçbir şeyi kutsamadığım gibi adanmışlığı da kutsamıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hangi şarkı olduğunu söylemeyeceğim ama bir şarkıda bahsedilen bir şey uzun bir süre kafamı meşgul etti. şarkıda diyor ki, hem altın yüzüğüm var hem de gümüş. ama iş onu takmaya gelince, parmağımdan geçmesi için iterken yüzük eskiyiveriyor. bu anlatılan şeyin çok ilham verici olduğunu düşünüyorum. bir şeyin kısa sürede eskimesinin bıraktığı his -hani o eşyanın tabiatı- beni gerçekçi olmaya itiyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-7679210035487645104?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/7679210035487645104/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=7679210035487645104' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/7679210035487645104'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/7679210035487645104'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/04/esyann-tabiat.html' title='eşyanın tabiatı'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-4545160084289452700</id><published>2011-03-25T23:47:00.009+02:00</published><updated>2011-09-08T12:18:28.839+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kurt vile'/><title type='text'>saçların</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-y18LqTHlR8k/TY0Ns-lismI/AAAAAAAAAa8/w6qBCgOotQQ/s1600/Kurt%252BVile%252Bkurtvile.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5588137779002520162" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 213px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-y18LqTHlR8k/TY0Ns-lismI/AAAAAAAAAa8/w6qBCgOotQQ/s320/Kurt%252BVile%252Bkurtvile.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;gelip geçici güzelliklere elimden geldiğince takılmamayı becerebiliyorum. sadece gördüğüm bir güzelliğin peşinden gitmek biraz boş beleş geliyor. en azından artık böyle geldiğini rahatça söyleyebilirim. karşımda duran şeyi kendi çabamla anlamlandırıyorum; hem kendi çabamla hem de ortak çabamızla. olmaz değil ama; hiçbir elbisenin peşinden ölesiye koşacak değilim. enerjimi başka şeylere harcamayı yeğlerim. tıpkı bu anlayışla, sırf saçları güzel diye bir adamı yere göğe sığdıramamak da hiç bana göre değil. artık o yaşları çoktan geçtik azizim. en fazla beğenirim, birkaç kere hayran hayran bakarım o kadar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;böyle diyorum demesine de, kapağına bakıp kaset satın almak gibi ya da isminden etkilenip romana başlamak gibi bir şey yaptım yakın zamanda. yukarıdaki resmi gördükten sonra bu adamın müziğiyle tanıştım. bu resmi gördüğümde &lt;strong&gt;kurt vile&lt;/strong&gt;'in saçlarına bir süre baktım; "ne kadar güzel saçlar böyle" diye düşündüm. sonra döndüm bir daha baktım. bu güzel saçları onun sahibinden bağımsız olarak sevdim. ardından bende yarattığı etkiyi anlamlandırabilmek için kendisinin müziğini dinlemek istedim. önce saçlarını, tanışınca da müziğini sevdim. &lt;em&gt;smoke ring for my halo&lt;/em&gt; albümünü dinleyip durdum. bir pazartesi sabahı evden çıktığım gibi kulaklarıma taktığım bu albümün daha ilk şarkısını duyar duymaz, bir şeyi parçadan bütüne gider gibi sevmenin mümkün olduğunu hatırladım. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;albümdeki en sevdiğim iki şarkıdan biri: &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=vnrB3UEoZDc"&gt;runner ups&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;diğeriyse &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=63KB-EJKdyI"&gt;my baby's arm&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-4545160084289452700?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/4545160084289452700/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=4545160084289452700' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4545160084289452700'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4545160084289452700'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/03/saclarn.html' title='saçların'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-y18LqTHlR8k/TY0Ns-lismI/AAAAAAAAAa8/w6qBCgOotQQ/s72-c/Kurt%252BVile%252Bkurtvile.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-7904651447857201242</id><published>2011-03-25T00:58:00.004+02:00</published><updated>2011-03-25T01:12:13.895+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='neutral milk hotel'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='in the aeroplane over the sea'/><title type='text'>albüm kapağı</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-PcnWxi-uqhM/TYvNDwl61UI/AAAAAAAAAa0/W1-2Mtw27ok/s1600/album%2Bcover.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5587785227150480706" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-PcnWxi-uqhM/TYvNDwl61UI/AAAAAAAAAa0/W1-2Mtw27ok/s320/album%2Bcover.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; bu albüm kapağında hep bir eksiklik yok muydu? vardı elbet.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;2000'li yılların sanat akımı paint-art'ın temsilcilerinden olan ankaralı mandy varol açıkladı: "sanatımda politik göndermelere yer vermiyorum; orak-çekiç sadece figür olarak estetik bulduğum şeyler."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-7904651447857201242?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/7904651447857201242/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=7904651447857201242' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/7904651447857201242'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/7904651447857201242'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/03/album-kapag.html' title='albüm kapağı'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-PcnWxi-uqhM/TYvNDwl61UI/AAAAAAAAAa0/W1-2Mtw27ok/s72-c/album%2Bcover.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-3374594914628856627</id><published>2011-03-24T23:14:00.005+02:00</published><updated>2011-04-17T21:05:32.109+03:00</updated><title type='text'>"bir fabrikanın yanında bir jip havayı ne kadar kirletebilir ki yae?"</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;vogue 2011: "janis gözlükleri, savaş boyası ve kızılderili başlığı bu yaz hiç moda değilmiş." &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;doğaya &lt;em&gt;karşı&lt;/em&gt; yaşamaktansa doğayla &lt;em&gt;beraber&lt;/em&gt; yaşamayı tercih ediyorum. ona hükmetmeye çalışmak saçma bir uğraş. doğaya rağmen değil, doğayla birlikte hayat sürer. mühendis arkadaşlar, hesapları verdikleri hata payı aralığında çıkmayınca yenildiklerini kabul etmeliler. bu ne hükmetme arzusudur böyle? insanı doğayla uyumlu yaşamaya yöneltmek yerine, doğayı insana göre şekillendirme anlayışının artık beni sıktığına karar verdim. nükleer enerjinin ne kadar yararlı olduğunun anlatıldığı bir dersim var corç, enerji sorunu yaşadığında oraya iki reaktör koyuveriyorsun; hooop diye çözülüveriyor sorun. bunları yaparken sadece bilgilerine güveniyor insanlar, doğaya hürmet ettikleri yok. oysaki benim en çok inandığım ağaçlar. bazılarınınsa altlarındaki jipleri. çoğu zaman içimden arabaları sivri bir şeyle çizmek geliyor, hele de hayvan gibi jipleri. evrende o koca arabasıyla koca bir yer kaplama lüksünü kendinde gören insanlara tahammül edemiyorum. jipi olan insanları daha tanımadan sevmiyorum. onların ne kadar bencil olduğuna dair bir önyargım var. bir de o koca arabalarıyla güç gösterisinde bulunduklarına dair bir izlenimim. "koca bir fabrikanın yanında bir adet jipin havayı kirletme miktarı nedir ki?" gibi şeyler ise bana inandırıcı gelmiyor. birey olarak üstüne düşeni yapmadıktan sonra ve o koca jipten vazgeçemeyecek kadar kendini şımartan bir insan olduktan sonra sana karşı önyargımı ortaya attığın hiçbir tez değiştiremeyecektir corç. neyse, ben bana ilham veren şeylerin yardımıyla doğa hakkında düşünmeye devam edeceğim. kızılderili başlığım, &lt;em&gt;let england shake&lt;/em&gt; albümüm ve doğayla uyumlu tişörtüm ile uzaklardan selam ederim. nükleer yanlısı bilim dünyasının ise alacağı olsun. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-3374594914628856627?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/3374594914628856627/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=3374594914628856627' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3374594914628856627'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3374594914628856627'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/03/bir-fabrikann-yannda-bir-jip-havay-ne.html' title='&quot;bir fabrikanın yanında bir jip havayı ne kadar kirletebilir ki yae?&quot;'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-6308056699924379171</id><published>2011-03-16T00:02:00.005+02:00</published><updated>2011-03-16T00:23:36.307+02:00</updated><title type='text'>fukushima</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;bu nükleer enerji denen şey evrim mevzusu gibi bir şey. bilen de konuşuyor bilmeyen de. benimse akşam haberlerinde dinlediğim bir şey aklımdan çıkmıyor. fukushima nükleer tesislerinde yaklaşık elli işçi santraldeki sorunu halletmeye çalışıyormuş. çevredeki binlerce insan tahliye edilirken elli işçi oraya kapanmış çalışıyor. içim çok tuhaf oldu. bu, birilerinin birilerini kurtarmak için kendini feda etmesi, ya da ettirmesi demek. bunun adı resmen ölüme razı gelmek.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;şili'deki maden işçilerinin aylar sonra yeraltından kurtarılması olayında insanlığa inancım artmıştı. hem yeraltı hem de yerüstündeki insanların azmi büyüleyiciydi. insanın hayatta kalma isteğinin büyüklüğünü bana öyle bir gösterdi ki diyecek bir şey bulamadım. şimdiyse aynı şeyi tekrar görüyorum. insanlığın tehlike içindeki bir kısmı hayatta kalsın diye elli kadar adam kendini nükleer santrale kapıyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;ha tabii, nasıl olsa koruyucu kıyafetleri var, bir şey olmaz. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-6308056699924379171?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/6308056699924379171/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=6308056699924379171' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6308056699924379171'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6308056699924379171'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/03/fukushima.html' title='fukushima'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-2833405107727152032</id><published>2011-03-15T21:43:00.009+02:00</published><updated>2011-03-15T22:18:09.946+02:00</updated><title type='text'>marie</title><content type='html'>&lt;div align="left"&gt;eduardo galeano'dan bir alıntı:&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;marie&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;"nobel ödülünü kazanan ilk kadın oldu ve bu ödülü iki kez kazandı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;sorbonne'un ilk ve uzun yıllar boyunca da tek kadın profesörü oldu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;ve daha sonra, bu dünyayı terk ettiğinde, erkek olmamasına ve polonya'da doğup büyümüş olmasına rağmen &lt;em&gt;fransa'nın büyük adamlarına&lt;/em&gt; ayrılan olağanüstü pantheon'a kabul edilen ilk kadın oldu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;on dokuzuncu yüzyılın sonlarında, marie sklodowska ve kocası pierre curie uranyumdan dört yüz kez fazla radyasyon yayan bir element keşfettiler. marie'nin ülkesine atfen ona &lt;em&gt;polonyum&lt;/em&gt; adını verdiler. kısa bir süre sonra radyoaktivite sözcüğünü icat ettiler ve uranyumdan üç bin kez daha güçlü bir element olan radyumla deneylerine başladılar. ve birlikte nobel ödülünü kazandılar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;pierre'nin daha o zamandan şüpheleri vardı: onlar acaba cennetten mi yoksa cehennemden mi bir armağan getirmişlerdi? stockholm'deki konuşmasında, bizzat dinamitin mucidi alfred nobel'in davranışının bir örnek teşkil ettiği konusunda uyarıda bulundu:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;-güçlü patlayıcılar insanlığın hayranlık uyandıran projeleri gerçekleştirmesini sağladılar. ama bunlar halkları savaşa sürükleyen büyük canilerin ellerine geçtiklerinde korkunç yıkım araçlarına dönüşmektedirler.&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;kısa bir süre sonra, pierre dört ton askeri malzeme taşıyan bir at arabasının altında kalarak öldü.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;marie yaşamaya devam etti ve bedeni bilimsel alanda elde ettiği başarıların bedelini ödedi. en sonunda kan kanserinden ölene dek, maruz kaldığı radyasyon bedeninde yanıklara, yaralara ve şiddetli ağrılara neden oldu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;yeni radyoaktivite krallığındaki buluşlarıyla yine nobel ödülü kazanan kızı irene'i ise lösemi öldürdü."&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;eduardo galeano,&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;aynalar. sel yayıncılık. s.267&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-2833405107727152032?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/2833405107727152032/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=2833405107727152032' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2833405107727152032'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/2833405107727152032'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/03/marie.html' title='marie'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-5997181345715972815</id><published>2011-03-12T23:02:00.005+02:00</published><updated>2011-03-13T11:42:45.002+02:00</updated><title type='text'>sevemediğim filmler</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;ne &lt;strong&gt;inception&lt;/strong&gt; beni o kadar etkiledi ne de &lt;strong&gt;black swan&lt;/strong&gt;’i sevebildim. popüler olandan uzak durma kaygısı değil benimki, sadece sevemedim. benim sinemadan beklentim bana yoğun bir hikaye anlatması; bulmaca çözmek değil. onun da güzel olduğu anlar var elbet ama benim için genel bir tercih olduğu söylenemez. bir de samimiyet unsuru var. bir şey samimi gelmeyince önyargılarıma engel olamıyorum ve –ne yazık ki- işin iyiliğini göz ardı ettiğim olabiliyor. bu kısmı da darren aronofsky için diyorum. kendisinde bana samimi gelmeyen bir yan var ve sanırım bu saatten sonra onu sevmem olası görünmüyor. black swan’i kendisine dair önyargılarımı bir kenara koyarak izledim, üstelik de ilgiyle izledim ama üstünden birkaç gün geçmeden benim için uçup gitti. onun o her şeyi hesaplayan ve planlayan halini sevemiyorum. çok da açıklamama gerek olduğunu düşünmüyorum. ben bunu söyleyince filmlerinden rahatsız olduğumu ve bunun da onun iyi bir yönetmen olduğunun kanıtı olduğunu söyleyen birkaç kişi oldu. ben onu trier kadar rahatsız edici bulmuyorum mesela. trier bin kat daha rahatsız edici ama seviyorum. aronofsky’i ise iyi bir yönetmen ama sevdiğim bir yönetmen değil. ne bileyim, inarritu’nun &lt;strong&gt;biutiful&lt;/strong&gt; filmi beni çok daha fazla rahatsız etti ve günlerce aklımdan çıkmadı örneğin. üzerinden günler geçtikçe ne kadar iyi bir film olduğuna daha çok kani oldum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;vermek istediğim başka bir örnek de, büyük bir fenomen olacak gibi sunulan, sağda solda her yerde resimleri, fragmanı paylaşılan ve insanı etkileyici olduğu izlenimine kaptıran &lt;strong&gt;blue valentine&lt;/strong&gt; filmi. çok çok zayıf bir film çıktığını söylersem yine tepki mi alırım bilmiyorum. üstelik oyuncuları taa dawson’s creek zamanlarından gönlümde yer eden michelle williams ve övgüye ihtiyacı bile olmayan ryan gosling olmasına rağmen. ne yapalım, bazen olmayınca olmuyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;bunlar uzun bir süredir ifade etmek istediğim şeylerdi. insanların yere göğe koyamadıkları bu filmleri sevemeyince bayağı bir düşündüm. gerçekten. üstelik ne kadar önyargısız baktğımı anlatamam bile. ama yine de elimden fazlası gelmedi. en son bu kadar garip hissettiğim sinema filmi, coen’lerin &lt;strong&gt;a serious man&lt;/strong&gt;’iydi. ben onu bir başyapıt olarak görürken, camiada fazla &lt;em&gt;underrated&lt;/em&gt; kalmıştı ve fazlaca kötülenmişti. niye olduğunu halen anlayabilmiş değilim.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-5997181345715972815?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/5997181345715972815/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=5997181345715972815' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5997181345715972815'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5997181345715972815'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/03/sevemedigim-filmler.html' title='sevemediğim filmler'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-1381669426323758090</id><published>2011-03-09T11:28:00.004+02:00</published><updated>2011-03-09T11:42:09.604+02:00</updated><title type='text'>doğal afet</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;evle okul arası normalde bir saat sürmekte. dün akşam okuldan çıktığımda saat 17.30'du. eve vardığımda ise saat 22.30&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;beni hiçbir güç artık evden çıkaramaz. okul ısrarla tatil olmasa da ben evden çıkacak kadar aptal değilim. böyle kar hayatımda görmedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-unwVGD9r1EU/TXdJsR2bqVI/AAAAAAAAAak/INByFkucKbU/s1600/DSC00795.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5582011288203798866" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-unwVGD9r1EU/TXdJsR2bqVI/AAAAAAAAAak/INByFkucKbU/s320/DSC00795.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;üstteki resim trafiğin vızır vızır aktığı bir caddeye ait. arabalar kara gömülmüş vaziyette.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-1381669426323758090?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/1381669426323758090/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=1381669426323758090' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1381669426323758090'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/1381669426323758090'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/03/dogal-afet.html' title='doğal afet'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-unwVGD9r1EU/TXdJsR2bqVI/AAAAAAAAAak/INByFkucKbU/s72-c/DSC00795.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-3465792076772032625</id><published>2011-01-09T21:33:00.005+02:00</published><updated>2011-01-09T21:57:45.271+02:00</updated><title type='text'>kurabiye adam</title><content type='html'>bu şarkıyı icra eden kafaya bayıldığımı söylemek istiyorum. son zamanlarda gördüğüm en eğlenceli şey. rock star &lt;strong&gt;damla genel&lt;/strong&gt;, justin bieber'e 10^10000 kere basar. (hell yeah rock'n roll!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"kuuuurabiye adam benim peşimde,&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;beni yemeye çalışıyor.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;nedeeeen, ama nedeeeen?"&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://player.vimeo.com/video/17465882" frameborder="0" width="400" height="305"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://vimeo.com/17465882"&gt;Damla Genel - Kurabiye Adam Music Video&lt;/a&gt; from &lt;a href="http://vimeo.com/user3149809"&gt;Bora Genel&lt;/a&gt; on &lt;a href="http://vimeo.com/"&gt;Vimeo&lt;/a&gt;.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-3465792076772032625?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/3465792076772032625/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=3465792076772032625' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3465792076772032625'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/3465792076772032625'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/01/kurabiye-adam.html' title='kurabiye adam'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-5096097432959558267</id><published>2011-01-01T23:55:00.008+02:00</published><updated>2011-01-02T00:34:19.864+02:00</updated><title type='text'>gençlik konsepti-2: herkes burada sen nerdesin?</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/TR-p_jUlB3I/AAAAAAAAAaY/Ks9LmKb6lXY/s1600/1979-video-1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5557347374476887922" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 171px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/TR-p_jUlB3I/AAAAAAAAAaY/Ks9LmKb6lXY/s320/1979-video-1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; bildiğim en güzel gençlik klibi &lt;em&gt;&lt;strong&gt;1979&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;'dur.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;gençliğe dair söylemek istediğim şeyler bitmemiş olacak ki, bu konu hakkında ikinci bir yazı yazıyorum. kafamdaki gençlik imgesi ile örtüşmediğimi gördükçe içimde beliren o tuhaf hissi yenmem mümkün olmuyor. günlerim bir film olsaydı ben izlemek istemezdim, bu ne sıkıcı film falan derdim. bunu burada yazmaktan çekinmiyorum ya da saklama güdüsü duymuyorum çünkü hissettiğim şey bu. bir sürü salak şey yapıyor olabilirim ama en azından olmadığım biri gibi görünme kaygısı içinde değilim. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;sözleşmiş gibi çıkan albümler&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;bu sene dinlediğim müzikler gençlik konsepti üzerine kuruluydu. beni bu konu hakkında düşünmeye sevk eden büyük ihtimalle onlar oldu. onlar geçmişe dönüp bakarken ben de kendime baktım. beach house gençlik hayallerine güzellemeler yazmış, onlarla daldığım rüyalardan the national'la uyandım. kendileri eve dönüşten bahsederken ben de döndüm kendi şehrime baktım. &lt;em&gt;sorrow&lt;/em&gt; şarkısında bahsettikleri şehir ankara'nın ta kendisi olabilirdi. hatta hayat gailesini bir kenara bıraksan; ankara'da şair, yazar, ne bileyim, sanatçı olabilirdin. o derece depresif, o derece karamsar bir şehir. şehrimden gittikçe uzaklaşıyorum ve bir vakit ona sadece ana ocağına döner gibi dönmek istiyorum. belki ben de o vakit eve dönüşle, kredi ödemeleriyle ya da ne bileyim, kötü giden ilişkilerle ilgili bir şeyler yazarım. sonra bir de &lt;em&gt;the suburbs &lt;/em&gt;var, unutmam mümkün değil. bu yıl gençlik konseptini kafamın bir kenarına kazımam arcade fire ile oldu sanırım. onlar gençlikten bahsederken kafalarını çevirip de arkaya bakmışlar çünkü her şey geride kalmış gibi konuşuyorlar. oysa ben böyle olmasını istemiyorum, istediğim bu değil. benim geriye bakmama gerek yok ama yine de gözüm arkaya kayıyor. bir zamanlar iyi arkadaşın olan insanlarla hayat telaşesi içinde eskisi kadar görüşememek gibi şeyleri biliyorum. geceleri uyuyamayan benim ve bana öğüt veren de onlar, ileride geceleri niçin uyuyamadığımı anlayacakmışım, öyle diyorlar. hadi bakalım diyorum ben de, yıllar sonra bir çocuk doğurmak istersem dönüp de bu şarkıyı dinlerim. belki o zaman daha iyi anlarım. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;arcade fire gençliğe uzaktan bakarken wild nothing tam kalbinden bakıyor. bense kendimi arcade fire'a yakın hissediyorum, wild nothing dinlerken ise hatırlıyorum. hoplamak zıplamak istiyorum, kan ter içinde kalasıya dek dans etmek istiyorum. gençlik dediğin tutku, ter, hormondan ibaret ne de olsa. yüzeyselleştirdiğimi inkâr etmiyorum ama bu üçünün hiçbir kötülüğünü göremiyorum.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-5096097432959558267?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/5096097432959558267/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=5096097432959558267' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5096097432959558267'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/5096097432959558267'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/01/genclik-konsepti-2-herkes-burada-sen.html' title='gençlik konsepti-2: herkes burada sen nerdesin?'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/TR-p_jUlB3I/AAAAAAAAAaY/Ks9LmKb6lXY/s72-c/1979-video-1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-4781142838643427369</id><published>2011-01-01T23:14:00.008+02:00</published><updated>2011-08-14T23:19:50.047+03:00</updated><title type='text'>gençlik konsepti-1 : wild nothing</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/TR-d1CavzhI/AAAAAAAAAaA/Tu-hDMO634A/s1600/wild-nothing.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5557333999706164754" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 252px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/TR-d1CavzhI/AAAAAAAAAaA/Tu-hDMO634A/s320/wild-nothing.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; "mavi polaroid kederli mizacımıza bir gönderme"&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;yıllar önce bu yaşları düşündüğümde zihnimde canlanan görüntüler şimdikiler değildi. sanırım her şeyin daha eğlenceli olacağını zannediyordum. sanki tek ihtiyacım olan şey, yaşla beraber gelen özgürlüktü ve onu elde ettiğim zaman hiçbir engel kalmayacaktı, kimse beni tutamayacaktı. şimdi anlıyorum ki o zamanlar hesap etmediğim bir şey varmış; bir şeyi yapabilir olma haline erişince, çoğu zaman yapma heyecanın kalmıyormuş. bunu o vakit akıl etmem mümkün değildi, şimdiyse yaşayarak öğreniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bazen dinlediğim müzikler bana gençliğin nasıl bir şey olduğunu hatırlatıyor, nasıl olması gerektiğini. ileride, zamanında yapamadığım şeyler için pişmanlık duymamam gerektiğini hissettiriyor, içime biraz korku salıyor ve beni tedirgin ediyor. &lt;em&gt;daha çok zaman var&lt;/em&gt; diye diye geçermiş yıllar, bunu bu yaşımda ben bile biliyorum. bazen zamanı kaçırmak korkusunu içimde hissediyorum. işte bu da yeni çıktı, son birkaç aydır ara sıra beni yoklayan bir şey. bana gençliği çağrıştıran müzikler dinleyince nedense içime bu his çörekleniyor. pek bir şey yapmadan, anca okula git, ödev yetiştir, sınava gir ile geçen ömrümden duyduğum tatminsizliği hatırlatıyor. iki satır yazı okusam, iki sayfa roman okusam diyorum. kelimelerim kurudu ve cümlelerim kısaldı. kendimi ifade etme yetim azalmış bile olabilir; daha az kelime, daha çok formül ve hesap.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;ıskaladığımı düşündüğüm bütün bu şeyleri dinlediğim müziklerde buluyorum. gençliği ve eğlenceyi, hezeyanları ve mutlulukları, sonra umutları ve kalp kırıklıklarını. sevdiğin çocuğu uzaktan gördün diye mutlu olmayı ya da onunla bir kere merhabalaştın diye bütün gün ağzın kulaklarında gezmeyi. bunlar hep on beş yaşında kalan şeyler. eskiler ama değerliler. şimdilerde bunlardan daha fazlasının hiçbir anlam ifade etmediği oluyor. çoğu zaman bir türlü istenilen o yakınlık kurulamıyor. birinin yanındasın ama kendin olarak değil, kalbin de yerinden çıkacak gibi atmıyor. öyle ki kalbin kahve içtiğinde daha çok atıyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;yine de düşünüyorum, gençliği anlatan dopdolu bir şarkıyla karşılaştığımda heyacanlanmadan edemiyorum. örneğin bu yıl, &lt;strong&gt;wild nothing&lt;/strong&gt;'in &lt;em&gt;live in dreams&lt;/em&gt; şarkısını dinlemeseydim gerçekten çok şey kaçırırmışım. kafamı meşgul eden, kendimi hakkında sorguladığım "gençlik" konseptiyle örtüşen bir şarkı. olmak istediğim ama geride kalmış gibi gelen, bir yandan özendiğim bir yandan küçümsediğim o hali anlatıyor. kulaklarımda gençlik yankılanıyor ama ben oturuyorum. öyle ki sadece ellerimle tempo tutuyorum. oysaki bu şarkıyla dans etmek geliyor içimden, belki biraz da nerede olduğumu unutsam fena olmaz. nerede olduğumu unutmak istiyorum ama gece dönerken evin yolunu hatırlamak zorunda olduğumdan kendimi kaybetmiyorum. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;bazen günlerimi küçük şeylere bağlıyorum; bazı şarkılara, bazı albümlere, haftasonu vizyona girecek bir filme falan, &lt;em&gt;live in dreams&lt;/em&gt; de günlerimi bağladığım şarkılardan oldu. bu yıl dinlediğim, beni heyecanlandıran, gençliği damarlarımda hissettiren, "evet, her şeyi yapabilirim" dedirten bir şarkı. "iyi ki yaşıyorum da bu şarkıyı dinledim" dedim pek çok kere. sonra tıpkı bu şarkı gibi bana iyi ki yaşıyormuşum dedirtecek başka şarkılarla karşılaşma ihtimalimi düşündüm. &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=E2mXIfA2xNs"&gt;bizi kim suçlayabilir ki?&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-4781142838643427369?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/4781142838643427369/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=4781142838643427369' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4781142838643427369'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4781142838643427369'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2011/01/genclik-konsepti-1-wild-nothing.html' title='gençlik konsepti-1 : wild nothing'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/TR-d1CavzhI/AAAAAAAAAaA/Tu-hDMO634A/s72-c/wild-nothing.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-8567949826175037556</id><published>2010-12-25T23:02:00.004+02:00</published><updated>2010-12-25T23:56:36.214+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='he would have laughed'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='deerhunter'/><title type='text'>çiftlik - he would have laughed</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/TRZnHWqrxII/AAAAAAAAAZ0/NEr0xuISHYc/s1600/koyunlar%2Bresimde%2Byok.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5554740566449439874" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 171px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/TRZnHWqrxII/AAAAAAAAAZ0/NEr0xuISHYc/s320/koyunlar%2Bresimde%2Byok.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;hiç çiftlikte yaşamadım. hayatımda çiftlik görmedim bile. yine de orada yaşamanın nasıl olabileceğini birkaç kere düşündüm yakın geçmişte. bunu aklıma getiren &lt;strong&gt;deerhunter&lt;/strong&gt;'ın &lt;em&gt;he would have laughed&lt;/em&gt; şarkısı oldu. sabahları bir çiftlikte gözünü açmanın, sevimli küçükbaş hayvanları sevmenin, heidi çizgi filmindeki gibi ekmeklerden yemenin nasıl olabileceğini hayal ettim. tıpkı şarkıdaki gibi, yaş aldıkça sadece daha çok sıkılıyorum (o&lt;em&gt;nly bored as i get older)&lt;/em&gt;. doğru orantı sadece yıllar ile yaşlar arasında değil, yıllar ile sıkılganlık arasında da var. yaşım ilerledikçe makineleşmeye doğru gidiyorum. kıramadığım bir kısır döngü, içinden çıkamadığım bir rutin birden tüm yaşamımın kendisi oluveriyor. bazen koşturmaca arasında kantinde içtiğimiz kötü çaylar sırasında, bazen de yapılacak ödev dururken ettiğimiz aylaklıklar sırasında arkadaşlarla birbirimize anlattığımız tüm hikaye bu işte; her şeyin ne kadar aynı, ne kadar sıkıcı olduğu. manayı başka şeylerde arar olduk. şu an okuduğum şeyde, ilerde yapacağım işte hayatın anlamını aramamayı şimdi öğrendiğim için şanslıyım. böyle arkadaşlarım olduğu için de şanslıyım, en azından derdimi anlatınca anlıyorlar, ya bir de boş gözlerle yüzüme baksalardı? bunların hepsi, yaptıklarımız, okuduklarımız, öğrenmeye çalıştıklarımız… hepsi hayata bir yerinden tutunabilmek için birer araç sadece. yapmam gerekenleri yapınca hayata bir yerinden tutunuyorum, bunu hissedebiliyorum. bu noktada bize verilen öğüt, geleceği düşünmek. yorulmamızın nedeni, hayatı ertelememizin nedeni hep gelecekte daha iyi olabilmek için-&lt;em&gt;miş&lt;/em&gt;. peki ya olamazsak? bu noktada da iyimser olmaktan bahsediyorlar. çevremde bunu beceremeyen o kadar çok insan var ki. ben de dahil herkesin kurduğu en iyimser cümle, &lt;em&gt;önümüzdeki maçlara bakacağız artık&lt;/em&gt; oluyor. bense sürekli önüme bakmaktan yoruldum. artık biraz da şimdi bulunduğum yere, içinde olduğum an’a odaklanmak istiyorum. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-8567949826175037556?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/8567949826175037556/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=8567949826175037556' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8567949826175037556'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8567949826175037556'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2010/12/ciftlik-he-would-have-laughed.html' title='çiftlik - he would have laughed'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/TRZnHWqrxII/AAAAAAAAAZ0/NEr0xuISHYc/s72-c/koyunlar%2Bresimde%2Byok.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-6288379784042501298</id><published>2010-12-20T23:47:00.004+02:00</published><updated>2010-12-21T00:09:17.082+02:00</updated><title type='text'>all these calculations do not make sense</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;yıllar geçtikçe sabırla beklemeyi öğreniyorum. beklediğim şey mühim değil, benim için önemli olan kısım sabırla beklemek. sabırla beklemenin, güvenle beklemek demek olmadığını da yeni yeni anlıyorum. bir şeyler yapıyorum, sabırla sonucunu bekliyorum ama içimde bir güvensizlik. bazen korku ile endişe arasında gidip geliyorum. elimden geleni yaptığımı düşündüğüm şeylerde tatmin edici neticeler alamayınca pes etmemeyi artık öğrendim. büyümek bunu gerektiriyor. olgunluk ile çocukluk arasındaki fark bu olmalı, istediğini alamayınca pes etmeden yola devam edebilmek. çoğu zaman benim kafamı meşgul eden &lt;em&gt;istediğim&lt;/em&gt; değil, &lt;em&gt;hak ettiğim&lt;/em&gt; şey oluyor. hak ettiğimi alabilsem tatmin hissini yaşayacağım ama maalesef olmuyor. o zaman vaz mı geçsem diye düşünüyorum. vaz geçsem, emek etmeyi bırakıp bir kenara mı çekilsem diye soruyorum kendime. sonra bunu kendime yakıştıramıyorum. bunun mantıktan uzak olduğunu görüp, kendime olan inancımı muhafaza etmeyi seçiyorum. bunu resmen seçiyorum, öyle olması gerektiğini düşündüğüm için. küçükken daha mı mantıklıydım diyorum. büyüdükçe sezgilerime güvenmeyi seçtim ve aklın biraz uzağına düştüm sanırım. çocukluğumu bilen biri, sen çok mantıklı bir çocuktun dedi bana. öyle miydim sahiden diye kendimi gözden geçirdim. sanırım öyleydim. şimdi ne oldu sana dedi, böyle yapmamalısın. yüzüme tokat yemiş gibi oldum. sahi, şimdi değiştim mi? dünyanın en ağır küfürünü yemişim gibi hissettim, &lt;em&gt;sana şimdi ne oldu?&lt;/em&gt; hayran olduğum hep mantıktı, büyük ihtimalle benim zaafım da buydu. yakışıklı adamdan ziyade mantıklı adam, güzel kadından ziyade mantıklı kadın. akıllı ya da zeki değil demek istediğim, mantıklı. olmak istediğim kişi mantıklı, istikrarlı ve tutarlıydı. bense kimi zaman dengesizdim. çevreme karşı değil ama kendime karşı dengesiz. bir gün kendimle barışıkken, bir gün aynaya bakmak istemezdim. bir gün evimizin sokağına girdiğimde sessizce şarkı söylerken, bir gün müziği duymak dahi istemezdim. sevdiğim insanları her daim severdim de, geri kalan insanları bazen severdim bazen de onlara öfkelenirdim. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;bunlar dışarıdan belli olmayan şeyler olsa bile iniş çıkışlarımın keskinliği beni kimi zaman huzursuz ediyor. tekrar sakinleşmeyi bekliyorum. sabırla bekliyorum ama güvenle değil. teselli istemiyorum ama beni rahatlatacak bir omuz arıyorum. bazen buluyorum bazen bulamıyorum, herkes gibi işte. takdir edilmeyi önemsemediğimi söylesem de içimdeki ergen damarı bazen tutuyor ve takdir görmediği için üzülüyor. bunları önemsemiyormuş gibi görünsem de önemsediğim doğrudur, kendimi kandırmak gibi bir niyetim yok. çalışıp da yapamadığım sınavlardan sonra -ki çalışıp da yapamamak diye bir şey var, evet, yalan söylemeyin- ya da kötü şeylerle karşılaştığımda -bu kısmı fazla açmayalım- adaletin bu mu dünya dediğim doğrudur.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;.....&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;bugün bir otobüs camında, moral bozukluğundan çattığım kaşlarımı görünce &lt;em&gt;aman allahım yüzüm kırışacak!&lt;/em&gt; deyip de alnımı normal haline getirdiğimi de gizlemeyeceğim.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;sürekli bir şey yetiştirip duruyorum. kalbimin çarptığını, hızlı hızlı attığını duyuyorum, içtiğim kahvelerden dolayı. gece yatağa yatınca sanki yatak kalbimin çarpıntısından sallanıyormuş gibi geliyor. kahveden bıktım artık. iyi kahve ile kötü kahvenin tadını ayırt edemeyecek derecede içtiğim şeyi önemsemiyorum. sanki daha fazla kafeinle aklım daha çok çalışacak. hiçbir şey yapmıyorum çünkü hiçbir şeye vakit bulamıyorum. okulun bu derece hayatımın tümünü kaplaması beni boğuyor. kendimi ot gibi hissediyorum, biraz boş kalsam da uyusam diyorum. bunca şeyden sonra aldığım notlar da bok gibi. geçen yaptığım bir ödevde sonuç çıkartamayınca &lt;strong&gt;all these calculations do not make sense&lt;/strong&gt; yazdım sayfanın sonuna. hoca da gülen surat çizmiş. hiç beklemiyordum ama meğersem zaten cevap oymuş. aferin dedim kendime. sonra &lt;em&gt;vay anasını galiba biliyorum ya&lt;/em&gt; diye sınava girdim, o da bok gibi geçti. bu sefer de kağıdın sonuna &lt;em&gt;"hocam vakit yetmedi. eğer biraz daha olsaydı bu soruyu yapardım."&lt;/em&gt; yazdım. bunu gerçekten yaptım. sonra hoca bir sonraki derste, "biriniz bana not yazmış sınavda, kim o?" diye sordu. benim dedim. hoca güldü, ben de güldüm. utandım ve yüzüm kızardı falan. sınav kağıdına not yazan öğrenci hakkında hocalar ne düşünüyor bilemeyeceğim ama ben yine olsa yine yapardım.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-6288379784042501298?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/6288379784042501298/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=6288379784042501298' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6288379784042501298'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6288379784042501298'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2010/12/all-these-calculations-do-not-make.html' title='all these calculations do not make sense'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-4229053672581234715</id><published>2010-12-12T18:16:00.004+02:00</published><updated>2010-12-12T18:55:21.174+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='six feet under'/><title type='text'>sıkı can iyidir kolay çıkmaz</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;bazen hiç eve gelmek istemiyorum, bazen de evden dışarı çıkmak istemiyorum. sanırım bir süredir kısır bir döngünün içine girdim, kendimi oradan çıkarmam gerektiğini biliyorum ve bunu yapmak için çaba sarf etmeyişimin vicdan azabını çekiyorum. sürekli bir şey yetiştirme halinden sıkıldım, en bariz hissettiğim şey şu an için sıkılma hali. bu işi layıkıyla yerine getiriyorum. ya az uyuyorum ya çok uyuyorum, bir türlü ortasını tutturamadım. dikkatim dağınık sayılır ama saçma sapan şeylere dikkat etmekten de kendimi alıkoyamıyorum. bunun literatürde bir ismi var mı acaba? nihilist tarafım son zamanlarda tavan yaptı, bunu bir türlü dengeleyemiyorum. kendimi frenlemek için yapabildiğim tek şey, eğer böyle giderse kısa vadede/orta vadede/uzun vadede neler olabilir, bunu tahayyül etmek. sonra beni korku basıyor. işte o zaman toparlanıp, işimin başına dönüyorum. verim aldığım söylenemez. verim alamadıkça uzaklaşıyorum, uzaklaştıkça verim alamıyorum. böyle bir kısır döngü işte. banyo yapınca, temizlenince her şeyin baştan başlayabileceğine olan inancım tam. banyo yaptıktan sonraki o anlık rahatlama hissini çok çabuk kaybetmesem, mesela bir kahve koyup masamın başına otursam gerisi gelecek. zaten hep öyle demezler mi, bir başlasan gerisi gelir. yaptıklarım-yapacaklarım konusunda kendimi sorgulamayı bırakalı uzun zaman oluyor. ara sıra aklımda beliren şeytanları kovmayı iyi beceriyorum. aksi takdirde halim nice olur, düşünmek dahi istemiyorum. bir şey yapacak olduğumda &lt;em&gt;ne anlamı var ki?&lt;/em&gt; falan diyorum. an geliyor, kendimi yaşlı bir kadın gibi hissediyorum. geçen gün kırk yıllık arkadaşımla konuşurken, onun ağzından bu cümlenin aynısını duydum: yaşlı bir kadın gibi hissetmek. &lt;em&gt;ben de! ben de!&lt;/em&gt; diye atladım lafa. yalnız olmadığımı bilmek güzeldi ama bu durum biraz sorunluydu. neden böyle hissediyoruz diye konuştuk, durum analizi yapmaya çalıştık ve kendimizce bir takım noktalara vardık. bunu daha önce kimseyle paylaşmamıştım biliyor musun dedim ona. çünkü bu hissin, başkaları üzerinde yarattığım "ben" algısının bir parçası olmasını istemiyordum. ama kırk yıllık arkadaşımla paylaşabilirdim bunu. bir başkası beni yaşlı kadın gibi görmemeli, ben kendimi görsem bile. öyle gördüklerini sanmıyorum ama bunu dillendirmek de istemiyorum. "içindeki çocuğu kaybetmemek" diye bir laf var ya, o ne boktan bir laf öyle, anlamına eremedim. benim içimde çocuk mocuk yok, yaşlı bir kadın var ama çocuk yok. kendimi bu hale ben sokmadım, ben öyle düşünüyorum. birileri değil ama bir şeyler böyle olmasına neden oldu. hayat oldu, bizi yaşlı bir kadın gibi hissettiğimiz bir yere koydu işte. geldiğim noktada kendimi küçük hissediyorum. evren kocaman ve genişlemeye devam ediyor, ben de sonsuz uzayda küçük bir noktayım sadece. nihilist tarafımın tavan yaptığını söylemiştim, bunu başka şeylerle dengelemeye çalışsam da eninde sonunda içimden atamıyorum. birine faydam dokununca memnun oluyorum ama o kadar. sonra yine boşa kürek çekme hissi. çok lazımmış gibi &lt;strong&gt;six feet under&lt;/strong&gt;'a başladım tekrardan. aslında yeniden izlememek için kendimi bir hayli tuttum ama dayanamadım. en sonunda nihilizmimi ikiye katlayacağını bile bile tekrardan bulaştım. bunu on beş yaşında izlememe ne gerek varmış diye düşündüm. o yaştaki biri bu diziden niçin zevk alır ki falan dedim. almaması gerektiği sonucuna vardım. insan lise hayatında six feet under izlemek yerine daha eğlenceli işler yapmalıydı. lisede çok eğlendiğim zamanlar oldu, inkar edemeyeceğim. öyleki, şimdiki halimizden daha çok eğlenirdik o zamanlar. ama sonra gelir niye bu diziyi izlerdim, bilmiyorum. bence izlememeliymişim, bunu yürekten söylüyorum. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;şimdi gözümde dağ gibi büyüyen bir derse çalışmak zorundayım, neresinden tutsam elimde kalıyor. kütüphaneden de sıkıldım, evden de. dersten ve ödevden de. ne kar iyi hissettiriyor, ne çay ne kahve. ankara'dan hiç bu kadar bunalmamıştım. &lt;em&gt;&lt;strong&gt;fisher&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;'lara beşinci üye, ikinci kız evlat olarak kaydımı aldıracağım galiba. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-4229053672581234715?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/4229053672581234715/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=4229053672581234715' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4229053672581234715'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/4229053672581234715'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2010/12/sk-can-iyidir-kolay-ckmaz.html' title='sıkı can iyidir kolay çıkmaz'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-8682810327256217233</id><published>2010-12-11T22:02:00.003+02:00</published><updated>2010-12-11T22:22:26.314+02:00</updated><title type='text'>courier</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:courier new;"&gt;courier&lt;/span&gt; yazı karakterinin her şeyi soğuklaştırıcı etkisini seviyorum. birden bire yazdığıma yabancılaşıyorum. sanki bir polis raporu, mahkeme kararı gibi mesafeli ve soğuk bir etki bırakıyor üstümde. yazdığım en öfkeli şeyi &lt;span style="font-family:courier new;"&gt;courier&lt;/span&gt; yazı tipine dönüştürünce cayır cayır yanan o hali alıyor ve buz gibi yapıyor. &lt;span style="font-family:courier new;"&gt;kelimelerle aramda oluşan mesafeyi hissedebiliyorum.&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-8682810327256217233?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/8682810327256217233/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=8682810327256217233' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8682810327256217233'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8682810327256217233'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2010/12/courier.html' title='courier'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-8671674129527964721</id><published>2010-12-11T21:30:00.005+02:00</published><updated>2010-12-11T21:57:30.567+02:00</updated><title type='text'>sakalını kesmeyi bırakan adam</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;anlattığımda komik gelmeyebilir ama aklıma gelen komik bir-iki şey var. onlardan bahsetmek isterdim ama bir süredir içinde bulunduğum hali yansıtmak daha kolay geldi sanırım. komik şeylerden bahsetmeyi sonraya bırakacağım. belki de hiç bahsetmem.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;şu anda bir erkek olsaydım, sakalımı kesmeyi bırakır ve uzatırdım. yüzümün biraz kapanmasını sağlayarak kendi içime dönerdim sanırım. içe dönmenin tek göstergesi erkek olup sakal uzatmak değil elbette ama bu fikrin bugün için bana yakın geldiğini hissettim. daha önce sakal uzatmanın gelebileceği manayı derinlikli olarak düşünmemiştim. sakalını kesmekten vazgeçen bir adamın yorgunluğunun ve her şeyi nadasa bırakmış halinin bu denli farkında değildim. müziklerini dinlediğim adamların &lt;em&gt;google images&lt;/em&gt;'de resimlerini aratırken, sakallı resimlerine uzun uzun baktım. birçoğunun dağınık saçı, sakalı, sıradan bir tişörtü ya da gömleği vardı. o halleriyle bana çok yakındılar. vitrinde gördüğüm topuklu ayakkabılar güzeldi ama ben kendime onları halen çok uzak hissediyordum. kar botlarım şimdilik beni idare ediyordu. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-8671674129527964721?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/8671674129527964721/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=8671674129527964721' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8671674129527964721'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8671674129527964721'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2010/12/sakaln-kesmeyi-brakan-adam.html' title='sakalını kesmeyi bırakan adam'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-7682436332642503580</id><published>2010-12-11T19:36:00.003+02:00</published><updated>2010-12-11T21:17:40.882+02:00</updated><title type='text'>vicdanım rahatlasın diye. kişisel tatmin.</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;aylardır geceleri yatarken kulağımda sun kil moon'un &lt;em&gt;admiral fell promises&lt;/em&gt;'i var. bu albüm hakkında bir şeyler yazmak istiyorum; bana düşündürdüklerini, verdiği sakinliği ve daha başka şeyleri anlatmak istiyorum. tam yazacak gibi oluyorum, birden bu yaptığım çok anlamsız görünüyor gözüme. yaptığıma bir önem addettiğim falan yok ama diyorum ki, bu kadar çok şey olurken benim bir şarkı hakkında yazmamın ne önemi var. sanki karmaşa içindeyken gidip de en gereksiz işle ilgileniyormuşum gibi hissediyorum ve vazgeçiyorum. ben dinlerken güzel, müzik de olmasa ne yapardım ama iş hissettiklerimi yazmaya gelince koca bir çöplük beliriyor gözümün önünde. vicdanımı rahatlatmak için ülkede olanlar hakkında iki kelam etsem daha mı az rahatsız olurum diye düşünüyorum. hayır. olanlar hakkında iki cümle ettikten sonra vicdanî rahatlığa ulaşıp, hiçbir şey olmamış gibi davranmayacağım ben. hayır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;söyleyecek çok lafım olmasına rağmen diyecek hiçbir şey bulamıyorum. insanlara küsmüş değilim ama gittikçe yaşanması zor bir yerde olduğumuzu düşünmeye başladım. bir haftadır kelli felli adamlar tarafından gazetelerde yazılmış öyle yazılar okuyorum ki midem bulanıyor. hissettiğim tek şey iğrenme oluyor. koca koca herifler bir haftadır ülkenin gündeminde olan bir kızın ismini cismini ifşa etmekten bir nebze olsun rahatsızlık duymuyorlar. amaçları uğruna her şeyi mübah sayanların varlığını bilirdim de, yirmi yaşında dahi olmayan bir kızı bile böyle karalayacaklarını, suçlayacaklarını ve hatta taşlayacaklarını tahmin edemezdim. güçten ve hırstan gözü dönmüş adamlar, küçücük bir kızı günah keçisi ilan etmekten utanmıyorlar. kendilerini hangi siyasi kimlikle etiketledikleri benim için mühim değil. bu vesileyle, bu adamlar gibi gücü elinde bulunduran kesimin öğrenciye ve kadına bakışı bir kez daha yüzüme vuruluyor. gördüklerimden sonra ileride bizler için güzel şeyler olabileceğine dair inancım kalmıyor. elli sene önce benim yaşımda olan insanlar ne hissediyorlarmış bilmiyorum ama ben ileride ülkenin daha iyi bir yer olacağına dair bir umut besleyemiyorum. buna karşı bir şeyler yapıyor musun dersen, kolumu kaldıramadığımı söylerim. "hem bir şey yapmıyor hem de kenara geçmiş eleştiriyor" gibi göründüğüm doğrudur, aksini iddia edecek yüzüm yok. ne zaman bir şey yapma gerekliliğini hissetsem, &lt;em&gt;kimin için&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;ne için&lt;/em&gt; gibi bir soru beliriyor kafamda. bize çizilen sınırlı alan içinde oynadığımızı görmemek için kör olmak lazım. siyasi etiketler umrumda değil, insanları ne sınıflandırıyorum ne de ayırıyorum. fakat gördüğüm muamale bu değil. ben herkesin varlığını kabul ederken, benim varlığımdan rahatsız olanların olduğunu biliyorum. kendimi hiçbir topluluğa ait hissetmiyorum, bu yüzden takım bile tutamıyorum. insanların bir araya gelerek bir şeyleri değiştirebilme gücüne inancım büyük ölçüde zayıflamış. fakat kimse beni bu yüzden suçlayamaz. nihayetinde bizler öyle bir ülke ortamında büyüdük. kimileri bunu "doksanlarda yetişen apolitik kuşak" falan olarak tanımlıyor ama külliyen yalan. herkesin gayet politik olduğunu biliyorum, öyle sanıldığı kadar kafasız ya da gerizekalı değiliz. öyle diyen varsa iyi halt yiyor. ağzını açanın dövüldüğü bir memlekette kendini ortaya koyamayan insanları suçlayamam. nihayetinde ben de onlardan biriyim. böyle olmak istemezdim ama aksini yapacak gücü kendimde bulamıyorum. yine de benim slogan atmamam ya da sokaklara dökülenlerden biri olmamam, bunları yapanlarla aynı görüşte olmadığımı göstermez ki. ben de dediklerine katılıyorum, krediyle ödediğim harç parasını, okul bitince düzgün bir iş bulup bulamayacağımı falan düşünüyorum. sonra televizyonda dövülen çocukları görünce, bunun benim düşüncelerimin de coplanması demek olduğunu idrak ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ülkeden elimi eteğimi çekmiş değilim ama o çocuklar kadar bir şeyleri değiştirebilme inancım olmasını çok isterdim. bunu gerçekten isterdim. bireyselcilikten uzak olduğumu düşünürken, gördüklerim beni bireyselci olmaya itiyor, bundan rahatsız oluyorum. yapay bir umut taşıyacağıma, gerçekçi bir karamsar olmaya başlıyorum. ben aksini yapmaya çalışsam bile yavaş yavaş kaydığım yönü görüyorum. olanlar karşısında duyduğum öfke bile içimde harekete geçme güdüsü yaratamıyor çünkü o derece inançsızlaşmışım. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-7682436332642503580?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/7682436332642503580/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=7682436332642503580' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/7682436332642503580'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/7682436332642503580'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2010/12/vicdanm-rahatlasn-diye-kisisel-tatmin.html' title='vicdanım rahatlasın diye. kişisel tatmin.'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-6746687640091184721</id><published>2010-11-22T03:28:00.005+02:00</published><updated>2010-11-22T03:57:41.334+02:00</updated><title type='text'>jüpiter'e bakış: 50 kuruş</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/TOnLHRm4kFI/AAAAAAAAAZs/Cf_VgpMUM38/s1600/j%25C3%25BCpiter.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5542184142302122066" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 306px; CURSOR: hand; HEIGHT: 311px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/TOnLHRm4kFI/AAAAAAAAAZs/Cf_VgpMUM38/s320/j%25C3%25BCpiter.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;cumartesi gecesi güvenpark'ın karşısındaki kaldırımda bir teleskop duruyordu. merak ettim ve temkinli bir şekilde teleskobun olduğu yöne doğru yaklaştım. bir baktım, teleskobun üstünde "&lt;strong&gt;jüpiter'e bakış: 50 kuruş&lt;/strong&gt;" yazıyordu. hemen arkasında da kaldırımdaki sete oturmuş otuzlu yaşlarında bir adam vardı. sonra başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. hava acayip sisli. &lt;em&gt;"bu havada hiç jüpiter mi görünürmüş yaee?!&lt;/em&gt;" dedim kendi kendime. sorsan, jüpiter'e bakmışlığım yok ama bu havada görülmeyeceğini az buçuk idrak ediyorum. şehrin ortasında, kzılay'ın merkezinde jüpiter'e mi bakılır hem? birazcık komik gibi sanki. sonra bir an tereddüt ettim, baksam mı dedim ama saatin bir hayli geç olmasından ve gecenin bu saatinde yalnız başına bir kızın, sokaktaki adamlarla samimi olmasının tehlikesinden dolayı vazgeçtim (sizin oraları bilmem ama ankara'da 22:30 demek, &lt;em&gt;aman allahım biraz daha geç kalırsam son otobüsü kaçıracağım!&lt;/em&gt; demek. memur kesim çoktan pijamalarını giymiş; dişlerini fırçalayıp, yatmaya hazırlanıyor arkadaşım). &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;ben jüpiter'e bakmadım, yoluma devam ettim; ama yine de bu adamı ankara bilim ve ticaret hayatına getirdiği yenilikten dolayı içimden tebrik ettim. bunca yıllık ankaralıyım, ben daha "jüpiter'e bakış" diye bir şey görmemiştim. gece gece beni gülümsetti, karşıma şehrin rutinini kıran bir şey çıkarmış oldu, hoşuma gidiverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tamam, ben bakamadım ama siz sevgili ankaralılar, siz jüpiter'e bakın. hem belli mi olur; belki bu arkadaş da &lt;em&gt;türev-integral bilen selpakçı çocuk&lt;/em&gt;tan sonra ikinci bir kızılay fenomeni olur. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-6746687640091184721?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/6746687640091184721/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=6746687640091184721' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6746687640091184721'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6746687640091184721'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2010/11/jupitere-baks-50-kurus.html' title='jüpiter&apos;e bakış: 50 kuruş'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/TOnLHRm4kFI/AAAAAAAAAZs/Cf_VgpMUM38/s72-c/j%25C3%25BCpiter.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-6323929433925817357</id><published>2010-11-19T02:24:00.013+02:00</published><updated>2010-11-19T04:50:28.958+02:00</updated><title type='text'>hayatın magma tabakası</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;hayatın ritmini duyabildiğim nadir anlar var. çok yavaştan kulağıma bir ses geliyor. bana gürül gürül akan kaynaktan uzakta olduğumu hatırlatıyor ve içime suçluluk duygusu salıyor. &lt;em&gt;geç kaldım, geç kaldım&lt;/em&gt;. o hissi yemek yerken ya da uyurken, güzel bi rüyadan uyanırken, dopdolu geçen saatlerden sonra içime tatlı bir hüzün çökmezden ve birini sevmezden hemen önce hissediyorum. ileri-geri gittiğimi sanıyorum. ileri-geri, yavaş ama ritmik hareketler: bir yerde sallanır gibi, bir şarkıya tempo tutar gibi. ataletimi yendikçe o gürül gürül akan kaynağa yaklaşıyorum. yapılacak çok şey, gezilecek çok yer, sevilecek çok insan var. hiçbirine geç kalmamalıyım.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;insanlar bir aradayken güzel, tek tekken sinir bozucu olabiliyorlar; ama kavram olarak insanlık güzel. insanlığa halen güveniyorum, ondan ümidimi kesmiş değilim. eğer ben bir şey hissediyorsam, benim hissettiğimin aynısını hisseden, en azından bir benzerini hisseden birileri muhakkak vardır diye düşünüyorum. ben anlattıkça o beni anlar, buna tüm kalbimle inanıyorum. ben biliyorsam başkaları da biliyor, benim başıma gelen onların başına da gelmiştir diyorum. bunu bilmek beni rahatlatıyor. herkes değil ama birileri var işte. adlarını bilmemek inanmama engel değil, ben onların var olduğuna inanıyorsam bu bana yeter. hiçbir yüce güce bu denli inanmıyorum. kötülerin arasında iyilerin olduğunu biliyorum. gün geliyor insanlığa kızıyorum, öyle kızıyorum ki görsen inanmazsın. sonra ufak bir şey oluyor, istesem de dünyaya küsemiyorum. bazen gerçekten küsmek istiyorum, yorganı başıma çekip öylece -geleceğinden emin olduğum bir işareti bekler gibi- beklediğim oluyor. herkes gibi bekliyorum. ola ki beklediğim geldi, onu tanır mıyım bilmiyorum. kimileri mesihi, kimileri yüce bir gücü, kimileri godot'yu beklerken benim istediğim ufak bir işaret. kimi zaman uzaylıların gelmesini istiyorum. mesela küçükken ufoları beklerdim, onlar da bir türlü gelemediler. zaten artık gelseler de mühim değil. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;yorganın altında bunları düşünürken sabah oluyor. telefonda "ertele"ye basıyorum. ertelediğim o beş dakikada önümdeki gün kabaca gözümde şekilleniyor. sonra bir de &lt;em&gt;pantolonun üstüne hangi tişörtü giysem?&lt;/em&gt; muhabbeti. ardından kalkıp yoluma gidiyorum. sıradan bir günün içine karışıyorum ve sıradan bir günde, beklediğim ve bir türlü gelmeyen o işareti bana sıradan olaylar, sıradan insanlar veriyor. iyimser biri değilim  -hiç değilim- ama ben yine de onlara sırtımı çeviremiyorum. istesem de hiçbir şeye küsemiyorum. en azından şimdilik. son zamanlarda bunun için uğraşıyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-6323929433925817357?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/6323929433925817357/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=6323929433925817357' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6323929433925817357'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/6323929433925817357'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2010/11/hayatn-magma-tabakas.html' title='hayatın magma tabakası'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-8866592666029923449</id><published>2010-11-17T02:38:00.003+02:00</published><updated>2010-11-17T03:08:13.558+02:00</updated><title type='text'>güzel şeyler düşünmek isteyince aklıma  geldiler</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;-ben senin kısa saçlı halini de bilirim. beraber uzattık sayılır. tıpkı şarkıdaki gibi, arcade fire'ın &lt;em&gt;suburban war&lt;/em&gt;'ındaki gibi, "you grew your hair so i grew mine". sonra bir baktım, geçen hafta kestirmişsin. oysaki saçının dökülmesi için henüz erken değil mi? üzüldüm biraz. parlak yüzlü çocuktan olgun adam haline geçişin gözümün önünde olmasa, şimdiki haline hayatta inanmam. gözlerimizi birlikte bozduk, sonra sen sigaraya başladın, hatta üstünden o kadar uzun zaman geçti ki neredeyse bıraktın... diyorsun ama bence yalan diyorsun. ben bilmez miyim seni. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;-sonra bir de gizem var. onunla nasıl arkadaş olduğumuzu çok net hatırlıyorum. bana geçen gün dedi ki, ya iyi ki de yanıma gelmişsin de ingilizce dersinde eş olalım mı demişsin dedi. hoca demişti ki herkes kendine bir eş seçsin. ben de gizem'i seçmiştim. nasıl oldu bilmiyorum ama gizem'le iyi anlaşacağımızı daha onun adını bilmeden biliyordum. sonra ilginç bir ayrıntıya takıldım. gizem, mart'ın aynı günü doğan üçüncü iyi arkadaşımdı. galiba mart'ın o gününde doğan insanları ayrı seviyordum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;-sonra bir de görkem var. hayatımda gördüğüm en komik kızlardan biri. sebze yemekleri ve okulun yemekhanesi bizi biraraya getirdi. karnabahar, bamya ve türlünün olduğu günlerde arkadaşlarım beni yalnız bırakırken, gözüme tek başına yemekhanede sebze yemeği yiyen görkem'i kestirdim. bizim bölümdeydi ama henüz tanışmamıştık. sonra bir gün pat diye masasına oturdum. merhaba dedim, merhaba dedi. baktık yemek zevklerimiz uyuşuyor, beraber yemekhaneye gitmeye başladık. artık karnabahar ve bamya daha da güzel.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-8866592666029923449?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/8866592666029923449/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=8866592666029923449' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8866592666029923449'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8866592666029923449'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2010/11/guzel-seyler-dusunmek-isteyince-aklma.html' title='güzel şeyler düşünmek isteyince aklıma  geldiler'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-8635991609213424207</id><published>2010-11-17T00:56:00.009+02:00</published><updated>2010-11-17T03:21:31.227+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='blonde redhead-messenger'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='six feet under'/><title type='text'>yerin altı kat dibi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;insan bazen boşa çabalıyor. boşa kürek çekiyor, boşa yoruluyor. her şeyde iyi olunamayacağını biliyorum, biliyorum ama bir şeyde iyi olmak istiyorum. oysaki ben iyi bir çocuk olduğumu düşünüyorum, iyi bir evlat olmak için uğraşıyorum ama sonuçta hiç tatmin edici olmayan şeylerle karşılaşıyorum. çoğu zaman kalbim kırılıyor, bazen de kızıyorum. bazen kızgınlığımdan başka bir şey göremeyecek kadar kızıyorum hem de. bazen bunları yazmak istiyorum, sonra elime kalemi alır almaz vazgeçiyorum. sanki aklımdan geçenler kağıt üzerine dökülürse her şey hiç kaybolmayacakmışçasına belirginleşecek ve hafızamdan hiç gitmeyecekmiş gibi geliyor. vazgeçiyorum. kendini suçlamanın daha kolay olduğu fikrine kapılmışım ben, neden bilmem ama öyle. iyi olmak isterken kötü oluyorum, halbuki kötü değilim. kötü bir insan diye kime deriz biz? ben o kadar kötü değilim ki. ama neden ne yaparsam yapayım iyi bir çocuk olamadığımı bilmiyorum. bunun için elimden geleni yaptığımı sanıyorum ama boşa yoruluyorum. bazen öyle yoruluyorum ki yataktan çıkmak istemiyorum. neden şimdiye kadar gelmiş geçmiş diziler içinde en sevdiğimin &lt;strong&gt;six feet under&lt;/strong&gt; olduğunu düşünüyorum. yine bir six feet under izleme hali üzerimde. tıpkı zaman zaman &lt;em&gt;lost in translation&lt;/em&gt; izleme halinin geldiği gibi. sanırım six feet under'a bir daha başlamak beni yorar. eski defterleri açmaya gerek yok. aile kavramını düşünmek istemiyorum. kendi gördüğümü değil de görmediğimi yapmak istiyorum ilerde. hangi geleneğin parçası olacağımı bilmiyorum ama hangisinin parçası olmayacağımı çok iyi biliyorum. eskiden hiç böyle cümleler geçmezdi aklımdan ama şimdi bazı şeylere özendiğimi kendime itiraf edebiliyorum. dile getirmiyorum, birine söylemiyorum ama işte buraya yazabiliyorum. bu da bir adımdır. belki bu yolla birazcık ferahlar içim. evet, aile deyince ben bazı şeylere özeniyorum. ama kıskanmak değil, hiç öyle değil, tebessüm ederek bakıyorum sadece. neyin parçası olmadığımı biliyorum; bunun bilinciyle insanları, başka aileleri izliyorum. dıştan nasıl göründüklerini onlar o an bilmiyorlar ama ben çok iyi biliyorum. güzel görünüyorlar. filmlerdeki gibi güzel, ilkokuldaki hayat bilgisi kitabının içindeki kadar güzel hem de. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;asıl amacım neydi benim başlarken? daha açık olabilmek için bir adım atmak. kısır döngüyü kırmak. şunu diyebilmek: beni sevsin, çok sevsin. yeter ki ben kötü olmayayım. bir dakika, ben zaten kötü değildim ki? peki beni neden öyle tanıyor, bilmiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;....................&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;bir-iki ay önce &lt;strong&gt;orhan pamuk&lt;/strong&gt;, milliyet sanat'a verdiği röportajda "ev" kavramını tarif etmiş kendince. "ev, kendimizi huzurlu hissettiğimiz yer değildir; ev, her şeyiyle en iyi bildiğimiz yerdir. bildiğimiz yer evdir." mealinde bir şeyler demiş. bu kısmı döndüm bir daha okudum. hatta bir aydır ara sıra aklıma geliyor da her seferinde adam ne doğru demiş diyorum. uzun röportajdan aklımda kalan tek şey bu olmuş. bugüne kadar &lt;em&gt;ev&lt;/em&gt; diye diye yanlış anlamlar yüklüyormuşuz demek ki dedim, kendisinin dediği aklıma bir hayli yattı. bunlar da benim bildiklerimmiş işte. sonra shuffle'da &lt;strong&gt;blonde redhead&lt;/strong&gt;'in &lt;em&gt;messenger&lt;/em&gt; şarkısı çıktı, al işte dedim. bu şarkının beni içine çeken bir havası var; içinde ev var, "bulutların arkasında, işte yine evimdeyim" diyor. bu şarkı içinde geçen ev, six feet under'daki ev, benim kafamdaki algı ve orhan bey'in ev'i ne de güzel örtüşüyor. benim bildiğim evi onlar da biliyor, o-la-la.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-8635991609213424207?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/8635991609213424207/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=8635991609213424207' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8635991609213424207'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/8635991609213424207'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2010/11/yerin-alt-kat-dibi.html' title='yerin altı kat dibi'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4134507090579494868.post-7814791696210233857</id><published>2010-11-15T01:50:00.003+02:00</published><updated>2010-11-15T01:55:56.575+02:00</updated><title type='text'>müessesemizde yardımlar karşılıksızdır</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;bazen yapılan bir iyilikteki samimiyetsizliği görüyorum. donuk bir samimiyetsizlik, öylesine ve öyle olması gerektiği için yapıldığı belli. hiç yapmasan daha iyi olur; ya ben görmeyeyim, ya sen yapma. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;birine ufak, çok küçük bir yardımda bulunuyorum ve bana teşekkür olarak, "çok sağol, bunun karşılığını bir şekilde ödeyeceğim sana" diyor. kulaklarıma inanamıyorum. insan teşekkür ederken böyle mi der? bunu diyene acısam mı kızsam mı bilemiyorum. belki de kimse ona yardım etmemiştir, yazık ki yardımın güzelliğini bilmeyecek kadar yoksun bundan. ama sonra kızıyorum, demek ki kimselere yardım eden biri değilmiş ki hemen ödemekten bahsediyor diye geçiyor aklımdan. ayıp ki ne ayıp. ne yaptın dersen, sınavdan önce hesap makinemi ona verdim, tanımadığım birine. bana neyi ödeyecek ki, bırak eksik kalsın.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4134507090579494868-7814791696210233857?l=kukuletali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kukuletali.blogspot.com/feeds/7814791696210233857/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4134507090579494868&amp;postID=7814791696210233857' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/7814791696210233857'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4134507090579494868/posts/default/7814791696210233857'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kukuletali.blogspot.com/2010/11/muessesemizde-yardmlar-karslkszdr.html' title='müessesemizde yardımlar karşılıksızdır'/><author><name>kukuletalı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18170683859429393226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_C7KlLLadoAI/SYgnGweC2UI/AAAAAAAAAIQ/rlE3vvryUEc/S220/noi+albinoi-2.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
